Zihin geçmişe yürüyünce varoluş anlamı bulur mu?

Sergio Chejfec’in "Benim İki Dünyam" kitabı, yürüyerek varoluşunu anlamlı kılmaya çalışan anlatıcısının zihninde bir yolculuğa çıkarıyor okuru. Şimdinin bir parkta anlam bulamayan yapaylığı, düzenlenmiş hayatlar, hayvanların-bitkilerin konumu bunu anlatıyor ve karakterin anlamsız bulduğu, yabancılık çektiği yaşamı ile ilişkileniyor.
Fotoğraf: Adem Erkoçak

Emek Erez  emekerez@gmail.com

Kitaplarla karşılaşmanın nispeten daha kolay olduğu bir çağda yaşıyoruz. Kitap ekleri, önerilerine güvendiğiniz sosyal medya kullanıcıları, kültür sanat siteleri, yayınevlerinin sosyal medya hesapları… Örnekleri arttırabiliriz. Bu durumun olumlu sonuçları olabildiği kadar, bazen hayal kırıklığı yaratan metinlerle de karşılaşmamızı sağlayabiliyor elbette. Ancak zaten niteliğine güvendiğiniz, kendi okuma tecrübelerinizin de etkisiyle peşine düştüğünüz hatta çağrısına uyduğunuz kitaplar da olabiliyor.

Çağrı derken şunu kast ediyorum: Kitaba dair küçük bir ipucu yakalayıp o metnin size söyleyebileceği bir şeyler olduğunu hissetmek. Sergio Chejfec’in Benim İki Dünyam kitabına “çağrılmam” Enrique Vila-Matas’ın kitaba önsöz yazdığını duymam ile oldu. Severek takip ettiğiniz bir yazarın başka yazara önsöz yazmasının yüklediği anlamın peşinde sürüklenip belki onun kadar sevebileceğiniz başka bir yazarla tanışmanın ayrı bir tadı var, ki yaşayanlar bilecektir. Jaguar Yayınları tarafından, Bülent Kale çevirisi ile basılan, Benim İki Dünyam kendi içinde çok farklı bağlamlarda tartışabileceğimiz bir kitap, en başta bilindik bir okuma deneyimi sunmuyor, bu nedenle bana iyi ki “çağrıya” uymuşum dedirten bir metin oldu. Genel bir tema yakalamak zor ancak kitabı bitirip kapattığınızda aklınızda kalan en belirgin konunun yürümek olduğunu görebiliyorsunuz, en azından benim deneyimim bu yönde oldu.

YÜRÜME TUTKUSU

Benim İki Dünyam, Sergio Chejfec, Jaguar Kitap, 2019.

Bir yazar olan anlatıcı, Brezilya’ya bir konferansa katılmak için gelir; ancak onun açısından konferansın çok anlamı yoktur. Elindeki haritada belirlediği yeşil nokta onun için yürüme sebebi olur ki metin ilerledikçe anlatıcının yürüme tutkunu olduğunu anlıyoruz. Ancak onun yürümesi ne bir hedefe varmak için, ne spor için ne de keşif amaçlı. Chejfec’in karakterinin yürüme arzusu, Rimbaud’un doktorların kendisine birkaç ay ömür biçmelerine rağmen “yapay bacağı bekliyorum. Gelir gelmez onu bana yollayın. Buradan çıkıp gitmeye can atıyorum” (akt. Gros, 2017: s. 50) dediği anda duyduğu yola çıkma ve yürüme tutkusuyla benzeşebilir belki. Ancak onda farklılaşan yürümelerinin daha çok bir tefekkürü hatırlatıyor olması. Proust’un “madeleine” örneğinde olduğu gibi istemsizce belleğinin harekete geçmesi sonucu karakter, zihninin derinliklerinde biriktirdiği anıları, çağrışımlarla üzerine hikâyeler anlattığı bir duruma dönüştürüyor. Böylece, bin bir düşünceye açılan zihin kapılarından geçilmesi gibi bir hâl ortaya çıkıyor. Anlatıcı pek çok şeye kafa yorarken, okurda onun zihninin karanlığında dolaşmaya çıkıyor. Kısacası, hem içsel hem de dışsal bir yolculukla karşı karşıya kalıyorsunuz. Bu yürümede ayaklardan çok anlatıcının zihnini hissediyorsunuz öyle ki bazen sanrı mı gerçek mi ayırt edemediğiniz oluyor. Ayrıca, metnin altı epey dolu; kullanılan imgeler, ele alınan konular sadece karakterin varoluş kaygılarını içermiyor, geçmişte yaşanan trajik olayların bellekte bıraktığı iz, yalnızlık duygusunun insanı çaresiz bıraktığı anlar, modern mimari ve parklara getirilen eleştiri, sanat gibi pek çok konu üzerine düşünmenizi sağlıyor.

YABANCILIK VE YÜRÜME

Sergio Chejfec’in anlatıcısı için yürüyüş bir tutku ancak onun için bu daha kişisel anlamlara geliyor ve bunu şöyle ifade ediyor: “Benimmişçesine benimsediğim ilk fikirlerden biri, uzun yürüyüşlerin idealleştirilmesidir; önce romantik sonra modern anlamda. Bende yanlış bir şeyler olmalı, çünkü gelecek için bir hayat seçmem gerektiğinde, hiçbir şey beni kendisini seçmeye ikna edemedi. Çok küçük yaşlardan itibaren heyecan taşıma yeteneğim olmadığımı biliyordum: Doğrudan bir şeye inanmaktan aciz, siyasete daha hiç bulaşmadan hayal kırıklığına uğramış, o zaman genç olmasına rağmen gençlik kültürüne karşı kuşkulu, paraya yönelik toplu koşunun ve maddi başarı denen şeyin aylak seyircisi, hayırseverlik ve yardımlaşma odaklı iyiliklere karşı çekimser…”

Anlatıcının kendine dair bir kısmını alıntılayabildiğim söyledikleri onun yaşamla kurduğu ilişkinin bir şekilde “yabancılık” ilişkisi olduğunu da düşündürüyor. Hayata dair kaygıları çoğunlukla benzeşmeyen, dünyanın verili anlamları karşısında heyecan duymayan belki de Camusvari bir yabancılık durumu bu. Çünkü anlatıcının bazı cümleleri bize bu yabancılık duygusunu anımsatıyor: “Belçika sınırını geçtiğim andan itibaren bulunduğum bu ülkede, yani Almanya’da, Holokost sürecinde aile üyelerimin büyük bölümünün yok edilmesiyle ilgili endişelerim pek de kendini göstermemiş, işin kötüsü bu durum, tam aksine, gizli bir suçluluk ve yetersizlik duygusuna dönüşmüştü.” Bu cümlelerde tamamıyla o yabancılık durumunu göremiyoruz çünkü bir şekilde hâlâ “suçluluk “ ve “yetersizlik” duygusundan bahsedebiliyor anlatıcı ancak daha sonra şunları söylüyor: “Almanlara, tek tek her birine ama aynı zamanda özel olarak hiçbirine, en rencide edici ilgisizlikle bir arada, bir tür bastırılmış öfke olan o duyguyu hissedip gösterememiş olmak vicdanımı sızlatıyordu; hep başıma geldiği gibi, bu denli açık ve net bir duyguyu bile hissetme imkânından yoksun kaldığım için bir hayal kırıklığı…”

Burada hissedecekmiş gibi olmak gibi bir durum var. İstemek ama yapmamayı tercih etmek, öfke duymak ama onu yöneltecek kadar güçlü bir his duymamak. Bu arada şundan bahsetmek gerekiyor Chejfec’in anlatısı genellikle yadsıyan bir üslupla örülü, böyle olabilirdi olmadı veya şöyle anımsıyorum ama yanlış da olabilir şeklinde, bu nedenle karakter hakkında kesin yargılara varamıyoruz ancak metnin imkânlarıyla bahsettiğimiz yorumlara ulaşabiliyoruz bana kalırsa.

BAŞKA BİR VAROLUŞ DÜŞÜ

Bu nedenlerle anlatıcı için yürümek belki de bir kaçış, toplumun ve yönetim aygıtlarının, ondan beklenenlerin dışında bir varoluş istenci. Şu cümleler söylemeye çalıştığımızı destekler nitelikte: “Kısacası tüm bu eksik yanlarımla, hazır ve bomboş bir zihne en çok benzeyen şey olan yürümekten başka bir seçenek yoktu benim için.” Böylece, Chejfec’in karakteri kendinde eksik gördüğü, uyumsuzluğuna neden olan şeylerin önüne geçmek için yürüyor ve bu bir hayatta var kalma çabasına dönüşüyor. Onun yürümeye dair fikirlerine biraz daha yakından bakarsak şu cümleler de yardımcı olabilir: “Başka hiçbir şey yapmadan yürümek… Hedefsiz değil, modern insanın büyüleneceği hâliyle tesadüfün ve güzergâhın sunduğu yeniliklere dikkat kesilerek değil; onun yerine haritaları bile test edecek kadar uzak, neredeyse ulaşılmaz ya da erişilmez olana yürümek…” Buradaki hedefe konan uzaklık metnin ruh hâlini de düşünürsek bir anlamda metafizik bir yere işaret ediyor. Veyahut da bir anlama ulaşma, değer verdirecek, hissizlikten kurtaracak, kendi içinde veya dışında ulaşılması imkânsız olan yeri imliyor.

MEZARLIKLAR VE PARKLAR

Chejfec’in anlatısında parklara dair getirdiği eleştiri de üzerinde durmaya değer. Anlatıcının “yeşil nokta” olarak ulaştığı parkı sevmesinin bir nedeni bu yerin terk edilmiş ve çok uğrak yeri olmayan bir alan olması. Peki, bakımsız bir park neden sevilir çünkü anlatıcının deyimiyle, bu tarz parklarda “kimse savunduğu düşünceyi dayatmaz.” Bir park nasıl düşünceyi dayatır diye sorarsak modern parklar kent insanının doğaya olan yabancılığının göstergesi gibidir. Biçimli ağaçlar, belli bir şekilde ekilmiş bitkiler, bir hedefe yönelik yürüyüş güzergâhları kısacası bu yerler belirli bir kural ve düzen içerir, orada bulunanların varlığı da bu kural ve düzene göre belirlenir. Anlatıcının parktaki göle dair şu tasvirinde olduğu gibi: “Bunun gibi kontrol altındaki göllerde insan, düzenlenmiş hayatın getirdiği farklılıkları analiz edebilir ya da en azından görebilir. Böyle yerlerde kaplumbağalar ve balıklar sakince yüzer, onları tehdit eden bir şey olduğunu düşünmek zordur. Mücadelenin unutulduğu, muhtemelen o mutsuz yaşantıya iyice uyum sağlanan ve hep öyle sürecek şekilde düzenlenmiş bir hayattır bu.” “Düzenlenmiş hayatta” doğa insanın içine karışmadığı, onun koşullarına uyum sağlamak için çaba göstermediği, nesnel bir anlama sahip olur, onu duyumsaması sunidir, insana kendi doğasına ne kadar yabancılaştığını hatırlatamayacak kadar günlük yaşamın rutininin bir parçasıdır, kontrollüdür. Belki de bu nedenle anlatıcı mezarlıklar ve parklar arasında bir benzerlik kuruyor, metni okurken aklıma mezarlıklar, parklar ve bahçelerin aynı müdürlüğe bağlı olduğu geldi, neden sizce üzerine düşünmeye değmez mi?

GERİYE GİDEN SANAT

Benim İki Dünyam başta da bahsettiğimiz gibi bize farklı bağlamlarda tartışabileceğimiz epey malzeme veriyor. Metinde kullanılan anlatıcının geçmişiyle kurduğu ilişkiyi imleyen “geriye giden saat” metaforu da üzerine konuşmayı hak ediyor. Anlatıcı için bu nesne bir anlamda onun geçmişiyle olan, belleğinde asılı kalan, kimliğiyle, ailesinin acılı geçmişiyle ilişkisini anlatan bir imge. Ayrıca, tarihi şimdinin geçmişle olan bağına odaklayan bir anlamı var bana kalırsa. Metnin düğümü de belki o geçmişte yatıyor. Anlatıcının belirsizce yürüyüşü ki -yürümek genellikle ileriye dönük bir hedeftir- onun durumunda genellikle tersi bir şekilde ilerliyor. Bu durumu şöyle ifade edebiliriz; ayakların yönü ileriye dönük olsa da zihnin yönü geçmişe dönük.

Belki de bu nedenle geçmişin yüküyle çıkılan uzak, hedefsiz yol devamlı olarak zihinsel oyunlarla kesiliyor, daha önce de bahsettiğimiz o metafizik hedefte aranan anlam nesnelerle veya belleği devreye sokan çağrışımlarla sekteye uğruyor. Karaktere göre; “geriye giden saat geçmişi gösteriyordu, bu en iyi miras olabilirdi; kendi doğamızla karşılaşmak için bir tür uyarı…” Bu cümledeki “kendi doğamızla karşılaşmak” varoluşun geçmişle olan ilişkisine, kişinin kendini en iyi orada görebileceğine ve şimdide geçmişin yüküyle varolmanın zorluğuna işaret ediyor belki de.

Sergio Chejfec’in Benim İki Dünyam kitabı, yürüyerek varoluşunu anlamlı kılmaya çalışan anlatıcısının zihninde bir yolculuğa çıkarıyor okuru. Şimdinin bir parkta anlam bulamayan yapaylığı, düzenlenmiş hayatlar, hayvanların-bitkilerin konumu bunu anlatıyor ve karakterin anlamsız bulduğu, yabancılık çektiği yaşamı ile ilişkileniyor. Ayrıca bu metin felaketten kalanın nesneleştirilmeden anlatıya dönüşebilmesi açısından iyi bir örnek bence çünkü Holokost gibi bir konunun izini karakterin duygularına olan etkisiyle değerlendirebilme, bunu yaparken insanların olaylar karşısında benzer tepkiler veremediğini anlayabilme imkânı sunuyor.

Yazıya başlarken Enrique Vila-Matas’ın metne önsöz yazdığından bahsetmiştim onun cümleleriyle bitirelim: “ Chejfec romancı kelimesinin tam olarak karşılayamadığı zeki biri aslında; çünkü o romandan ziyade anlatılar, kitaplar, yapıtlar, hikâye edilmiş düşünceler bırakıyor.” Sanırım bu metin için “hikâye edilmiş düşünceler” fikrine katılabiliriz.

Kaynaklar
Gros,F., (2017), “Yürümenin Felsefesi”, (Çev. Albina Ulutaşlı), İstanbul: Kolektif Kitap.


Emek Erez kimdir?

"Yaşam kitap ve sinema üzerine çeşitli portallarda karalamacı".