Toptaş: Kederin dilini kuran anlatıcı

Hasan Ali Toptaş “Kuşlar Yasına Gider”de hayatın saflığını anlatıyor bize... Bir suyun dupduru akışı gibi... Orada gördükleriniz safi sözdür, yazı değil.

Feridun Andaç  feridun.andac@gmail.com

Hasan Ali Toptaş’ın “Kuşlar Yasına Gider” romanını okurken, dilimde bir ezgi belirdi.

“Ela gözlüm ben bu elden gidersem,
Zülfü perişanım kal melül melül.”

Romanı içine alan kadar, her adımda karşımıza çıkan çare arayışı sanki dilimden düşmeyen ezginin baştan sona anlatımıydı.kuslar

Yer yer mırıldanarak romanın okumasını sonlandırdım ve Talip Özkan’ın “Girdim yarin bahçesine” türküsünü gün boyu söyleyip durdum.

Toptaş, bu romanında insana dair bir duyguyu/bakışı, yaşayışı dile getiriyor.

Sözde ve yaşamda olanı yazıda/yazıyla kurarken; anlatıcının, hikâye anlatıcısının macerasına yaslanıyor. Anlatırken gören, duygulanan, sezen, düş kuran biridir onun anlatıcısı.

Kuran ve söyleyenin çare arayışı her defasında yola düşürür onu.

Ankara-Denizli/Çal arası gidilip gelinen yol; her gidişte türkülerle, sonra düşlerle bezenir. Orada keder, özleyiş, kayboluş, hatırlama ve ölümle yaşam vardır. Yer yer çıkıp çıkıp kaybolan beyaz at ise hem yaşamın hem de ölümün, yolun/yolculuğun, kanatlanarak gitmenin, saflık ve masumiyetin, yalınlığın simgesidir adeta.

Varılan yerde, kasabadaki hayatların solgun yüzü ile anlatıcının mahzunluğu buluşunca; geçmiş belirir.

Oradaki çocukluk; baba imgesi, onun başından geçenler.

Hatırlananlar onun kedere dönük yolculuğunun, umarsızlığa çare arayışının da nişanesidir adeta.

Acıya, sızıya, çaresizliğe çare arayışın, giderek ölüme giden yolun nerede/nasıl, hangi hayatlarda ne biçimde oluştuğunun anlatımına dönüşür.

Baba/oğul, ana/oğul bu anlatı seyrinde öne çıkan figür ise de; kasabada yaşayan bir ailenin bu kederli hali, çare arayışı karşısındaki tutumu da onların gerçekliğinin bir parçasıdır.

İnsan ömrünün macerasına, mevsimlerine bakar Toptaş. Çocukluktan gençliğe, yetişkinlikten yaşlılığa… Ve ölüm denen kanatlı kuşa…

Baba figürü ekseninde öyküsünü kurarken, onun nice badirelerden geçen şoförlük/araba(lar) macerası, TIR sürücüsü olduğu sürede geçirdiği bir kazada sol ayağını yitirmesiyle sona erer.

Bacağına göre oldurulamayan protez oğulu/anlatıcıyı buna çare arayışına iter. Öyle ki; denenmedik yol kalmaz. Babanın bu düşkünlük hali, roman yazarı olan oğulu/anlatıcıyı yollara düşürür.

Her gidişte düşünen, düşlere dalan; kasabasına vardığında ise olan bitenleri bakışlarına/duygularına, hatırlayışlarına sindiren anlatıcı; gördüğünü resmederken, hissettiklerini yeni bir anlatı zamanında kurar.

KENDİNİ DE HİKAYEYE KATIYOR

Romanın sonunda okurun anladığı; bir hikâye yaşanır biter, ondan sonra anlatılmaya başlanır.

Çünkü kurmaca anlatı ve anıdır, ne günce ne de yaşamöyküsü.

Hasan Ali Toptaş, bazılarının algıladığı gibi, bir düş avanesi değildir. Hayata ve insana bakar; oradan yola çıkarak kurar anlatısını.

Yerellikte/yerlilikte evrenseli yakalama düşüncesini, belki de en çok pekiştirdiği anlatıdır “Kuşlar Yasına Gider”.

İçerdiği anlamı tümleyen öğeler, izlekler; “yerli” olma düşüncesini veren duyarlılık folklorik bakışın/yansıtışın ötesinde bir derinlik taşır.

Toptaş, anlayan/hisseden, hikâye anlatmayı içsesiyle yakalayan bir anlatıcıdır.

Bir yanı, evet; Beckett/Kafka, öte yanı Şehrazat/Dede Korkut’tur.

Toptaş, bu kez, yalınlığı, görsel imgeyi adeta akkorlaştırarak anlatısına yayıyor. Öyle ki; akıcılık, sözün saflığı onda bir bakışa dönüşüyor. Sıradan gibi görünenin aslında nasıl bir sadelik taşıdığını görmesi/göstermesi önemlidir onun anlatısı adına. Bu kez, yerin ve doğanın bilgisini/bakışını da katarak yapıyor bunu.

Adım adım, o yaşantıların gerçekliğinden mistik olanı kurmaya yönelir. “Canavar Hasan’ın öyküsü” bir söylence mitine dönüşür.

Hatırlayış ve kayboluş neredeyse onun anlatılarının ana isteğidir. Yol/yolculuk da öyle. Anlatan “ben”in öyküsü ise hikâye anlatıcılarına özgü bir tutumdur. Kendini de hikâyeye katarak, onun bir parçası kılarak anlatmak.

Anlatıcının aldanma/aldanış öyküsü kurgu/anlatı sanatı üzerine edilebilecek sözleri göstermesi açısından kayda değer olduğu kadar, “Kuşlar Yasına Gider”in kurgulanışının kilittaşı niteliğini gösterir bize.

yenicikanlar

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

Olup bitenin hikâyeleştirilme/öyküye, kurmacaya dönüşme sürecindeki yazarın bakışı/deneyimi/kurmaca bilgisini anlatması açısından da üzerinde durulması gerekeni hatırlatır bize, Toptaş.

“Kuşlar Yasına Gider”de hayatın saflığını anlatıyor bize, Toptaş. Bir suyun dupduru akışı gibi… Orada gördükleriniz safi sözdür, yazı değil.

O düşkünlük/çaresizlik, arayış öyküsünü kurma bilinci/bakışında anlatıcının gerçekliğine de kapılar aralanır. Hayatın sessizliğine yansıyanlar bir bir onun belleğinden geçerek yazıya, anlatılan/kurulan öyküye renk verir.

İşte yaşama renk katan, yaşamı solduran/büyüten ne varsa onu anlatıyor Toptaş bize “Kuşlar Yasına Gider”de. Sanırım bu roman, üzerinde daha çok konuşulacak, Toptaş’ın vardığı yeri anlamlandırabilecek sözleri de biriktiren bir roman…

Hasan Ali Toptaş kimdir?

Hasan Ali Toptaş, 1958 yılında Denizli’nin Çal ilçesinde doğdu. İlk öykü kitabı Bir Gülüşün Kimliği 1987’de, ikinci öykü kitabı Yoklar Fısıltısı 1990’da yayımlandı. Ölü Zaman Gezginleri adlı öykü dosyasıyla 1992 yılında Çankaya Belediyesi ile Damar edebiyat dergisinin düzenlediği yarışmada birincilik ödülü aldı. Aynı yıl Sonsuzluğa Nokta adlı yayımlanmamış romanıyla Kültür Bakanlığı’nın düzenlediği yarışmada mansiyon aldı ve Sonsuzluğa Nokta Kültür Bakanlığı tarafından yayımlandı. 1994’te Gölgesizler adlı yayımlanmamış romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü’nü aldı. Bin Hüzünlü Haz adlı romanı ise 1999 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’ne değer görüldü. Yazarın ayrıca Yalnızlıklar adlı şiirsel metinlerden oluşan bir kitabı, Kayıp Hayaller Kitabı adlı bir romanı, Ben Bir Gürgen Dalıyım adlı bir çocuk romanı, Harfler ve Notalar adlı bir deneme kitabı ve Uykuların Doğusu adlı bir romanı vardır. Toptaş, 2013 yılında Heba’yı yayımlamıştı.