Hayalin dijital evreninde sönen bir aşk: Yıldızfer

Gökyüzünün karanlığına gömülmüş parıltılarını izlediğimiz yıldızlar, o anlarda ya yok olup gitmiş ya da varoluşlarının başka bir evresine geçmiş olabilirler. Çağnam Erkmen’in Yıldızfer adlı romanı da bir yıldızın görüldüğü anda “sönmüş” olabileceğine dair bir olasılığı içeren bir “aşk” hikayesini çözüyor. Bedensiz ve belleksiz nasıl olunamayacağını gösteren yazarın bu 'anlama' çabasında kullandığı beden, bellek ve yol temaları dikkat çekiyor.

M.Nedim Çağlar  nedimcaglar@gmail.com

Varoluşumuzun durdurulamaz akışında bir imge – anı yumağı içinde benliğimizi koruyan belleğimizde ışığıyla oluşan imgesi ile yıldızın meçhul varlığı arasında zamanla açılan “uçurum” gerçeklik duygumuzu kaygıya gark eder. Oluşun bu akışında meçhule sürüklenen insana bir dal uzatan Platon, zamanın ruhtaki (bellekteki) “imge” ile gerçeklikteki “nesne” arasındaki tekabüliyet soruna çare sunar.

Zamanın akışına kapılmış bir “nesne” ve onun imgesi yerine; zamandan münezzeh bir ilk örnek gibi bir zekice buluşuyla Platon, zamanın öğütücü dişleri arasında kalmaktan başka çaresi olmayan nesneleri ve onların imgelerini de “önemsiz” hale getirir. Ona göre bu ilk örnekler ve de taslaklar insanı bu varoluşun uçurumunda güvende tutacaktır.

Theaitetos diyaloğunda, “bir şeyi öğrenen biri, o şeyi bilmeden hatırlayabilir mi?” (163 d) sorusunu soran Platon’a göre, doğmadan önce ilk örneklerini gördüğümüz “nesne”leri doğduktan sonra hatırlarız. Bu öğrenme kuramına göre, öğrenme doğarken unuttuğumuz o ilk örneklerin bilgisini hatırlamaktır. Menon diyaloğunda geometri bilmeyen bir köleye geometri problemini çözdüren Sokrates, öğrenmeyi daha önceden bilinenleri hatırlamak olarak tanımlar.

Esin perileri Musa’ların annesi Mnemosyne’nin bir armağanı olan ruhlarımızdaki balmumundan levhaya (belleğe) nakşedilen iz (191c-d)i metaforu zihinde olan “şey” ile onu algıdaki “karşılığı” arasındaki bağlantıyı anlatır. Bu metafordan hareketle P. Ricoeur, nâmevcud bir şeyin temsili” olarak tanımladığı, geçmiş zamanda algılanmış bir şeyin yeniden hatırlandığı şimdiki zamandaki temsilinin yarattığı bir tekabüliyet sorununa işaret eder.ii Bellekteki bir iz (tupos) ile imge (eikōn) çakışmazsa insan yanılır, hata yapar. Sofistlerin yaptığı; varolmayan şeylerin görüntüleriyle (phantasm) gençleri kandırmasıdır (234 c).iii Bu, varolanlar yerine, gölgelerin, kopyaların ve görüntülerin (260 c) kullanılmasıyla yapılan aldatma (apate)iv, varolmayan bir şeyin “görüntü” (appearance) ya da “taklit” (similacrum) aracılığıyla varolan bir şey olarak sunulmasıdır.

BEDEN ÖNCE BAŞKASINA AİTTİR ONU GERİ ALMALI (ELLER VE BACAKLAR)

Yazar, çocukluğunda ağaçtan düştüğünde yaralanarak omurilik felci olmuş, yaşamını tezhip zanaatıyla idame ettiren ana karakter Sakat’ı, bedensel “eksikliği” teması üzerinden gerçek ve sanal dünya arasında kendini var etme, görünür kılma ve kendini bulma ‘yol’culuğuna çıkarıyor. Herakleitos’un, “Kendimi aramaya gittim.” (Fr.28) ii şeklindeki paradoksal bir sözü, insanın zamanla kendinden uzaklaşan (modern anlamda “kendine yabancılaşan”) kendini (özünü) araması, yani kendini bilmesi (gnōthi sauton) olarak yorumlanır. Sakat da, belleğindeki anılarının kendinden uzaklaştırmış olduğu kendini aramaya çıkar. Bu arayış, küçük yaşından itibaren tekerlekli sandalye üzerinde “jant çeviren elleri” ve sanal evrende yarattığı yeni kişiliğinde “pedal çeviren ayakları” ile gerçek-sanal sarmalında gerçekleşir.

Sakat, gerçekteki yaşamının uzantısı haline gelen sanaldaki yaşamında @tekerlekler ismindeki Twitter’daki kimliğiyle, ada ülkelerini pedallayan bir uzun yol bisikletçidir. Hiç gitmediği yerleri Google Map üzerinden işaretler, hiç görmediği manzaraları da Google’dan bulduğu farklı fotoğrafları Photoshop yardımıyla montajlar ve gezi fotoğrafları olarak tüvitler. Takipçileriyle DM’den mesajlaşarak etkileşim kurar.

Çağnam Erkmen

‘YAZAR SANALDAKİ İDDİALARI GERÇEKLİKLE SINAYARAK DÖNÜŞEN GERÇEKLİK DENEYİMİMİZİ SARSAR’

@tekerlekler’in etkileşim kurduğu @paraplejikkiz, kendini bedensel tamlığa sahip şekilde sunan @tekerlekler’i, kendini aşk (ve arzu) “nesnesi” olarak görmediği için engelleyerek timeline’nından çıkarmasıyla okur gerçek ile sanal arasındaki ilişkiyi çarpıcı bir şekilde deneyimler. Oysa okuyucu, “anlaşılmak” ve “sevilmek” açısından; gerçekte ikisi de sakat olan karakterler arasında bir “aşk” olabileceğine dair bir ümide kapılır. Ancak yazar bunun yerine, @tekerlekler’in sanal evrendeki ayna imgesi olan @paraplejikkiz tarafından gerçeğe davet edilmesiyle eksik bedenini sanal uzamdaki uzantısıyla yüzleştirir. İkinci etkileşimi, yemek yapma deneyimini sosyal medyadan paylaşan @mutfaktezgahim sunduğu “aşık olma” ve “değerli kılma” vaadi, @tekerlekler (yani aslında Sakat) tarafından blöfle yapılan gerçeğe davetine karşılık bulamayınca söner. Böylece yazar, sanaldaki “aşk” iddialarını gerçeklikle sınayarak dönüşen gerçeklik deneyimimizi sarsar.

‘DIŞARI ÇIKMAK SAKATLIĞIYLA YÜZLEŞMEK DEMEKTİR’

Sakat, tekerlekli sandalyede her yere erişebilecek konforu sunacak bir şekilde dizayn ettirdiği evinden dışarıya çıktığı andan itibaren bedensel eksikliğinin farkına varır. Onun için dışarıya çıkmak sakatlığıyla “yüzleşmek” demektir. Yazar, bu “yüzleşme” kavramı etrafında kurguladığı olay örgüsünde “dışarısı” ile “içerisi” ve “sanal” ile” gerçeği” gibi ikili karşıtlıkların diyalektik sarmalındaki bu yolcuğu çözümler.

Bu “yolculuk” sürerken, Sakat, kendi biricik gerçekliğinin dayanağını oluşturan bedeninin aslında kendine ait olmadığının farkına varır. Dıştaki sakat, başkalarının bedeninin gerçekliğinde gördüğü sakattır. Onun kendine ait bir bedeni yoktur; bedeni kız kardeşine, annesine, akrabalarına ve yardımcılarına; bedeninin eksikliğini kendilerine mâl ederek sahiplenenler aittir.

Sakat’ın, başkasına ait bedenini geri almak için, peş peşe gelen iki önemli olayla yüzleşir. İlki, çocukluğunda aşık olduğu, karşı daireye taşınan Yıldızfer’in muayenehanesindeki sevişme sahnesidir. Sanal yaşamdaki @tekerlekler kişiliğinde “unutmak” istediği bedenini Yıldızfer’in nazarından hatırlar; bedenini, belleğindeki çocukluk aşkının arzusunun ‘işgal’inden kurtarır. Yıldızfer’in “aşağı doğru ölen” ve “yukarı çıkarken tekrar dirilen” elleri, Sakat’ın eksik bedenini, yani Sakat’ın varlığını ve yokluğunu hatırlatarak ona geri verir. Böylece, çocukluğunda gördüğü yıldız ışığının oluşturduğu imgeden ibaret olan Yıldızfer, aleniyetin sahnesindeki bir fantezinin temsiliyle eksik bedenini Sakat’a vererek söner. Böylece Yıldızfer’in imgesinden kurtulan beden imgesi onu içteki sakatla baş başa bırakır. Bu sönüşten sonra geriye kalan kara boşlukta Sakat, Yıldızfer’in yardımıyla yeniden giyinmek zorunda kalışıyla ifşa olan acziyetin anısına tutunacak Yıldızfer imgesinden kurtulmak ister. Ve böylece, kendine ait işlevsel bedenine yeniden sahip olabilecektir.

Yıldızfer, Çağnam Erkmen, 240 syf, Doğan Kitap, Şubat 2019.

‘DIŞTAKİ SAKATTAN İÇTEKİ SAKATA YOLCULUK’

İkinci olay, romanın “Ölüm fermanı” adlı bölümünde; tezhip deseni yapmak için yere yüzükoyun yattıktan sonra, sandalyesine çıkma sahnesidir. Okuyucu burada Sakat’ın bedeninin acziyetini şiddetli bir şekilde duyumsar. Sakat bu olayla, Yıldızfer karşısındaki çıplak acziyetinin anısını bastırmış; böylece, işlevsel bedeninin acziyetini kendi nazarında yeniden yaşayarak, belleğini Yıldızfer’in sönen ışığının imgesinden temizleyerek revize etmiştir.

Bu deneyimlerle Sakat, belleğindeki eksik beden imgelerini, başkasının arzusuyla duyumsadığı varoluşsal bedeninin özbilinciyle restore etmiştir. Bu onun dıştaki sakattan içteki sakata doğru bir yolcuğudur.

YOL KADİM BİR TERBİYEDİR (ADALAR VE TEZHİP)

Ada ülkelerinde yolculuk yapan @tekerlekler, sürekli, amaçsızca, sadece “gitmek için” durmaksızın pedallayan bisikletçilerin aksine, her adada, yeni bir adanın keşfine hazırlanır; her gittiği ve vardığı yerle bir başka yerin bağlantısını hayal eder.

Sakat’ın sınır bilmek, durmak ve geri dönmek gibi eylemlerinin bilinci, onun sanal dünyada kurmuş olduğu imgesel kişiliğiyle uyumludur. @tekerlekler için her ada bir duraktır; her durak bir sanal kişi, her ada bir ağ bağlantısıdır. Sakat için adalar, gerçek yaşamdaki yolculuğunun bir simulakrıdır. Sanal dünyada adalarda ayaklarıyla yaptığı bisiklet yolculuğu, Sakat’ın tezhip zanaatındaki ustalaşmış elleriyle yaptığı “yolculuğun” uzantısıdır.

Tezhip, birçok zanaat gibi, beden ile bellek arasındaki birleşimin tekrar eden devinimiyle oluşan alışkanlıkla yapılır. Yıllarca yapılan çalışmalarla ustalık kazanan eller, şekiller, usuller, tarzlar, varyantlar, ve marjlar yoluyla çalışır. Çalışırken elin parmaklarındaki onlarca kasın dengeli çalışması, kolun omuzun, sırtın, belin ve kalçaların dengede kalmasını sağlayan yüzlerce kas, lif ve sinir… Ritim, tempo ve denge… Defalarca yapılan alıştırmalarından sonra bedenin kazandığı terbiyeyle mümkündür. Bu terbiye Sakat, bedeninin yalnız eksikliğini belleğinde yaşamasıdır.

BELLEK: İMGELER ANAFORUNDA ‘İDEAL’ İNSANI ELE GEÇİRİR

Böylece Sakat belleğinde harmanlanan eksik bedeni ile motifin imge yumağını estetik bir biçimde kağıda akmasını sağlayabilir. Sakat’ın tezhip motifleriyle montajlı gezi fotoğraflarının sarmalından oluşan bu yolculuğu, geçmişten geleceğe ve gelecekten geçmişe akarak onu terbiye eden “kadim” bir yol olan bellekte gerçekleşir. Yani eksik bedenin belleğinde inşa edilen hayal evreninde… Geçmiş yaşantılarından oluşan eksik-imgeler, sanal dünyadaki kişilik tasarımlarıyla ideal-imgeye dönüşür. Bu hayal evreninin uzayına girildiğinde hayal-çekim gücünün yarattığı anaforda bütün eksik-imgeler yeniden tasarlanarak ideal-imge haline dönüştürülür. Sonra kişinin sanal dünyasının bir uzantısı olan gerçek dünyasında bu ideal-imgeler etkin olmaya başlar ve tüm gerçek ilişkilerini ve etkileşimlerini biçimlendirmeye çalışır.

BİR TASLAK ÇIKARTMAK GEREK

Gerçek-sanal sarmalında “sahte” bir aşkın sönmesinden sonra yazar, bize gerçek bir aşkı da göstermeyi ihmal etmez. Tunca ile Fahri arasında alevlenen aşk, bütün açıklığıyla, şivesi, zümre ve anlayış farkı olan, bunların gizlenmediği bir etkileşimde doğmuştur. Okur, can güvenliğinden endişe ettiği Tunca’ya telefonla ulaşamadığında; Fahri’den Tunca’yı aramasını isteyen Sakat’ın yürüyen bacağı olan Fahri’nin gerçekliğiyle sarsılır. Bu gerçeklikten, Tunca ile Fahri arasındaki aşk doğar.

Yazar, okuyucuya bu “bacak” metaforuyla sanal ve gerçek mukayesesini çarpıcı bir şekilde yapmaya davet eder. Sakat’ın evindeki el uzatarak kolayca erişebildiği mobilyalar gibi bir “tık” uzaklıktaki “aşkların” yerine sahici bir “aşk” olanağını gösterir. Fahri’nin Tunca’ya şimdiye kadar kimsenin sormadığı “ne istersin, …eksiğin ne?” sorularında sırlanan bu Aşk, Fahri’nin ekmek yoluyla ifşa ettiği “değer” ve “sevgi” temalarıyla taçlandırılır.

Yazar, hayalî bir gergefte birbirine benzeyen ve birbirine dönüşebilen gerçek ile sanal ve asıl ile suret deneyimlerinin imgelerini birbirine karışan renklerle işler. Ve bunları birbirinden ayırmak için; mahalledeki ikiz kardeşlerin annesi gibi ayırma vukufuna sahip olabilecek biri gerekir. Ancak böyle bir sevginin vaat ettiği değer kendisinden çıkarılabilecek sahici bir taslağın olanağını mümkün kılabilir.

Böylece yazar, heyecanlandığında şiveye dönecek kadar doğal olan Fahri’nin, evrensel olan “ekmek” gibi sevgisinden çıkardığı bir taslağın olanağını okuyucuya gösterir. Öyle bir taslak ki; çağın teknolojik araçsallığının yarattığı sahteliğin yerine, tek vaadi sahicilik olan doğal bir taslak… Sevdiği bir insandan çıkardığı taslağa başka insanları benzetmek için gerekeni yapmayı göze alan Bay Keuner’ini taslağı gibi…