İşkencesiz bir dünya mümkün! 

"İnsan haklarını toplumsal düzeyde, hatta uluslararası düzeyde daha da kuvvetli hale getirebileceğimiz bir yol konusunda, kuşkusuz kendimizle de yüzleşerek ısrarlı çabalarımızı sürdürmeliyiz."

Google Haberlere Abone ol

Zafer Kıraç* - kiraczafer@yandex.com

Türkiye’de kötü muamele ve işkence iddiaları için sadece hapishanelere bakmamız bile yetiyor. Çeşitli gerekçelerle (çıplak arama, kelepçeli muayene) girişte ve sonrasında devam eden kaba dayak, siyasi suçlardan tutuklananların “terörist” olarak damgalanması ve bu gerekçeyle şiddete maruz kalmaları, her türden keyfî muamele ve disiplin cezaları, hücre cezaları, sürgün ve sevk uygulamalarının yakın tarihte görülmedik boyutlara ulaştığını aktarmış ve ‘Türkiye’de işkence var’ demiştim. (1)

10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası’nda, ‘TİHV 30 Yaşında! 30 Yıldır Ateşin Düştüğü Yerdeyiz ‘dosyası kamuoyuyla paylaşıldı (2). Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı Metin Bakkalcı ile uzun bir söyleşi gerçekleştirdim ve üç bölüm halinde sizlerle paylaşıyorum. İlk iki bölümde, vakfın kuruluş sürecinde ülkenin bulunduğu durumu, yaşadıkları zorlukları ve verdikleri mücadeleyi konuştuk (3). İşkence konusunda belgelemenin ne kadar kıymetli bir çaba olduğunun altını çizdik. İstanbul Protokolü’nün hazırlanış yolculuğunu ve önemini konuştuk (4). Bugün okuyacağınız üçüncü ve son bölümde de bağımsız izlemenin önemini, yakın zamanda ve bugün yaşanan insan hakları ihlalleri ve işkence iddialarını ele aldık. 

15 Temmuz darbe girişimi sonrası uzun bir OHAL dönemi yaşadık. İnsan hakları açısından bu süreci ve geldiğimiz noktayı değerlendirmenizi istiyorum.

Aslında her şey ortada değil mi? TİHV çalışmaları, elde edilen verilerimiz veya başka kurumların insan hakları çalışmaları her şeyi yeterince ortaya koymuyor mu zaten? Bu ülkede, 2018’de bir yasa çıktı mı, çıktı. O yasanın gerekçesinde söylüyor mu, “OHAL'i biz resmen kaldırıyoruz ama buna ihtiyaç var, o nedenle bu yasayı çıkartıyoruz” denildi mi, denildi.  Nedir o yasalar? Bakanlara ve valilere şu ya da bu konularda, her türlü yetkiyi veriyor. Deyim yerindeyse, istediğini atabilirsin, istediğini yapabilirsin. Düşünebilir misiniz mesela, bu ülkenin bir ilinde, Van’da Kasım 2016’dan beri sürekli yenilenen kararlarla toplantı ve gösteri özgürlüğü kısıtlanıyor. Bir vali bütün gösterileri yasaklayabiliyor. Yasaklıyor her şeyi, tam 4 küsur yıl oldu. Bu durum sadece Van’a özgü değil. Ülke sathında böyle.

Ülke genelindeki bu durumu işkence ve kötü muamele bağlamında nasıl ele alabiliriz? 

İşkence bağlamına gelince, devlet “bu yasak, bu barışçıl gösteri yasak” diyor. Barışçıl gösteri için toplananlara polis “ben devletim, dağılacaksın” diyor. Barışçıl gösterici de orada duruyor, sadece duruyor. Polis göstericiye durduğu için, orada durduğu için ona şiddet uyguluyor. Barışçıl gösterilere ve göstericilere uygulanan her şiddet, işkence ve kötü muamele başlığı altında ele alınmalıdır. 2014’te Birleşmiş Milletler'de İnsan Hakları Konseyi’nde zaten açıkça ilan edildi, genel kurulda açık açık atıf yapıldı ve 2015 Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarına doğrudan yansıdı. Barışçıl göstericilere yönelik şiddet meselesi, 2017’de de Birleşmiş Milletler İşkence Özel Raportörünün raporunda çok güzel tarif edildi.

Bu konuyu 2002’den beri vakıf ortamında tartışırız, çünkü işkencede tanımı gereği, özgürlüğünden alıkonulan bir kişiye yönelik bir şiddetten bahsediyoruz değil mi? Özgürlüğünden alıkonulan kişi neredeyse orada. Yani evde, sokakta, karakolda ya da kapatılmış cezaevinde. Şimdi gösteri yapılacak yerde, çaresizce duran göstericinin etrafı çevrilmiş ve artık özgürlüğünden alıkonulmuş durumda. Kamu görevlisi polis ona kötü muamelede bulunuyor veya işkence yapıyor. Biz yetki veriyoruz birtakım kamu görevlilerine, bizim güvenliğimiz için kimi insanların özgürlüğünden alıkoyma yetkisi veriyoruz. Ama bu yetkiyi verirken, o yetkiyi verdiğimiz insanlara da “benim güvenliğim için birilerini özgürlüğünden alıkoyabilirsin ama, onun bütün haklarının korunmasını da sen sağlayacaksın, böyle bir yükümlülüğün var. Bu hakların en başında da ona en ufak bir şekilde dokunmayacaksın” diyoruz.

Buradan yola çıkarak işkence meselesinde bir toplumsal sorumluluğumuz olduğunu paylaşmak istiyoruz. İnsani bir yardım meselesi değil. Biziz sorumlusu olan. Bizim yetki verdiğimiz insanlar, bu yetkiyle beraber, verdiğimiz o yükümlülüklere aykırı davranıyorlar. O yetkiyi biz ona, o nedenle vermedik, o yetki geri alınmalıdır ondan. Suç işliyorlar zaten.

Ben devletim diyor...

“Ben devletim”, yok öyle bir şey. Yani ülkede yaşayan yurttaşlar, biz özneyiz. Bizi özne olmaktan çıkartmak isteyebilirler. Bu ülkede, aktif bir özne olmak demek, yurttaş olmak demek zaten. Toplum böyle oluyor. Yoksa toplum olma vasfını yitiririz. Sonuçta uzatmış olabilirim bu bölümü ama bu döneme ilişkin barışçıl göstericilere yönelik, ülke sathında işkence ve diğer kötü muamele diye nitelendirdiğimiz uygulamalar var.

Hatta yaygın olarak kullanılıyor diyebiliriz. 

Herkesin tanıklığında gerçekleşiyor üstelik. Eskiden biz hazırladığımız raporlarla bunlar böyle böyle olmuş derdik, şimdi açıkça gösteriliyor. Oysa bizim yasalarımızda da işkence mutlak yasak biliyorsunuz.

15 Temmuz'un ilk haftasında da yaşandı bu uygulamalar ve özellikle de medyaya servis edildi. Ekranlarda izledik maalesef bu insan hakları ihlallerini. Sorgulama görüntüleri vb...

Biliyoruz ki, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin en başında insan haklarının bütünsel bir şey olduğunu söyler. Yani insan haklarıyla bütündür, bütün haklarıyla. İşkence mutlak yasak. Ne demek bu, savaşta barışta, dünyanın en kötüsünü en iyisini vesaire hiç fark etmez, kim olduğundan bağımsız, hangi cinsiyet, cinsel yönelim, hangi ülke vatandaşı, falan filan, hiç fark etmez, o kesim, bu kesim, şu kesim. Kim olursa olsun mutlak yasaktır. Nokta.

Bu kadar. Çünkü her bir insanın acısına yol açmasının yanı sıra ki çok önemli o insanın acısı, binlerce yıldır insanlık onurunun bir meselesi ayrıca. Binlerce yıldır, insanlık tarihinden süzülmüş bir insanlık onurunun meselesinden bahsediyorum. Mutlak yasaktır işkence. Dolayısıyla gözaltı yerlerinde senin dediğin gibi, o dönemde, bu dönemde de, servis edildi görüntüler. 

Bilerek ediliyor tabii, yoksa kim o sırada gizlice alacak bu görüntüleri, kim servis edecek medyaya?

Evet bilerek, bu şekilde bütün topluma mesaj verilmiş oluyor. “Ben muktedirim, her şeyi yaparım. Seni düşman belledim, ben devletim, her şeyi yaparım.” Kabaca düşman bellediğimin hiçbir hakkı yoktur mesajı veriliyor. Bu kabul edilemez, mutlak yasak çünkü. Buradan şuna gelmek istiyorum, yani bu derin tahribatın yaşandığı bir ortamda, hak temelli rejim fikrinin terkedilmesine yönelik bir ortamda, insan haklarının yeniden kurucu unsur olarak öne çıkartılacak bir perspektifle çalışmalarımızı kuvvetlendirmemiz gerekiyor. 

Çok önemli söyledikleriniz. İnsan haklarına dayalı, hak temelli bir rejim fikrinin terkedilmemesi gerekiyor. Fakat yaşadığımız pratikler umutlarımızı kırıyor. Örneğin, Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) diye bir kurum var. Hem kuruluş süreci hem de yaptığı veya yapmadığı çalışmalarla eleştirdiğimiz kurum. TİHEK hakkında düşünceleriniz neler? Hatta son sorum olsun; nasıl umutlu olacağız işkenceyle başa çıkmak konusunda?

Evet TİHEK çok eleştirilmesi gereken bir kurum. Daha tasarı aşamasındayken yaptık eleştirilerimizi ve tasarıyı ‘insan haklarının ruhuna aykırı’ olarak tanımlamıştık. Bir kurumun görev tanımlarının, yetkilerinin, sorumluluklarının, üyelik kriterlerinin, bütçesinin ayrı ayrı anayasal ya da yasal düzeyde tanımlanması ve berrak olması lazım. Keza eşitlik, ayrımcılık gibi kavramların her boyutuyla tanımlanması gerekir. Kurumun kuruluşunda esas amacın devre dışı bırakıldığını görüyoruz.

Öyle bir şey olacak ki, devletler iyi niyetli bir çabanın göstergesi anlamında, alan açacaklar. Bu bir tür kendi erklerini paylaşma, kendi erklerinin bir miktar devri anlamına gelen bir şey. Yapıyorlar mı, yapabiliyorlar mı, zaten önemli bir göstergeye dönüşür. Yapmıyorlarsa bir şeyden çekiniyorlar anlamına gelecek. Açacaklar ki, gel beni bağımsız gözlerle izle demiş olsunlar. Varsa yanlışlıklar, hatalar, eksikler, onları gidermek için önerilerde bulun ki ben eksikliklerimi gidereyim, kendimi olgunlaştırayım. 

Bu müthiş bir perspektif aslında. Ne yazık ki dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de böyle bir şey yaşanmıyor. İşkenceye özgülenmiş, Ulusal Önleme Mekanizması denen bir mekanizma vardır, bu İşkence Önleme Sözleşmesi'nin seçmeli protokolünde yer alır. Türkiye'de ne yazık ki başından itibaren gerçekleştirilemedi. Hele şimdi, kararnameler falan da çıktı ki, başkanı da üyeleri de cumhurbaşkanı atıyor.

‘Hükümet bu kurumu, insan hakları ihlallerini meşrulaştırmak, kendi politikalarını meşrulaştırmak için bir birim olarak kullanıyor’ eleştirisi yapılıyor. Bu kurumun bir üyesi benim de katıldığım toplantıda ‘Bildiğiniz bütün insan hakları sözleşmelerini unutun. Biz yenisini yazıyoruz. Merkezinde de Hazreti Muhammed’in Veda Hutbesi yer alacak’ demişti.

Bu ülkede bağımsız izleme heyetleri yoktur, nokta. Olması gerekir. İnsan hakları meselesi zaten bütün dünyada ve Türkiye'de, toplumsal barışın sağlanabilmesi için, tüm farklılıklarımızla bir arada yaşamanın temel ilkelerinden bir tanesidir. Kuşkusuz her bir kimlik son derece hürmetkardır ama kimlikler evrenselleşemez. Değerler evrenselleşebilir. İnsan hakları değerleri bu perspektifte ele alınmalıdır. Şimdi burada son soruna, umutlu olmak meselesine geleyim.

Yani mücadele araçlarımızın zayıfladığını düşünüyorum. Bu açıdan sordum.

İnsan hakları ihlallerinden bahsediyorsak, hepsi insan eliyle gerçekleşiyor öyle değil mi? İnsan eliyle gerçekleşen her durum, her eylem önlenebilir. Bu bir kural. Bugüne kadar bunu önleyememiş olma halimiz, bundan sonra önleyemeyeceğimiz anlamına gelmez. Ama tabii şunu da söylemeliyim, Türkiye’deki hele de insan hakları alanındaki deneyim, sadece Türkiye için değil, dünya içinde son derece yol göstericidir. Hiç unutmayalım. Yani küçücük bir yerdeki izleme, küçücük bir yerdeki belgeleme, müthiş kıymetli. Aman ha. Hiç kimse küçümsemesin bunu.

Hazırladığımız raporlar hem bugün hem yarın için çok kıymetli kuşkusuz. Ama asıl bugün için önleyici olabilmek önemli. İşkenceyi önlemek adına gösterilen bütün çabalar insanlık adına çok önemli. Bugün öyle bir dönemdeyiz ki; insan haklarının yeniden kurucu unsur olarak ele alınacağı bir perspektifle çalışarak, her birimizin ve her bir örgütün ve bu alanda çalışan bütün örgütlerin birlikte hareket etmesi zamanıdır. İnsan haklarını toplumsal düzeyde, hatta uluslararası düzeyde daha da kuvvetli hale getirebileceğimiz bir yol konusunda, kuşkusuz kendimizle de yüzleşerek ısrarlı çabalarımızı sürdürmeliyiz. Son soruna yanıtım böyle olsun.

***

İnsan hakları haftası boyunca üç bölüm olarak paylaştığım söyleşi için Metin Bakkalcı’ya teşekkür ederim.

Kötü muamele ve işkencenin olmadığı bir dünya ve Türkiye için, bıkmadan çalışmaya devam edenlere çok şey borçluyuz. İnsan haklarının hiçbir parçası kolay elde edilmedi. 

Haklarımıza sahip çıkalım.

1) https://www.gazeteduvar.com.tr/turkiyede-iskence-var-haber-1505942 

2) https://www.gazeteduvar.com.tr/bugun-insan-haklari-gunu-haber-1506840 

3) https://www.gazeteduvar.com.tr/tihv-baskani-bakkalci-istanbul-protokolune-sahip-cikmaliyiz-haber-1507225 

4) https://tihv.org.tr/duyurular/tihv-30-yasinda-30-yildir-atesin-dustugu-yerdeyiz/

*İnsan Hakları Çalışanı