Mehveş Evin: Siyasal İslam değil, eş dost kapitalizmi var

Mehveş Evin, A'dan Z'ye Buraya Nasıl Geldik kitabını herhangi kesim ya da ideoloji için yazmadığını söylüyor. Medyanın bu noktaya gelmesinde gazetecilerin de sorumluluğu olduğunu ifade ediyor. Kadın gazetecilerin ise karar verici pozisyonlara nadiren yükselebildiğine dikkat çekiyor.

Filiz Gazi  

DUVAR – Mehveş Evin, “Buraya Nasıl Geldik”te A’dan Z’ye memleket sathında olanı biteni yani yakın tarihi tane tane anlatmış. Kronoloji yok. Fakat ihtiyaç da duyulmuyor. Siyasal İslam’dan, şirketler medyasına, LGBT-İ haklarından, mültecilere, kurulması istenen nükleer santrallere kadar her bir konu sebatla anlatılmış.

Kitabın bir yerinde Aysel Tuğluk’un annesinin cenazesinden yaşananları başka bir yerinde Soma’da göz göre işlenen cinayette hayatını kaybeden, yükselen ısıdan dolayı terle dolan çizmelerini iki üç kez boşaltmak zorunda kalan maden işçilerini okuyorsunuz. Fakat bunca şey nasıl bir yöntemle anlatılmış? Evin, A’dan Z’ye her harfin karşılığına bir sözcük seçmiş. Misal, A’da ‘ağaç’tan yola çıkarak Gezi sürecini, F harfinde ‘fıtrat’tan yola çıkarak Soma faciası ve ülkede yaşanan iş cinayetlerini anlatmış. Yöntem olarak eğlenceli olsa da içerik olarak can yakıcı onlarca meseleyi irdelemiş Evin.

Mehveş Evin’le kitabını, medyanın geldiği son noktayı, atılmadan önce yaşadıklarını ve daha pek çok konuyu konuştuk.

Mehveş Evin

Bu kadar şeyi niye yazdığınızı sormayacağım. Yazılma gayesi net. Kaydetmişsiniz, arşivde yerini şimdiden alır. Pek iyi şeyler yaşanmıyor memlekette. Yine de “Oğlum Levend için” demişsiniz. Kitabın gelecekte hangi hislerle okunmasını istersiniz?

Çok güzel bir soru. İki bölümde yanıtlayacağım. Arka kapakta editörlerim hoşluk yapmış ama bu kitap bir araştırmacı gazetecilik kitabı değil. Araştırmacı gazetecilik, olmayanı ortaya çıkarmak, araştırmak ve peşine düşmek faaliyetlerini içerir. Burada yazılanların hepsi açık kaynaklar. Kimi kendi yaptığım haberler, kendi ilgilendiğim meseleler kimi de bağımsız yayınlarda çalışan gazetecilerin haberleri. Dert ettiğim konuları, böyle bir formülasyonla geniş bir yelpazede aktarmaya çalıştım.

İkinci bölüme gelirsem, tam da bu geleceğe bırakma kısmına. Yakın tarihte yaşadığımız çoğu şeyden toplumun büyük kesimlerinin habersiz olduğunu düşünüyorum. Etrafımda gözlemlediğim bu. Bunun bir nedeni basının üzerindeki baskı. Bir başka nedeni artık felaket haberlerine karşı içe kapanmamız. Bir ümitsizlik hali var. Neler yaşadığımızı kayda geçirmek istedim. İktidar medyasının yazdığı bir tarih zaten var. Bir de bu olmalıydı. Bu benim için sorumluluk alma anlamına geliyor. Oğlum için, evet. Gençler bilmeli. Neler yaşanıldığı bilinmeli. Bu yüzden, “neler yaşanmış?” merakıyla okunmasını isterim.

‘KİTABIMI OKUYAN AK PARTİ SEÇMENİNİN FİKRİ DEĞİŞMEZ’

Bu kitabı okuyan AK Parti seçmeninin fikri değişir mi?

A’dan Z’ye Buraya Nasıl Geldik, Mehveş Evin, syf. 528, 2018, Karakarga Yayınları.

Keşke AK Parti ya da MHP seçmeni kitap okusa. Bunu küçümsemek için söylemiyorum. Toplum çok derin bir kutuplaşmanın içinde ve biz bu kutuplaşmanın nasıl buralara geldiğini birebir yaşadık. Özellikle basın içerisinde… İnsanlar sadece AK Parti seçmeni ya da CHP seçmeni diye ayrılmıyor. Seçmenlerin içinde de farklı tandanslar var. Herkes kendi tercih ettiği, bildiği yazarları, aydınları takip ediyor. Hepimizin yaptığı şey bu. Mehveş Evin diye bir ismi sadece ‘muhalif bir gazeteci’ olarak biliyorsa zaten bu kitabı okumaz. Fakat bu kitap belirli bir kitleye hitap etmek için ya da herhangi ideoloji için yazılmış değil. Bu yüzden umarım okunur. Bir de, bugünlerde ekonomik kriz konuşulurken bu soru çok gündeme geliyor: Buraya nasıl geldik? Neoliberal politikalarda nasıl hatalar yapıldı? Başka alanlar için de “buraya nasıl geldik?” diye sormak gerekiyor. Sosyal politikalarda özellikle. Belki o anlamda faydası olur. Kitabımı okuyan AK Parti  seçmeninin görüşleri tamamen değişir mi? Pek mümkün değil. Zannetmiyorum.

‘’YETMEZ AMA EVETÇİLER’ GÜNAH KEÇİSİ İLAN EDİLDİ’

Buraya gelinmesinde işaret olduğunu düşündüğünüz, dikkatinizi çeken şey neydi? Yani, “Bu işin sonu buralara gider” dediğiniz…

İşlerin bu kadar zıvanadan çıkmasını kast ediyorsunuz. Gezi’den sonra diyebilirim. Gezi’de yaşananlar, isyanın dağıtılma biçimi işaretti. Çocukların, gençlerin, Ali İsmail’in dövülerek öldürülmesi, plastik mermilerle, kurşunla insanların doğrudan hedef alınması, insanların gözlerinin çıkarılması… Sokakta yaşanabilecek en ağır şiddet biçimiydi. Gezi’den sonra iç güvenlikle ilgili alınan kararlar zaten bu işlerin öyle kolay olamayacağını gösterdi. 7 Haziran seçiminin iptal edilmesi ise çok büyük bir dönüm noktasıydı. Açık açık kaos ortamına gireceğimiz ilan edildi. Ondan sonra hep karamsar oldum.

İzmir’de katıldığınız Cumhuriyet mitinglerinden birinden bahsediyorsunuz. Şöyle devam ediyor: “… bu mitingler dahi, AK Parti ve kimi liberallerce ‘darbecilere alkış tutmak’ olarak yorumlandı. Hatta yazar Ali Bayramoğlu, Cumhuriyet mitinglerinden Malatya Katliamı’na, Dink cinayetinden Trabzon’da bir papazın öldürülmesine kadar her şeyi Ergenekon’a bağlayacaktı. Bayramoğu gibi AK Parti’yi ne yaparsa yapsın cansiperane destekleyen pek çok liberal isim, iktidarı eleştirmeye başladığında artık çok geçti.” Birçok yerde ‘liberal aydın’ demişsiniz. Hiçbir yerde ‘Yetmez ama evetçi’ tanımı kullanılmamış ya da bu tanımın bahsi geçmemiş. Bu bir tercih mi?

Evet, bu bir tercih. Türkiye’de bu kavram zaten yanlış kullanılıyor. Liberal aydın, liberterler… Bu ayrı konu. ‘Yetmez ama evetçiler’ denen kesim aslında orijinalde siyasal İslamcı olmayan, AK Parti’den gelmeyen, kendini demokrat ve laik olarak tanımlayan kişilerdi. AK Parti’yle birlikte ise ülkenin demokratlaşacağına dair derin bir inanç beslediler. Niye o ismi kullanmadım? ‘Yetmez ama evetçiler’ bugün hâlâ ülkedeki bütün melanetin sorumlusuymuş gibi damgalanıyor. Ön plana çıkarılıyor. Tekrar tekrar saldırılıyor. Bu, onların sorumluluğu yok anlamına gelmiyor. Bütün günahları küçük bir kesime yıkarak kendi sorumluluğumuzu görmezden gelemeyiz. Birilerini günah keçisi ilan etmek, Türkiye’de maalesef aydın çevrelerde de geçerli bir şey. Esas olarak yıkımı yapan kimdir? Hesap kimlerden sorulmalı? Bence bunun üzerinde durmak lazım. Birkaç liberal aydın, gazeteci bir şeyi savundular, her neyse buna körü körüne inandılar. Sizin aklınız fikriniz yok muydu bunu değerlendirecek, buna karşı koyabilecek? Demek ki olmamış. Yine de şu olmalı: Özellikle bir dönem etkili olan kişilerin hakikaten artık egolarını bir kenara bırakıp, “ben burada hata yaptım” diyebilmeleri gerekiyor fakat darbe girişimine bağlantılı olarak Nazlı Ilıcak, Ahmet Altan gibi liberal isimler müebbet hapisle cezaevinde tutulurken bunu yapamazlar.

‘BİZ KAHVALTIYIZ SİZ ÖĞLE YEMEĞİ OLACAKSINIZ’

“Laik cumhuriyetin yıkılması, İslami milliyetçi bir devletin inşası söz konusuyken, belli ki laik kesimde de 28 Şubat’ta dindarlara yapıldığından bin beter intikam alınacak” diyorsunuz. Şiddet daha da devam edecek yani…

Kestirmek mümkün değil ama ‘Cumartesi Anneleri’ne müdahaleden konuşuyoruz. 90’lı yıllarda faili meçhul cinayetlerde etkin olan birtakım görevliler bugün baş tacı ediliyor. Geçmişte olanlara dair bir cezasızlık kültürü hakim. Davalar sonuçlandırılmıyor. 1915’ten bu yana azınlıklar üzerine yürütülen Türkleştirme, Sünnileştirme politikası devam ediyor. Giderek güçleneceği aşikar. Ne kadar siyasal İslam? O da şüpheli. Dersim’in üzeri örtüldü. 6-7 Eylül olayları bir tartışma meselesi olabilmekten öteye gidemedi. Bunların tekrar etme olasılığı var. Bir Kürt dostum anlatmıştı. Ona da dedesi anlatmış. Van, Tatvan’da yaşanıyor bu hikaye. Ermeni komşusu kaçarken, “Biz kahvaltıyız, siz öğle yemeği olacaksınız” demiş. Böyle düşünürsek hep devamı var.

Tayyip Erdoğan’ın yakın çevresi şu an hep çevresinde. Medya patronları, kısa zamanda büyük ihaleleri kapan şirketler aslında bir dönem yakın çevresinde olan insanlar. Hapishane arkadaşından tut, idolü saydığı Sadık Albayrak’a kadar. Aslında bu da bir örgütlenme. Beri taraftan daha ortada elde edilmiş bir başarı olmamasına rağmen Kılıçdaroğlu-İnce arasında yaşananları izliyoruz. Bu anlamda sağ cenahın görece bir başarısı var mı sizce ?

Evet var. Üst düzeyde örgütlenme dediğiniz şey, eş dost kapitalizmi. O yüzden siyasal İslam konusunda az önce emin olmadığımı söyledim. Siyasal İslam eş, dost bağıyla anlatılamaz. Esas itici unsurlar başka. Daha fazla kazanmak, her şeye hakim olmak, tek söz sahibi olmak… Ben bunların dini kavramların önüne geçtiğini düşünüyorum. Tablo bunu gösteriyor. Sadece saraya bakmak bile yeterli. “Ne olacak ki sadece 1500 oda var” falan denmesi bile bunun bir kanıtı bence. Ana muhalefet elindeki imkanları o kadar kötü kullandı ki… Mesela CHP’li cenahın da sahip olduğu  medya kanalları var. Orada bile CHP’nin bir fraksiyonu hakim. CHP kendi içinde meseleleri çözememiş bir ana muhalefet partisi. Köyleri dolaşın… CHP seçmeni de bunu görüyor.

Buraya Nasıl Geldik’te, AK Parti’yi ve doğal olarak Erdoğan’ı ense mesafesinden takip ediyorsunuz. Uç noktada değişen söylemleri, politikaları… Röportaj yapma imkanınız olsa ne sorardınız?

Güzel soru. Son 16 yıldan bahsediyorsak tabii ki de Erdoğan ve AK Parti’den bahsedeceğiz. Bu sadece Ankara ya da ağır siyasetle ilgili değil. Her alana karışan, tek karar verici olmak isteyen bir siyasi lider var. Muhalefetin tutumunu, hatalarını da elimden geldiğince yazmaya çalıştım. Bu soruya birkaç soru sonra yanıt vereyim.

.

‘AK PARTİ’Yİ BUGÜNE GETİREN KADIN ÖRGÜTLERİDİR’ 

Kadın mücadelesinden umutlusunuz. Kitabın bir yerinde “Adil, eşit ve özgür bir topluma eğer bir gün kavuşabileceksek bu ancak kadınların yılmayan mücadelesiyle mümkün olacak” diyorsunuz. Nasıl?

Böyle düşünüyorum çünkü OHAL koşullarında dahi en etkin biçimde sokakta olan kadınlardı. Bir de şu var: Türkiye’de en temel meselelerde bile muhalefet ortaklaşamıyor. Fakat kadınlar, hakları söz konusu olduğunda Kürt, Alevi, Rum, Türk, Laz vs. fark etmeksizin, ideolojik farklılıklarına rağmen, baş örtülü, örtüsüz bunları aşabiliyorlar. Sivil toplum çalışmalarında, sokakta bunu görüyorum. O yüzden ümitliyim kadınlardan. AK Parti’yi, Refah Partisi döneminden beri bugünlere getiren de kadın örgütleridir. 28 Şubat mağduru kadınlar kapı kapı dolaştılar. Keşke o kadınlar bugün birtakım erkek figürler arkasında ezilmeyi ve itaat etmeyi kabul etmese ve başka kadınlarla bir araya gelebilseler.

Jin, jiyan, azadi (Kadın, yaşam, özgürlük)… Seçtiğiniz başlık ise ‘Jiyan’ olmuş. Yaşam. Neden?

Sokakta “jin, jiyan, azadi” diye hep bir ağızdan bağırılması bir tek herhalde kadın hareketinde olan bir şey. PKK’yle savaş, kadınların ve çocukların hayatını nasıl etkiledi? Bu, üzerinde durulmayan bir mesele. Çözüm sürecinde kadınların barış sürecindeki rolü üzerine konuşmalar olmuştu. Çözüm süreci bittikten sonra kadınlar maalesef geri plana çekilmek zorunda kaldı. İktidarın dili, militarist bir dil. Silah, savaş, operasyon… Kadınlar bu dile karşı yaşamı savunan bir dil kullanıyorlar. ‘Yaşam’ı seçmem bu yüzden. Hükümetin ise nefret dili devam ediyor. Bu böyle süremez. 30 küsur yıldır sürdü. Daha da mı sürecek? Şu an bedelli askerliğe olan talebe bakın.

‘ŞEHİTLİK KAVRAMI DEVLETE SORULACAK SORULARI ENGELLİYOR’

Vicdani reddi anlattığınız başlıkta, tam söylediğiniz yere denk gelen yerde, bir başka kadın gazeteci arkadaşımız Pınar Öğünç’ün sorusunu alıntılamışsınız: “Zorunlu askerlik olmasaydı, Türkiye Kürtlerle barışmak için bu kadar geç kalır mıydı? Savaş, 30 yıldan fazla sürebilir miydi, 40 bin can gider miydi?” Katılıyor musunuz?

Yine devam ederdi ama belki daha farklı yaklaşılabilirdi bir takım meselelere. Savaş politikaları hem devlet için hem de örgüt için bir var olma biçimi. Bugün paralı askerliği kim yapıyor? İş bulamayan, eğitim imkanı bulamayan gençler. Şu an çatışmalı yerlerde paralı askerlerin bulunması zorunlu. Bedelli imkanı olmayan aileler, çocuklarını askere göndermek zorundalar. Görev yeri nereye çıktı diye yürekleri ağzında beklemek zorundalar. Tabii ‘vatan için canımız feda’ gibi söylemlerle de karşılaşıyoruz. Buna kalben inananlar olduğunu düşünmüyorum. İnsan kendi çocuğunu bile bile nasıl savaşa gönderir? Bunu pek aklım almıyor. Burada ‘vatan’, ‘şehitlik’ gibi kavramlar giriyor devreye.

İki tarafta da şehitlik kavramı var. 1996’da, Dersim’de askeri bir bayrak törenine dalıp üzerindeki bombayı patlatan Zilan’ın hikayesini anlatırken şöyle yazmışsınız: “Kürt medyasında da ölümleri şahsileştirmeme kaygısı yaygın. Militanların ölümünü kutsayan bir dile, efsaneleştirilmiş hikayelere Kürt medyasında sık rastlanıyor.” İşin içinden çıkılmaz bir durum gibi?

Örgütte farklı temelleri var. Diğer tarafta ise dini unsurlar etkili. Şehitlik mertebesi, bu ölümleri anlamlandırmak, “boşa ölmedi benim evladım” diyebilmek için önemli. İnsanların bu hakkını da elinden almamak lazım. Anlamak lazım. Hangi taraf olursa olsun. Diğer taraftan bu kadar cenaze gelirken, devlet bunu itirazları, “çocuğumun ölmesinde bir ihmal var mı” gibi soruları engellemek için kullanıyor.

Milliyet’ten hangi yazınız yüzünden atıldınız?

Daha önce üç yazım sansürlenmek istenmişti. Ben kabul etmeyince yazı yayınlanmadı. Gezi’den bu yana her an bekliyordum atılmayı. Hasan Cemal, Kadri Gürsel, Aslı Aydıntaşbaş benden önce atıldı. 2015’te gerek çevre meselesi gerek çözüm süreciyle ilgili pek çok yere gittim. Gazetenin isteği ile gitmiyordum. Sokağa çıkma yasakları sırasında neler olduğunu gözlemlemek üzere Silvan’a gittim ve izlenim yazdım. Fakat bu yazı yayınlanmadı. Kısa süre önce ise Yeni Şafak gazetesi hedef göstermişti beni. İp zaten kopmuştu. Bugünün moda tabiriyle, yollarımızı ayırdık. Atıldım.

.

‘KÜRT BASININA SADECE ETİKET OLARAK BAKAN GAZETECİLER VAR’

Medyayı, inşaat, enerji, bankacılık gibi sektörde olan insanlar yönetiyor. Niçin?

80’lerin sonundan bu yana medya sahipleri bankacılık, inşaat, enerji yatırımları olan kişilerle doğrudan göbekten bağlı kişiler. Medya, iktidara bağlı kişiler tarafından yönetildiği için gazeteciler de basın etik kurallarını net bir şekilde ortaya koyamadı. Bugün basının yok oluşunun sebebi bu. Bir tek patronlar değil; gazetecilerin de sorumluluğu var. Bu alışkanlık AK Parti iktidarıyla başlamadı. 90’lı yılların gazetecilerinin, medya patronlarının yaptığı hataları unutmamak lazım. Erdoğan bu işin nasıl olacağını gördü. Medyayı satın aldı. Alamadığı medya kurumlarının alanını daralttı, ihalelerine engel oldu. En son artık fiziksel saldırı boyutuna getirildi.

Hükümet politikaları, muhalefetin yetersizliği… Bunlar biteviye konuşulan şeyler. Peki gazeteciler açısından hangi hatalar yapıldı?

Farklı görüşler, ideolojiler, patronajlar etrafında çok derin çatlaklar daha öncesinde başlamıştı. Ergenekon davası üzerinden de çok hatalı yayıncılık yapıldı. Fakat mesela birtakım basın ilkeleri etrafında toplanılamadı. Bir grup diğer grubu hep dışladı. Bu daha da küçük grupların oluşmasına neden oldu. Meslek kuruluşları ise yeterince kapsayıcı olamadı. Kıymetli çabalar oldu fakat yeterli olmadı. Basın özgürlüğü etrafında kenetlenilemedi. Türkiye’de çok zor. Bu kadar karmaşanın ortasında…

Kürt gazetecilerin sitemleri, eleştirileri oluyor. Biz gözükmüyoruz şeklinde…

Bu hâlâ devam ediyor. Çözüm sürecinden sonra daha da arttı. Darbeyi yiyen hep Kürt gazeteciler oldu. 90’larda öldürülen Kürt gazetecilerin varlığından habersiz ya da bunu kabul etmeyen gazeteciler var. Kürt basınına sadece etiket olarak bakan gazeteciler var. Ben de onlardan biriydim. İşte terörist, ülkeyi bölmek istiyorlar… Öğrenmek için çaba gösterdim ve öğrendikçe dehşete kapıldım. Solcu gelenekten gelmiyorum. Kendine cumhuriyet kuşağı diyen ve o içerikte bakışa sahip olan bir ailede büyüdüm. Gazeteciliğe başladığımda en dikkat ettiğim şey iç siyasete bulaşmamaktı. İlk yıllarımda da genellikle dergilerde, dış haberde, eklerde çalıştım. Zamanla bakışım değişti. Çünkü bazı şeyleri görüp isyan ediyorsun.

‘MUHALİF YAZARLARIN, YAZILARINI DEĞİŞTİRDİKLERİNE TANIKLIK ETTİM’ 

Hiç kişisel anlamda “Şurada yanlış yaptım” dediğiniz yer var mı?

Milliyet döneminde açıkçası pek taviz vermedim. Yönetici pozisyonundayken, evet. Bazı çalışanlara haksızlık ettiğimi düşünüyorum. Yönetici olmanın getirdiği başka türlü bir ruh hali de oluyor. İşten atılanlara yeterince destek olamadım. İyi gazeteciliği ön plana çıkarmak için daha fazla çabalamalıydım. Belli bir yere kadar gücüm yetti. Daha sert mücadele verebilirdim. Onlar da bana ders oldu. Şu olur: Siz bir şey yazmışsınızdır. Yazdığınız şeyin haber unsurları eksiktir. Kanıtı olmadığı için boş bir iddiadır. Bu anlamda eleştirilirsiniz ve yazınız yayınlanmaz. Fakat fikirlerden ödün vermek… Kendini en muhalif en demokrat gösteren yazarların dahi yazılarını defalarca değiştirdiklerine şahit oldum. En azından bu konuda belli bir noktada durabildiğime inanıyorum. Buna rağmen Demirören beni fazla tuttu.

Niye tutmuş olabilir?

Yeni girmişlerdi basın, medya işlerine. Bir de Milliyet’e gelmeme ön ayak olan insan Tayfun Devecioğlu baskıya dayanamayarak istifa etti. O ayrıldıktan sonra sıranın bana geleceğini biliyordum ve geldi. Belki bu yüzden. Sonrasında Derya Sazak geldi. Tutunamadı. Fikret Bila geldi. Sansüre karşı kimse duramadı.

Yukarıdan hiç telefon geldi mi?

Geldi. Elimde belgeli olarak da var. Erdoğan Demirören bir yayın yönetmenine: “Çevre Bakanlığı’ndan haber aldım. Bu hanımefendi bu konuları yazmasın” diye notunu iletti. Yazmaya devam ettim. Derya Sazak çok heyecanlı gelmişti. Köşe yazarları sahaya çıkacak falan. Van depreminin birinci yıl dönümüydü. Bünyamin Aydın’la birlikte Van’a gittik. Bunu yayın yönetmeni talep etmişti. Yazı dizisinin anonsunu koyduk. Derya Sazak beni çağırdı ve “ilk kez yukarıdan telefon alıyorum” dedi. “Gazetecilik açısından iyi bir şey herhalde” dedim. Yazı dizisi yayınlandı ama bir daha ne anonsu verildi ne bir şey. Haber gömüldü. Halbuki hem AFAD’la hem de sivil toplum kuruluşlarıyla yani tüm taraflarla konuştuğumuz bir haberdi. “İnsanlar üşüyor, çocuklar hasta” denilmesinden rahatsız olmuşlardı.

Ondan sonra ne oldu? Haber yapmaya devam edebildiniz mi?

Ondan sonra Derya Sazak beni bir yerlere göndermekten vazgeçti. Ben genelde talepte bulundum. Soma’ya gittim. Engellenmedim ama git, yaz falan gibi bir teşvik yapılmadı. Normalde gazetecilik böyledir. Fikir alışverişleri yapılır. Çorlu’da bir tren kazası faciası yaşandı. Oraya gidip insanlarla konuşuluyor mu? Şimdi öyle bir şey görüyor muyuz? Bitti.

.

‘KADINLARIN KARAR VERİCİ POZİSYONLARA GELMESİ NADİR’ 

Basında kadınlar nerelerdeler?

Kadın gazetecilerin karar verici pozisyonlara gelmeleri çok nadir. İşte Sabiha Sertel var (İlk kadın  gazeteci. 1936 yılında eşiyle birlikte Tan gazetesini kurdu. F.G.). Yakın dönem bir ulusal gazetenin yayın yönetmenliğini yapmış Nurcan Akad var (Akşam gazetesi). Medyada başka pek çok sektörde olduğu gibi ‘cam tavan’ denen mesele var (Bir feminist kuram tanımlaması. Hiyerarşik bir yapı içerisinde kadınların veya azınlıkların daha üst pozisyonları elde etmelerini engelleyen yapay bariyerler. F.G.). Çok sayıda kadın çalışan vardır. Muhabir, grafiker, reklamcı ama yazı işleri toplantı masasına geldiğinde kadın sayısı azalır. Yayın yönetmeni, koordinatörü gibi en üst yönetim kadrosunda neredeyse hiç kadın göremezsin. Bunu kırabilen birkaç yayın organı var. Evrensel, Cumhuriyet’e baktığında bir takım bölümlerin şefliğinde kadınları görüyorsun ama başka yerde göremezsin.

Peki, çocuklu olmak?

Üniversitede evliydim ve çocuğum oldu. Çok hesapta yoktu. Üniversiteyi bitirdikten sonra basında çalışmaya başladım. Oğlum o zaman 3,5 yaşına gelmişti. Basında ve başka yerlerde işe alırken bile genç kadınlar “Bu yarın öbür gün evlenir, çocuk sahibi olur, izinlerini kullanır, mesai saatlerine uyum sağlayamaz” diye istenmez. Karar verici pozisyonlar için neden olarak bu da gösterilir. Zaten ekmek aslanın ağzındayken “Ya ben doğurdum. İznimi şu kadar kullandım. 2-3 sene sonra geri döneyim” diyemiyorsunuz.

Kitabı yazarken endişe duydunuz mu?

2015’te başladığım ruh haliyle bitirdiğim ruh hali çok farklı. Aradan bir OHAL geçti. Bir darbe girişimi oldu. Onlarca meslektaşımız tutuklandı. Siyasiler hapse atıldı. Hukukun üstünlüğü diye bir şey kalmadı. İktidar kendisi için tehlike olduğunuzu düşünüyorsa kapınıza polisleri yollayıverir. Bunu pek çok arkadaşımız yaşadı. Ben de tabii ki endişeye kapıldım. Yani Kürt meselesi hakkında yazıyor olmak bile bir sorun olabilir ama biz bunları yapmazsak ne yapacağız?

Yayınevi bulmakta zorluk çektiniz mi?

Hayır. Başta el sıkıştığım yayınevi, OHAL yüzünden gazeteci kitaplarını yayınlamaktan vazgeçti. Bu motivasyonumu tabii ki de bozdu ama devam ettim. Sağ olsun, Kara Karga Yayınları hiç ikilemeden arkamda durdu.

Tekrar o soruya döneyim. Erdoğan’a ne sorardınız?

1500 odalı sarayında rahat uyuyor mu?

Yanıtı ne olurdu sizce?

Samimi bir yanıt vereceğini zannetmiyorum. Nefret söylemiyle cevap vereceğini tahmin ediyorum. Sorunun altında kristalleşen bir sürü şey var. Demokrasi vaadiyle yola çıkıldı ve buralara gelinildi. Basamak basamak böyle bir çöküş yaşanırken, birbirine düşman bir toplum yaratılırken belki kendini çok başarılı görüyordur. Büyük ihtimalle de öyle görüyordur.