Can yakan bir Zen dersi ve bal arısına saygı sanatı

Bal arılarının bölgesine sessizlik, saygı ve aktif dinlemeyle girmelisiniz, yoksa tıpkı bir ‘jikijitsu’ gibi sizi farkındalığa ulaştırmak için sokarlar. Ve kovanı tedirginlik ya da açgözlülük olmadan ziyaret ederek tamamen hazır hale geldiğinizde, arılar da size güvenmeye başlar; o vakit geldiğinde, onların özen ve güzellikle örülmüş dünyalarına davetlisiniz demektir. Arılar engin bir cömertlik taşıyan bir hayat yaşarlar. Dünyadan göçtüklerinde, aslında aynı anda yaşamı iade ederler. Topluluklarına göz kulak olurlar.

Heather Swan

Yazları, neredeyse her gün bal arılarını ziyaret ederim. Kimi günler oturup kovana giriş çıkışlarını seyrederim. Başka günlerde, onların muhteşem balmumu evlerini inşa edişlerini, topladıkları polen ve nektarı peteklere doldurmalarını ve minik antenleriyle birbirlerine dokunmalarını izlemek için kovanın kapağını kaldırırım. Onlara saygıyla yaklaşmam gerektiğini biliyorum. Buna karşın son zamanlarda, kovanlara her zamanki saygıdan yoksun biçimde gittim.

Hava, boğuk ve sıcaktı; Amerika Birleşik Devletleri’nin orta batısında alışılmış bir Ağustos günüydü. Yeni bir fırtına yaklaşıyordu ve bal arıları fırtınalardan hoşlanmazlar. Kovanın etrafında olduklarını biliyordum ama yine de aptalca ve bencilce bir şekilde kovana elimi soktum. Biraz bal almak için kovanı açtım ve hiç de kibar değildim. Arılar çok rahatsız oldular.

ZARAFET SAHİBİ BAL ARILARI

Bir bal arısı -kovanı istila edilirken- zorunda kalmadığı sürece kesinlikle sokmaz, zira bunu yapınca ölür. Arının iğnesi dikenlerle kaplıdır, insan derisine saplanınca vücudundan ayrılır ve arı ölene dek zehrini zerk eder.

En üstteki kutuyu açıp kenarından birer tane bal çıtası çekmeye başladığımda iki arı tarafından sokuldum ve sonra birkaç tanesi daha beni soktu. O anda, hata yaptığımı anladım. İğnelerin verdiği acı şiddetlense de kovanı açık bırakamadım; çünkü bu onları savunmasız bırakırdı ve durumu düzeltmek için orada kaldım. İğnelemeler devam etti. İşim bitip eve koşana dek beni sokmayı sürdürdüler. Maskemin içine girmişler ve kıvırcık saçlarımın içinde takılıp kalmışlardı. Vücudum arı sokmasına karşı aşırı tepki verir. Büyük bir ağrı hisseden elim bir beyzbol eldiveni gibi şişer ve acı birkaç gün sürer. Bu sabah kollarım, sırtım, boynum, bacaklarım, karnım ve kafa derimin her yerinden sokuldum.

Nihayet içeri girdiğimde, duşa girip kafamı suya tuttum, vücudum adrenalin hücumuna uğramış gibi titriyordu. Bedenimdeki tüyler diken diken olmuştu. Sokulan yerlerde hızla kabarmalar oluştu: Fiziksel acım yoğundu ama duygusal acım çok daha kötüydü. Birçok arıyı öldürdüğüm için kendimi korkunç hissettim ve bundan utanç duydum. Peki bu acıdan ne öğrenmeliydim? Öncelikle, bu işin pürdikkat yapılması gerekiyordu.

ZEN VE FARKINDALIK MESELESİ

Yıllar boyunca, bu işi dikkatli biçimde yaptım. Bu arayış, beni birçok gelenekten keşişle vakit geçirmek ve şiir okumak için Nepal’e ve başka yerlere götürdü. Yirmili yaşlarımın başında, Kaliforniya’daki bir Zen merkezinde kaldım. Gece 3:30’da sessizce kalkar, uzun siyah elbiseler giyer ve ay ışığının aydınlattığı yollardan geçerek ‘zendo’ yani meditasyon salonuna yürürdük. Hava soğuk olurdu ve ‘nag champa’ tütsüsü kokardı. Keşişlerin ve öğrencilerin, nefes ve duruşu vurgulayan bir meditasyon uygulaması olan ve derin bir farkındalık sağlayan ‘zazen’ için siyah ‘zafu’ yastıklarına oturdukları alanda, duvarlar ahşap banklarla kaplıydı.

Doğruca bir yere gidip oturdum ve ayaklarımı ısıtmak için bacaklarımın altına soktum. Gerektiği biçimde gözlerimi yere sabitlemeye çalıştım ama kendimi her seferinde diğer keşişlere bakar ve yoğun biçimde düşünürken buldum. Kazınmış kafaları ve kıvrılmış elleri… ciddi yüzleri. Onların ruhunda neler olup bittiğini hep merak etmişimdir. Seansı başlatmak için meditasyon kasesine üç kez vuruldu ve ‘jikijitsu’, yani yönlendirici keşiş omzunda kısa bir sopayla odanın ortasında sessizce bir ileri bir geri yürümeye başladı. Öğrenciler biraz yana eğilmiş ya da uykuya dalmış gibi göründüğünde, gereken oturuş biçimine döndürmek için sopayla vurmadan önce akıllıca davranıp onlara doğru eğiliyordu. Neyse ki hiç dayak yemedim ama her zaman bunun olması gerektiğini düşündüm.

Kırk beş dakika boyunca meditasyon yaptıktan sonra selamlamak için öne eğilir ve gün doğumunu izlemeye çıkardık. Var olduğumu en çok hissettiğim yer burasıydı. Çamların arasından ışık ve rüzgâr yükseliyordu. Kimi zaman dağdan aşağıya doğru bir baykuş veya çakal sesi yankılanıyordu. Burada yürüyüş meditasyonu yapıyorduk. Siyah çizgileri olan uzun cübbemiz, sessiz ritimlerle doluydu. Gözlerimi yerde tutamadım ve kendimi çivit mavisi gökyüzüne doğru uzanan dallara veya keşişlerin ağaçların arasından süzülen karanlık siluetlerine bakarken buldum. Çevremdeki insan dışı birçok varlığın farkındaydım: Ormanın soluk alışını dinlerken, kuşlar yavaşça uyanıyordu. Bir tür esrime anıydı ama yine de muhtemelen keşişlerin yaşadığı şeyle aynı değildi.

ZEN VE BAL ARILARI

Bu alanı çok sevdim: Ormanı dinlememe, içindeyken kendimi daha küçük hissetmeme ve daha sessiz olmama olanak sağlıyordu. Daha sonraları bal arıları hakkında bana yardımcı olan da işte bu öğretiydi. Yirmi dakikalık yürüme meditasyonundan sonra ilahi söylemeye geçiyorduk. Seslerin ne anlama geldiği hakkında hiçbir fikrim yoktu. Birlikte okurken elimden gelenin en iyisini yaptım ama genel olarak yalnızca birlikte yükselen seslerin yankılarını sevdim. Öte yandan, daha sonraları, seslerin bal arılarınınkiyle ne kadar benzer olduğunun farkına vardım.

Merkezde geçirdiğim süre boyunca, herhangi bir şeyi doğru yapıp yapmadığım hakkında bir fikrim yoktu. Belki keşişlerin aktardığı biçimde olmasa da var olduğumu hissettim. Üstelik ‘koan’ uygulamasında hiç ilerlememiştim. Zen merkezine ulaştığınızda size bir ‘koan’ veriliyordu; bu, meditasyon esnasında ‘mantra’ olarak kullanmak için küçük bir bilmeceydi. Her gün, bilmeceye bir yanıt vermek için ‘roshi’ye, yani öğretmene gitmeliydiniz. Her seferinde başarısız oldum. Yine de bu, bal arılarıyla vakit geçirirken aklıma işe yarar fikirler getiren bir egzersizdi.

Bal arılarının bölgesine sessizlik, saygı ve onları dinleyerek girmelisiniz, yoksa tıpkı bir ‘jikijitsu’ gibi sizi farkındalığa ulaştırmak için sokarlar. Ve kovanı tedirginlik ya da açgözlülük olmadan ziyaret edecek şekilde tamamen hazır hale geldiğinizde, arılar da size güvenmeye başlar; o vakit geldiğinde, onların özen ve güzellikle örülmüş dünyalarına davetlisiniz demektir. Arılar engin bir cömertlik taşıyan bir hayat yaşarlar. Dünyadan göçtüklerinde, aslında aynı anda yaşamı iade ederler. Topluluklarına göz kulak olurlar.

YAŞAM ÇEMBERİ KIRILINCA

Arı sokmasından sonra çözmem gereken yeni bir tür bulmaca vardı. Arıların böylesine yoğun bir acıyla bana anlatmaya çalıştığı şey ne olabilirdi? Acıyla kıvranırken aklıma bazı fikirler geldi: Daha fazla özen göstermeyi öğrenmeli, savunmaya ve korumaya çalıştığım varlıklardan gaddarca çalmamalıyım. Onları çantada keklik gibi görmemeliydim. Böceklerle ilişkiler kolay değildir ve bir arkadaşımın hatırlattığı üzere, bazen sevgi can yakar.

Aslında daha büyük bir mesaj vardı. Arılar tehdit edildiklerinde sokarlar ama kendilerini savunamazlar. İnsanların bal arılarını öldürmek gibi yıkıcı alışkanlıkları vardır. Nüfusları, kullandığımız endüstriyel tarım araçları, çimler ve bitkiler üzerine sıktığımız böcek ilaçları, biyolojik çeşitliliğe sahip yaşam alanlarını yok etmemiz, zehirlenen hava ve su nedeniyle tehdit altında. Bal arılarının ölümü, ekosistemlerimizin çökmekte olduğuna dair bir işaret. Ve ölen tek yaratıklar onlar değil. Her türden arılar ölüyor. Kuşlar ölüyor. Kurbağalar ölüyor. Balıklar ölüyor. Bu gerçekler bizi farkındalığa ulaştırmalı ve daha uysal yaşamaya yönlendirmeli.

Bu iğnelerin acısı, kendimi değiştirmem, tevazu sahibi olmam ve insan merkezli yaşam anlayışımı kontrol altında tutmam gerektiğini bana anımsattı. Fakat aynı zamanda, kendimi affetmem ve tekrar denemem gerektiğini hatırlattı.

Ertesi gün, özür dilemek amacıyla kovanı açtığımda bal arıları tam anlamıyla rahat görünüyordu. Güzel bir arı elime kondu ve beni davet edercesine sakin bir şekilde orada kaldı.

* Yazının aslı Aeon sitesinden alınmıştır. (Çeviren: Tarkan Tufan)