Epik bir anlatı: Lefter!

Gerekli Kitaplar’ın ilk kitabı Lefter’i, yazarı Murat S. Dural’la konuştuk. Fenerbahçeliliği ve öyküleri kamuoyunca bilinen Dural, çalışma biçimini, Fenerbahçe’yi ve Lefter’i Gazete Duvar’a anlattı.

Soner Sert  soner_sert17@hotmail.com

DUVAR – Gerekli Kitaplar yayın dünyasına hızlı bir giriş yaptı. Krizin süreklileştiği, kağıt fiyatlarının arttığı, dağıtım ağlarının değiştiği ve kültürel ve sanatsal sermayenin her daim tartışıldığı şu günlerde yayın camiasına giren taze yayınevi, üç kitapla okura merhaba dedi: Ursula K. Le Guin, Stefan Zweig ve Lefter Küçükandonyadis. Yalnızca biyografi kitaplarını basacağını ve kendi alanlarında öncü isimlerin konu edileceğini öğrendiğimiz yayınevi, ileriki günlerde de çalışmalarına devam edecek gibi görünüyor.

Gerekli Kitaplar’ın ilk kitabı Lefter’i, yazarı Murat S. Dural’la konuştuk. Fenerbahçeliliği ve öyküleri kamuoyunca bilinen Dural, çalışma biçimini, Fenerbahçe’yi ve Lefter’i Gazete Duvar’a anlattı.

Murat S. Dural

İlk olarak sizi tanıyalım. Kimdir Murat S. Dural?

1973’te Üsküdar’da doğmuş, İstanbul Üniversitesi Klasik Arkeoloji Bölümü’nü bitirip üzerine yüksek lisans yapmış, 2001’de askerlik görevi esnasında yaşadığı uykusuzluk ve bunun getirdiği sorunlar sonucu ayaklarını kaybedip engelli olmuş, ama buna saplanıp kendini engelletmemiş, spora olan sevgisi, gönül verdiği takımın tutkusuyla ve akademik özlemlerini, ülkesi ve gönül verdiği arma için projeler üreterek telafi etmeye çalışan, “Stadyumlardaki Engelli Seyirci Alanlarının İyileştirilmesi” ve Fenerbahçe özelinde “Bedensel Engelli Branşların Kurulması-Arttırılması” yönünde kendi gibi gönülden taraf olanlarla projeler yürütmüş, 2009 yılında dünyada ilk defa yapılan bir organizasyona dostlarıyla imza atıp Alex De Souza’nın ayaklarının silikon kalıplarını alıp yürümüş, Alex Organizasyonu vesilesi ile 2015 yılında Genç Beşiktaşlılar Platformu tarafından “Yıkılmayan Adam” ödülüne layık görülmüş, 2014’te Fantastik ve Bilimkurgu Sanatları Derneği’ne (FABİSAD) üye olmuş, 2018 Mart itibarıyla bu derneğin yönetim kurulunda yer almış, Kayıp Rıhtım gibi internet platformlarında, Yabani, Rotka, Vagon, Komplike, Mikrop, Trip ve Lemur gibi dergilerde yazıları, öyküleri, Kitap Eki’nde aylık okuma listeleri, kitap incelemeleri yayınlanan, engeli yüzünden emekli olup aldığı toplu paranın bir bölümü ile kulübüne koşup kongre üyesi olmuş, 2016 Kasım ayında İthaki Yayınları’ndan Yankı Enki editörlüğünde ilk öykü kitabı Kibrit Ev çıkan, 2017 Şubat ayında 14 Şubat’a dair 14 yazarın 14 öykülük derlemesi olan Aşkın Karanlık Yüzü’nde “Loholico”; 2017’de Kayıp Rıhtım’ın Öykü Seçkisi’nde “Bir Diğeri…”; Edebiyatist tarafından basılan Pati Öyküleri’nde “Zafer Getiren”; Sadık Dostlarımız kitabında “Hııırr!” öyküleri ile yer almış, 2019 Ocak’ta Gerekli Kitaplar’dan çıkan edebi bir Lefter biyografisi olan Lefter: Efsaneler Ölmez kitabı yayınlanan ve şu an, hala ve belki de sonsuza dek sürecek romanı üzerinde çalışan biri.

‘İLK TEPKİM GERİ ADIM ATMAK OLDU’

Öykü kitabınız, pek çok toplama öykü kitabında öyküleriniz var. Sizi biyografi yazmaya iten sebep nedir?

2016 yılında, Kibrit Ev çıktıktan iki ay sonra editörümün teklifi ile bir roman üzerinde çalışmaya başladım. İlk cümleler 2017 Şubat’ta kağıda dökülmeye başladı. Yaklaşık 4.5 ayda bitmişti. 2018 yazına kadar da hayatım bu romanın yörüngesinde ve düzeltmeleri ile geçti. Öykünün daha özgürlükçü bulduğum atmosferine nazaran roman, kendi hayatını size belletmeye çalışan, kendi yönelimlerini benimseten bir yapı. Hala Murat mıyım yoksa Ramiz miyim bilemiyordum. İşte bu kendimi tekrar edip hareketsiz kaldığım ortamda Lefter kitabı Gerekli Kitaplar’da çalışan, hem dostum hem de editörüm olan Baran Güzel tarafından bana sunuldu. Spor, özellikle futbol üzerine yazılmış her şeyi toplayıp okumaya çalışıyorum. “Biyografi” denilince hem de Fenerbahçe ile ilgili olunca ilk tepkim korkmak ve geri adım atmak oldu. Zaman geçtikçe bu fikre ancak kendi şartlarım içinde ısınmaya başladım. Hali hazırda Lefter üzerine yazılmış harika bir biyografi var. Ben onun hayatını kurgulanamaz şekilde korudum ve onun üstüne edebi, futbolun edebiyatı, felsefesi ve bunun tam tersi bir yazın eklemeye çabaladım. Bu konuda spor basının Balzac’ı denilen İslam Çupi’ye öykündüğümü açıkça itiraf etmeliyim. Kısacası bu biyografiden çok epik bir anlatı. Tabii kitabı çok kısa bir sürede oluşturma serüvenim yüksek dozda Fenerbahçe ve Lefter ile yürüme heyecanımın da ürünü. Kitabın sadece yazın kariyerimde bir aşama olmasını değil, söz konusu Fenerbahçe camiası olunca bunun da bir proje olmasına özen gösterdim.

‘TEK DİLLİ ANLATILARA İNANMIYORUM’

Lefter gibi Fenerbahçe’nin sembolü olmuş bir ismin biyografisini yazarken nasıl bir çalışma izlediniz?

Öncelikle (bir tarihçi olmamın da etkisiyle) hayatına kurgu dokunsun istemedim. İskeleti kuvvetli ve gerçeğe uygun kurmalıydım. Kurgunun ucu kaçtığında tarihi olaylar ve kişiler tahrip edilebiliyor. Bundan hiç hoşlanmıyorum. Kitabın sonundaki kaynakçaya bakanlar giriştiğim çabayı net olarak görebilirler. Hayatının belirgin özelliklerini, iniş ve çıkışlarını, destansı ve dramatik taraflarını bir özet, bir nüve olarak sofra tezgahına aldım. Bunun üzerine ise edebi ve taraftarvari bir anlatı, sanki neşeli bir sofrada anlatılan bir masal havası vermeye çabalayarak yoğurmaya başladım. Kitap çıkalı çok az zaman geçti ve beni en sevindiren taraf okurlardan bunu başardığımı belli eden, “okurken sanki bir sofrada sen bize harika bir hikaye anlatıyormuşsun gibi hissettim” cümlesi oluyor.

Tek dilli anlatılara inanmıyorum, dil oluşturmanın, oturtmanın tarafında değilim. Doğru hikayeyi doğru dille anlatırken deneysel, tuhaf, şaşırtıcı davranmayı seviyorum. Hayata ve insanlara bakış açım da böyle. Sanırım ve umuyorum ki Lefter kitabımız bundan nasibini aldı. Son olarak belirtmeliyim ki kitabın oluşma, ilk okumalar sürecinde Fenerbahçe camiasının hafıza, tarih elçileri, düşünürleri ile sürekli irtibatta kaldım. Sadece onlara değil Küçükandonyadis ailesinin ilgisine mahzar oldum. Bozkurt Yılmaz, Behçet Üstün, Ali Kaptan, Alp Bacıoğlu bana büyük destek verdiler. Bir taraftan yazıyor diğer yandan güçlü bir iletişim ile sadece Fenerbahçe ve Fenerbahçelilere değil, bu ülkeye, sporseverlere, eski insanların nefis tabiatı ile dokunmaya, yüzlerinde güçlü ve manidar bir gülümseme oluşturmayı yol belledim.

Lefter Küçükandonyanis, Murat S. Dural, 120 syf., Gerekli Kitaplar, 2019.

Kitabınızın bir bölümünde “Lefter’in Fenerbahçe’ye transferi devriminizin transfer olaylarına benzemeyen bir hikâyedi” cümlesine yer veriyorsunuz. Öncesiyle ve sonrasıyla Lefter’in “olay olmasının” sebebi ne sizce?

Tek cümle ile; saha içi kadar saha dışında da epik, destansı bir karakter olması diyebilirim. İlk Fenerbahçe idmanına çıkışı, A Takımına karşı oynayıp dört gol atışı ve bir hafta ortalarda gözükmemesi bugün ile kıyaslanamayacak bir beyefendilik senfonisi. A Takımdaki abilerine dört gol attığı için inzivaya çekiliyor. Aidiyet, onur, efendilik, mücadeleye olan tam konsantrasyon. Lefter’in belki de kendi portresini çizdiği şey, onu olay yapan nüve “Ben Fenerbahçe formasını sadece sırtımda değil başımın üstünde taşıdım” cümlesi belki de. “Futbolda gözyaşı dökmesini bilmeyen insan, sevinmesini asla öğrenemez” diyen biri sadece futboldan bahsediyor olamaz. Ayrıca Lefter’i Lefter yapan bir diğer şey, ne yazık ki, ülkemizin geçirdiği tüm merhaleleri iyisi ve kötüsüyle bir fiil yaşamının içinde gözlemleyebilmek.

Lefter’in etnik ve kültürel kimliğine pek çok yerde değiniyorsunuz. 6-7 Eylül Olayları’nın üzerinde çokça duruyorsunuz. Bir de Türk olmadan Türkiye’de başarılı olmaya çalışmanın daha zor olduğu da malum. Bu durumu Lefter özelinde nasıl yorumlarsınız?

Konu sadece Türkiye’de azınlık olmak değil, Türkiye’de kendinize ait bir renk olmanız, hatta başarılı olmanız bile sıkıntılar yaratabiliyor. Bu anlamda ön yargının, düşmanlık üretebilmenin, linç kültürünü ve cehaleti övmenin en güzel örneği yine Lefter’in hayatında şekilleniyor. Atina’da oynanan bir milli maçta “Türk Tohumu” oluyor, ülkeye dönüyor Atatürk’ün evi bombalandı yalanı ile başlayan 6–7 Eylül Olayları’nda ise “Yunan Tohum”u. Üstelik kökeni Arnavut. Lefter’in kendi dilinden o günleri dinleyince aslında hepimizin halen hissettiği bir şeyi dile getirdiğini görüyoruz; ait hissedemiyorsunuz çünkü hissettirmiyorlar.

Bilmek sizi geliştirir, çapınız genişler ama genişlemeye açık olmayan bir kültürde bu sorundur. Güçlü bir milletin parçası olmak için tek tip değil, çok renkli bir birliktelik lazım. Oysa hep öteleme, ötekileştirme, toplumu kendi tarafına çekme, çekilemeyeni kötüleme var. Şehirlerimiz arasında bile bu yanlış önermeleri, yargılamaları görebiliyoruz. Kutlukhan Kutlu’nun nefis bir cümlesi vardır; “birinin ütopyası diğerinin distopyası olabilir.” Hayatı hepimiz, tüm renklerle yaşanabilir kılmamız lazım. Amin Malouf’un yazdığı gibi “Ölümcül Kimlikler” üretip birbirimizi damgalamamalıyız.

‘ALEX BÜYÜK KUMANDANDI’

Ölümünden önce Lefter, Fenerbahçe’deki en beğendiği oyuncunun Alex olduğunu söylüyor. Sizce bu durumun sebebi nedir? Kendi futboluna en yakın bulduğu kişi olduğu için olabilir mi?

Liderlik vasıfları ve üretkenliği en belirgin temas noktaları sanırım. Sadece sahada değil bir aile babası olarak örnekliği de önemli etken bence. Bunu Alex’in onu Büyükada’daki ziyareti esnasında söylediğini hatırlıyorum. Alex’e baktığında onun da benim de gördüğüm şey bir isim değil, onda şekillenmiş bir örneklik, duruş hali. Sahada büyük bir kumandandı Alex. Bu yüzden onu “Latin Amerikalı Şair” olarak görürüm. Tek fark kaleminin ayakları olmasıdır. Biliyorsunuz Lefter için de aynı benzetme vardır; “Ver Lefter’e Yazsın Deftere!”

Fenerbahçe’nin yeni bir Lefter çıkaramamasının sebebi ne sizce? Altyapı eksikliği mi, kulübe duyulan sevginin yetersizliği mi? Ne dersiniz?

Aynı soruyu Galatasaray özelinde Metin Oktay, Beşiktaş özelinde Hakkı Yeten için de sorabiliriz. Kitapta bu durumun peşine çokça düştüm. “Lefter: Efsaneler Ölmez”i tipik bir biyografi olmanın sınırından döndüren şeylerden biri de bu. Lefter’in hayatına bakınca bu sorunun tipik ama doğru cevapları özgünlük, yani sadece kendi olmaya çalışmak, kendini geliştirmek için durmadan etrafını inceleyen çocuksu gözler, artık göremediğimiz amatör profesyonellik, dünün tutkulu meydan okumalarına nazaran bugünün kısır hedefleri ve belki şaşıracaksınız ama çamurlu sahadan efsane çıkaran o vefalı fedakarlık ile bugünün anlamsız bol sıfırları. Hayatı tribün demirlerinden sarkarken futbol olanlarla hayatını kazanmak için futbol oynayanlar. Tribüne gelmek için neler yapıyor o parası küçük ama gönlü, aidiyeti çok büyük insanlar. Taraftar gibi hissederseniz sahada da büyürsünüz zaten.

‘YAZMAK BENİM İÇİN BİR ARKEOLOJİK KAZI’

Hazırladığınız yeni bir çalışma var mı? 

Romanım ve onun öznesi Ramiz ile uğraşıyorum. Bol bol dizi film izleyip kafamı dağıtmak için oyun oynuyorum. Başta da dediğim gibi bol bol okumaya çalışıyorum. Hedefim Mayıs ayında bu üç yıllık roman çalışmasını tamamlamak ve ilgili olan (tüm dünyada yükselişte olan fantastik, bilimkurgu, korku sanatlarına rağmen ülkemizde hor görülen bu üretimlere kucak açan tüm yayınevlerine, onların emektarlarına kendim ve yazan, çizen, üreten herkes adına teşekkür ediyorum!) yayınevleri ile görüşmek ve mümkün olursa Eylül–Ekim gibi basıp artık onun kendi yoluna gitmesini sağlamak. Çünkü bir şey bitmeden o atmosferden çıkamamak, yeni bir şeye başlayamamak gibi bir sorunum var. Yazmak konusunda bu kadar hızlı olup bitmeden başka, beni şaşırtacak bir yola girememek orada takılıp kaldığımı, ilerleyemediğimi hissettiriyor. Yazmak benim için bir arkeolojik kazı, büyük bir macera. Fena heyecanlanıyorum ve o heyecanın samimiyetine tutunuyorum. Her şey gibi bir şey bir yerde duruyorsa bozuluyor. Ramiz’in artık kendi evi, hayatı olmalı. Benim de kendi yoluma gitmem lazım.


Soner Sert kimdir?

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema - TV bölümünden mezun oldu. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Film Tasarımı bölümünde yüksek lisans yapıyor. "Köprü", "Baba" ve "Ses" gibi ödüllü kısa filmlerin yazarlığını ve yönetmenliğini yaptı. İnsan hakları, ezilenlerin sinemadaki yeri, işçi sınıfının sinemadaki temsili konuları üzerine makaleler kaleme alıyor. Sinemacılığın ve gazeteciliğin ortak noktasının "hakikate ulaşmak" olduğunu düşünüyor ve yanılmamak için elinden geleni yapıyor.