YAZARLAR

Hayır '1984'ü yaşamıyoruz, çünkü Türkiye’de Gezi yaşandı

‘Gibi’ dizisinde Yılmaz, kendini 28 yaşında sanan ama 39 yaşında olduğu ortaya çıkan arkadaşı İlkkan’a “Hiç mi anlamadın sen? İnsan bilir ne yaşadığını ya!” demişti. Bir toplum da ne yaşadığını bilir mi? Mesela Gezi sahiden bir darbe miydi? Ya da geçmiş George Orwell’ın “1984”te yazdığı gibi sürekli değiştirilebilir mi? İtiraz edenler de “1984”ün hesabına dahil mi?

Ne zaman özgürlüğün, eşitliğin, insanca yaşamanın üzerine bir kara bulut çökse, hazırda bekleyen bir cümle var: “Tam da ‘1984’ gibi.”

Yanlış değil. George Orwell’ın bu büyük eseri neticede iktidarların halka nasıl baskı yaptığını, hür düşünceyi nasıl baskıladığını anlatır. Güzel de anlatır.

George Orwell 

Ama yanlış da bir yandan. Çünkü “1984”, ne kadar kafa tutsalar da, ne kadar itiraz etseler de eninde sonunda herkesin iktidarın baskısına yenik düşeceğini söyler.

Halbuki yenik düşenler vardır, düşmeyenler vardır.

İktidara inananlar vardır, inanmayanlar vardır.

Söylenen her şeyi kayıtsız şartsız kabul edenler vardır, etmeyenler vardır.

Giderek yalnızlaşan, güzel memleketimizde de bu böyledir.

 ***

“1984”ün Okyanusya isimli o tuhaf ve sıkıntılı ülkesinde olup bitenlere döneceğiz ama evvela kendi ülkemizin gündemine bakalım.

Dün Gezi Davası karara bağlandı. Buna göre ortada bir darbe girişimi var. Ağırlaştırılmış müebbetle cezalandırılan Osman Kavala bu girişimin lideri. Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Ali Hakan Altınay, Mine Özerden, Tayfun Kahraman, Can Atalay ve Yiğit Ali Ekmekçi de aynı girişimin destekçileri…

Bir avuç kişiden mürekkep bir darbe.

Gezi’de yaşananların bir darbe olduğuna inanmamız bekleniyor. Sadece darbe olduğuna inanmak da yetmiyor, sanık sandalyesinde oturmayan yüz binlerce kişinin bu bir avuç kişi tarafından kullanıldığına da inanmalıyız belli ki.

Biz sahiden bunu mu yaşadık? Gezi bu muydu? 

“Gibi” dizisinde, Yılmaz’ın, kendini 28 yaşında sanan ama 39 yaşında olduğu ortaya çıkan arkadaşı İlkkan’a dediği gibi:

“Hiç mi anlamadın sen? İnsan bilir ne yaşadığını ya!”

***

Hiç mi anlamadık? Ya da insan ne yaşadığını bilmiyor olabilir mi?

“1984”ün bir güzel yanı, bu konuyu da işlemesidir.

Romanda Orwell’ın bir edebiyat okurunu mest eden çok güzel buluşları vardır. Sözgelimi “1984”, insanlara ne yaşadığını unutturmak için sistemin geçmişi nasıl denetim altında tuttuğunu da anlatır. Çünkü bugün ve burada olmak, kitleleri inandırmak için hiçbir zaman yeterli değildir. Kitapta iktidarı elinde bulunduran Parti’nin sloganındaki gibi:

"Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar.”

1984 Film uyarlaması (1984-Yönetmen Michael Radford)

Peki bunu nasıl yapar? İşte burada devreye, romanın zaman içinde isyan edecek baş kişisi Winston girer. Onun işi geçmişi değiştirmektir; tam olarak, gazetelerin geçmişini, yani eski nüshaları güncel gelişmelere göre düzeltmektir. Enteresan bir iş tanımı ama herhangi bir devletin herhangi bir bürokratını çok da şaşırtacak bir konu değil. Şöyle işliyor Winston’ın da bir parçası olduğu sistem: Mesela o ayın başında ay boyu zam olmayacağı mı söylenmiş ama sonra zam mı olmuş; Winston, ‘zam beklenmiyor’ diyen orijinal nüshayı alıyor, eskisinin üzerinden dikkatlice geçen yeni ve ‘zam beklentili’ bir haber yazıyor ve onun yazdığı artık orijinal kabul ediliyor; yeniden basılıp arşive giriyor.

Peki neden? Neden böyle tuhaf bir işle uğraşıyor Winston. Orwell şöyle açıklıyor:

"(…) Geçmişin yeniden düzenlenmesinin asıl önemli nedeni, Parti’nin yanılmazlığının korunmak zorunda olmasıdır. Parti’nin öngörülerinin hep doğru çıktığını göstermek için söylevlerin, istatistiklerin, tekmil kayıtların sürekli güncelleştirilmesi yeterli değildir. Aynı zamanda öğretide ya da politik çizgide en küçük bir değişikliğe izin verilmemelidir. Çünkü fikir ya da politik çizgi değiştirmek zayıflık belirtisidir. Örneğin, Avrasya ya da Doğu-Asya (hangisi olursa olsun) bugün düşmanınsa, o ülkenin eskiden beri hep düşmanın olmuş olması gerekir. Gerçekler bunun tersini mi söylüyor, o zaman gerçekler değiştirilmelidir.” (Çeviri: Celal Üster)

Sistem ya da Parti, artık adına ne derseniz deyin, bunlara ihtiyaç duyar, hepimiz biliyoruz. Mesela daha dün kol kola yürüdüğü, devletin tüm imkânlarını açtığı bir cemaati ertesi gün lanetlemek ve kendini ondan uzaklaştırmak için ihtiyaç duyar. Bir gün dostlarının arasına yazdığı bir ülkeyi ertesi gün düşmanlarının arasına katmak için, sonra ihtiyaç hasıl olduğunda ya da düpedüz mecbur kaldığında aynı ülkenin tekrar dostlarının arasında olduğunu ilan etmek için ihtiyaç duyar. Ya da bir park üzerinden dile getirilen özgürlük talebini darbe olarak adlandırmak zorundadır. Çünkü sistem yanılmazlığını korumalıdır. Bunun için de geçmişin hep değişmesi gerekir. Geçmiş değişsin ki bugün muhafaza edilebilsin.

Bunları hep gördük. Bazı şeyleri de görememeye başladık. Parti’nin kontrolü tümden elden kaçırmaya yaklaştığı anlarda, bir bakarsınız ki bazı haberler uçup gitmiş, bazı internet siteleri tümden kapanmıştır. Bazı olaylara da yayın yasağı gelmiştir.

Bunlar yüksek siyaset, ideolojik meseleler. Bir de gündelik sorunlar var. Zam var, işsizlik var, teğet geçmeyen ekonomik krizler var… Bilin bakalım ne yok gazetelerde?

“Olup bitenle ilgili hiçbir kayıt olmayınca, insanın kendi yaşamının ana çizgileri bile belirsizleşiyordu” diye yazar Orwell, “1984”te.

Ama sistemde kaçaklar vardır. Bu sisten kaçanlar vardır. Örneğin, halkın isyanının, itirazının darbeyle eş tutulmasını kabul etmez herkes. Bazı insanlar ne yaşadığını bilir. Hukukun nerelerde parça parça edildiğini bilir.

1984 Film uyarlaması (1984-Yönetmen Michael Radford)

Sistemin darbe diye tanımlamaya çalıştığı Gezi işte bu bilgiydi. Bu bilgiye sahip olanlar için, ne yaşadığını bilenler için, her türlü haber alma, haber verme kanalını zorlayarak nelerin yaşandığını yazanlar ve okuyanlar için “1984’ü yaşıyorlar” denebilir mi?

Ya haberleri çoğunlukla televizyondan, iktidarın uygun gördüğü kanallardan seyredenler için?

***

Orwell’ın bir başka buluşu: Yenisöylem.

Okyanusya Devleti’nin ya da Büyük Birader’in diyelim, gündelik dile radikal müdahalesiyle hem söz dağarcığıyla hem de kurallarıyla yeni baştan kurgulanan bir dil. Vazgeçebilecek her sözcükten vazgeçen, düşünce ufkunu genişletmek yerine daraltmayı öngören bir dil. Amaç, Büyük Birader’in uygun görmediği tüm öteki düşünce biçimlerini olanaksız hale getirmek. Bir yandan da insanın hakikatle ilişkisini tümden değiştirmek. Kendi hakikatini esas kılmak.

‘Yenisöylem’, Orwell’ın deyişiyle “bir Parti üyesinin dile getirmek isteyebileceği her anlamı tümüyle doğru ve çoğu zaman ustaca karşılayacak, buna karşılık tüm öteki anlamları ve onlara dolaylı yöntemler ile ulaşma olasılığını ortadan kaldıracak biçimde oluşturulmuştu. Bu bir ölçüde yeni sözcükler icat ederek, ama daha çok, istenmeyen sözcükleri ayıklayarak ya da bu tür sözcükleri sapkın anlamları ve her türlü ikincil anlamından elden geldiğince arındırarak yapmıştı.”

Mücella Yapıcı

Orwell, ‘özgür’ sözcüğünü örnek olarak veriyor. Yenisöylem’de var bu sözcük. Ama ancak “Sokağa çıkmakta özgürsün, ormanda özgürce gezebilirsin” gibi deyişlerde bir anlam ifade ediyor. Siyasi özgürlük, düşünce özgürlüğü gibi kavramları artık tanımlamıyor. Çünkü o kavramlar Okyanusya’da tedavülden kalkmış. Bu örnek bize de uzak düşmüyor. Erdoğan’ın geçen yıllarda Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde verdiği sahur davetinde, ‘basın özgürlüğü’ üzerine eleştirel bir soru yönelten gence verdiği cevap: “Bir Cumhurbaşkanına kendi mekânında böyle bir soruyu soracak kadar özgürsün.”

Ama özgürlük hangisidir sahiden? O soruyu soracak kadar özgürlük mü? Soruların sonuçlarına katlanacak kadar özgürlük mü?

18 yıla mahkûm edilen Mücella Yapıcı’nın, hapse girmeden önce, “Hırsızlık, uğursuzluk, yolsuzluk yapmadım; aynı onuru benim yaşıma geldiğinizde sizin de yaşamanızı umuyorum” demesi midir yoksa özgürlük? Bunu diyen, buna inanan bir insana “‘1984’ü yaşıyor” denebilir mi?

Peki ya ancak belirli sınırlar içinde özgür kalınacağına inananlara?

 ***

Sadece bir söz dağarı değil, sözlüklerde bildik sözcüklerin karşısına yeni anlamlar yazılması da değil; ‘Yenisöylem’in hakikati tahrif etmede kullandığı tuhaf, alengirli başka yolları da var. Bu yolların içinde ustalık eseri diye nitelendirebileceğimiz bir tanesi var ki, tarifini okuduğunuzda, sadece Orwell’ın 1940’larda yayımlanan eserinin iç mantığını kavramakla kalmıyorsunuz; bugünün sosyal medyadaki güç ilişkilerinin, trollerin, kutuplaşmanın arkasında kendini sezdirmeden duran bir mekanizmanın da ayırdına varıyorsunuz. Bu ‘ustalık eseri’nin ismi Çiftdüşün. “1984”ten okuyalım:

“(…)  Aklı çiftdüşünün dolambaçlı dünyasına kayıp gitmişti. Hem bilmek, hem de bilmemek, bir yandan ustaca uydurulmuş yalanlar söylerken bir yandan da tüm gerçeğin ayırdında olmak, çeliştiklerini bilerek ve her ikisine de inanarak birbirini çürüten iki görüşü aynı anda savunmak; mantığa karşı mantığı kullanmak, ahlaka sahip çıktığını söylerken ahlakı yadsımak, hem demokrasinin olanaksızlığına hem de Parti’nin demokrasinin koruyucusu olduğuna inanmak; unutulması gerekeni unutmak, gerekli olur olmaz yeniden anımsamak, sonra birden yeniden unutuvermek. En önemlisi de aynı işlemi işlemin kendisine uygulamak.”

1984 filmi (1956 yapımı, yönetmen Michael Joseph Anderson)

Türkiye’den verilecek bin tane örnek var. En canlı örnekleri birbirine tamamen zıt politikaları aradan neredeyse yıl bile geçmeden müthiş bir değişim enerjisiyle ama çok da hicap duymadan savunmayı beceren AKP’lilerde buluyoruz. Sosyal medya eski tweet’ler silinmeden alınan görüntülerle dolu. Rusya politikasında, Kürt meselesinde, 15 Temmuz öncesi sonrası söylenenlerde, daha böyle bir dolu başlıkta yüz seksen derece çark edilen görüşler aynı coşkuyla savunulmuş. Öncesi hiç yaşanmamış gibi. Çünkü her zaman bir milat var. Her zaman görüşlerin sıfırlandığı, kafaların tekrar birer tabula rasa haline getirildiği, bebek gibi tertemiz, pırıl pırıl, yeni bir dünyaya uyanıldığı bir milat hep var.

Peki Gezi’nin, Gezicilerin savunduğu görüşler hiç değişti mi? Değişiyor mu? Bir milat ihtiyacı var mı? Ya da Gezi duruşmaları esnasında “Kandırıldık, kusura bakmayın” diyen birini hiç duydunuz mu?

“1984”ü nasıl yaşıyor olabilir bu insanlar?

Peki ya sürekli kandıranlar, kandırılanlar, sürekli çift düşünenler?

***

İnsan ne yaşadığını bilir.

Biz ne yaşadık biliyoruz. Bu ülkede ne yaşandığını biliyoruz. Bu ülkede ne yaşanmasının istendiğini de biliyoruz.

Gezi bir darbe girişimi falan değil, bir özgürlük mücadelesidir. Bugün toplumun tümü bir distopyayı yaşamıyorsa sebeplerinin başında Gezi gelir.

Gezi’yi önemseyenler, onu önemsediği için mücadele edenler ve nihayet Gezi Davası’nda mahkûm edilenler şimdi “1984”te mi yaşıyorlar?

Ya onları mahkûm edenler?


Yenal Bilgici Kimdir?

Yenal Bilgici, gazeteci. 1979 İskenderun doğumlu. Siyaset bilimi eğitimi aldı. 2000 yılında gazeteciliğe başladı. Nokta, Aktüel, Newsweek, GQ Türkiye, Habertürk ve Hürriyet’te çalıştı; yazılı ve görsel birçok başka mecrada yazdı çizdi anlattı. Siyaset, kültür, tarih üzerine röportajlar yaptı, yapmaya devam ediyor. 2022 Ocak’ında Türkiye’de son dönemde yaşananları hakikat-sonrası çerçevesinde ele aldığı “Memlekette Tuhaf Zamanlar - Hakikat Sonrasıyla Geçen İki Binli Yıllarımız” isimli eseri Doğan Kitap’tan yayımlandı. 2019’da tarihçi İlber Ortaylı ile “Bir Ömür Nasıl Yaşanır” isimli, büyük ilgi gören bir nehir röportaj kitabı yayımladı, bu kitabı 2022 Şubat’ında yine Ortaylı ile söyleştiği “İnsan Geleceğini Nasıl Kurar” takip etti. Özellikle Avrupa gündemini takip etmeyi, toplum ve teknolojinin kesişiminden türeyen yeni dünya üzerine düşünmeyi, edebiyatı ve bir de bloglarında ‘Eski Usul’ ve 'Tuhaf Zamanlar’ yazmayı seviyor.