Hindistan'da çektiği belgesel Hollywood yolcusu

Gizem İbak, 21 yaşında konsolosluğa yazdığı maille kendisini bulduğu Hindistan'da, sonrasında bir de belgesel çekti. Belgeseli ise Hollywood'un dikkatini...

Adem Erkoçak  aerkocak@gazeteduvar.com.tr

DUVAR – Gizem İbak, Hindistan’da çektiği bir belgeselle Hollywood’da bir yapımcının dikkatini çeken ve büyük bir aksilik yaşanmazsa da filminin pazarlama ve dağıtım haklarını bu firmayla yürütecek genç bir sinemacı. Gizem sinemayla önce Aamir Khan’ı, sonra da Hindistan’ı keşfediyor. Ama yaptığı en büyük keşif kendisiyle ilgili.

1993 yılında Beykoz’da dünyaya gelen Gizem İbak, “Gayet şirin, sakin, kendi halinde bir kasabada doğdum. Kasabaydı bizim için. Evin önünden minibüse binip sahile indiğin, frizbi oynadığın, denize girdiğin; İstanbul değil gibiydi yani,” diye bahsettiği Beykoz’da güzel bir çocukluk geçirmiş. Kendi deyimiyle hem sokağı hem de dijital zamanları görebildiğini söyleyen İbak, kendi halinde, içe kapanık biri olarak yaşamış çok uzun bir süre.

‘ARİF DAMAR BİZE ŞİİR OKURDU’

“10 yaşımda tiyatro yapmaya başladım. Aslında insanların beni izlemesi durumu garip geliyordu ama tiyatro yapmayı çok seviyordum. Kendimi orada ifade edip oradan indikten sonra yine kendi rutinime, sakinliğime, tek başımalığıma dönüyordum. Çok uzun yıllar, Şubat 2015’e kadar tiyatroya devam ettim. Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ne gittim, Beykoz Belediye Tiyatrosu Çocuk Ekibi’ndeydim,” diyen İbak “14 yaşımda Kadıköy’ü keşfettim. Som Gemi’de Arif Damar otururdu hep ve biz ne zaman gitsek bize şiir okurdu. Onun son dönemlerine denk geldik,” diye devam ediyor.

‘TEK BİR POZLUK HAKKIM OLURDU’

Tek başına, içe kapanık büyüyenler bilir, çok küçük yaşlardan itibaren iç dünyanızda sürekli sorular olur, kendi kendinizle konuşur, çıkışı iç dünyanızda bulursunuz. Gizem İbak da lise sona geldiğinde ne yapmak istediğini düşünmüş:

“Lise sona geldiğimde konservatuvara mı gitmek istiyorum, ne yapmak istiyorum diye düşündüm. Çocukluğumda şu vardı: Annem hep fotoğraf çekerdi, analog bir makinesi vardı ve 36 poz olduğu için sadece o bana verilmezdi. Kıyameti kopardığım zamanlarda da bir pozluk hakkım olurdu. Ve ben o makineyi alırdım, o bir pozu harcamamak için etrafta dolaşırdım, yani vizörden bakmaya başlamıştım aslında. Sonra bir tutkuya döndü bu ve üniversiteye gireceğim zaman da sinema okumak istediğimi anladım.”

Gizem’in hedefi en yüksek puanla öğrenci kabul eden sinema okulu Mimar Sinan Üniversitesi’ymiş: “Mimar Sinan ilk 1500’e giren öğrencileri alıyordu, ben 1800’üncü olduğum için çok istesem de oraya giremedim. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar’a birinci olarak girdim,” diyor. Aslında iddialı şeyler yapsa da bunları hep sıradan şeylermiş gibi anlatıyor.

Gizem İbak, Hindistan’da belgesel çekiminde…

‘HAYATIMIN EN DOĞRU KARARI O DÖNEM OKULU BIRAKMAKTI’

Üniversitenin ilk yıllarında akıntıyla birlikte hareket etmiş Gizem. Ama içinde dolduramadığı ve gittikçe büyüyen bir boşluk onu rahatsız etmiş:

“Üretmek insanı güzel kılıyordu ama üçüncü sınıfın başına geldiğimde ben bir durdum, ne yapıyorum, neden sinema yapmalı insan, sinema yapınca ne olacak, nasıl üreteceğiz gibi bir dolu soru dönüyordu kafamda. O yılın başında bir gün okuldan çıktım ve sorularıma yanıt bulana kadar okula dönmeyeceğim dedim. Sekiz ay sürdü bu durum. Aileme okula gidiyorum desem de gitmiyordum. Topyekûn kendimi, toplumu, her şeyi sorguladığım bir dönemdi.

“Hayatımın en doğru kararı o dönem okulu bırakmaktı. Okulu bıraktım ve dünyayı keşfetmeye başladım. İlham olacak insanların hayatlarını okumaya, bir şeyler araştırmaya, devamlı film izlemeye, sokağa çıkmaya, yürümeye, insanlara karışmaya başladım. İnsanlara temas etmemişiz ki neyi anlatacağız? Kimin hikâyesini anlatacağız? Haydarpaşa kampüsünde, çatı katında yaşadığımız bir evrenimiz var. Bize senaryo yazın dendiğinde ensest, uyuşturucu, aşk gibi konularda dönüp duruyoruz. Onları da bilmeden. Yani üç boyutlu bir karakter nedir, insan nedir onu bilmeden.

“Velhasıl sekiz ay boyunca tek başıma hayatın içinde dolaştım. Ne yapacağımı keşfettikten sonra da ertesi yıl yeniden okula döndüm. Ne yapacağımı artık biliyordum.”

‘ÖNEMLİ OLAN CEVAPLAR DEĞİL, SORULARIN PEŞİNDEN GİTMEK’

Ne yapacağını bilen Gizem, Sabahattin Ali’nin Sırça Köşk öyküsünün filmini yapmak istemiş:

“Onun senaryosunu kafamda döndürüp duruyordum. Filmin Sonu Güzel Bitecek isimli üçüncü sınıf kısa film projem oldu. O beni bir önceki yılın bütün buhranlarından, bütün soru işaretlerinden kurtardı. O dönem keşfettiğim en önemli şey şuydu: Bir cevap bulmak değil, mühim olan güzel sorular sormak. Yaptığımız hiçbir şeyin formel olduğunu ve bir cevap içerdiğini düşünmüyorum. Önemli olan doğru soruların peşinden gitmek. Eğer bunu yapmasaydım, okulu zamanında bitirir ve sonrasında hiçbir şey yapmazdım. Milyonlarca hatası olan, tek bir günde çekilen bir öğrenci filmi de olsa yaptığım, bir şey anlatmak istedim.”

KİYARÜSTEMİ’NİN YEREL, KHAN’IN EVRENSEL AĞACI

Gizem’in hayatının bundan sonraki kısmını belirleyecek olansa Hindistan. Okulu bıraktığı dönemde Abbas Kiyarüstemi’nin baskı döneminde de olsa “Ben bir ağacım. Ağacı köklerinden koparıp başka bir yere diktiğinizde meyve veremez. Ben burada, köklerimde kalmalıyım,” düşüncesinden etkilenen Gizem’i o dönem çok etkileyen bir diğer sinemacı da Aamir Khan olmuş:

“Hindistan filmleri izleyen, o sinemaya hayran birisi değildim. Bir film vardı, onu arıyordum ve buldum: 3 İdiots. Sonra Aamir Khan’ın oynadığı Rang De Basanti diye bir film izledim. O bizim Gezi sürecine benzeyen bir filmdi ve bir aydınlatma yaşattı: Düşüncelerini bir sanat disiplini içinde çok net ifade edip bunu 8 bin kilometre ötedeki bir ülkeye dahi ulaştırabilirsin. Bir filmin dünyanın her yerine ulaşması fikri çok ilham vericiydi.”

The Night Light of the Earth’den…

KADININ EZİLDİĞİ BİR TOPLUMDA KADINLARA GÜÇ VEREN FİLM

Her ne kadar ilham alsa da Gizem için Aamir Khan konusu tek yanlı üzerine yapışmış bir konu. Hatta bu yazıda da onunla tanışıklığının geçmesi belki onun için “bıktırıcı” olacak ama hikâyesinin çok önemli bir parçası olduğundan es geçilmesi de mümkün görünmüyor:

“Aynı döneme denk geldiğimiz bu insana soru sormak istiyorum, sorularıma onu da eklemek istiyorum. Çok geçmeden de bir sabah uyandım ve ‘yeni filmini Türkiye’de çekecek’ diye bir haber gördüm. Haberi okur okumaz bir mail adresi bulup Khan’a şunu yazdım: Merhaba, Türkiye’de öğrenciyim. Setinize gelebilir miyim? Size sormak istediğim sorular var.

“Gönderdim ve aradan saniyeler geçtiğinde onun bir yalan haber olduğunu okudum. Dakikalar içinde ‘o zaman ben giderim’ dedim ve 2015 Temmuz’da Mumbai’deki konsolosluğa yazdım: Öğrenciyim, böyle bir şey düşünüyorum ve oraya da gelmek istiyorum.

“Sonrasında bir mail trafiği oldu. Yaklaşık bir ay sonra, Orhan Alkaya’nın Ayak Takımı Arasında oyununun provasındayken konsolos beni aradı: ‘Gizem Hanım hayırlı olsun, bizim için de bir ilk bu. Aamir Khan Ekim ayında sizi bekliyor.’ Ama ben nasıl karşılayacağımı bilemediğimden çok sakin kaldım. Konsolosun sesi birden ciddileşti, ‘Gizem,’ dedi ‘gelecek misin?’ ‘Evet,’ dedim, ‘ o zaman niye sevinmiyorsun?’ dedi.

Gizem, Hindistan’a gittiğinde ülkedeki maddi ve sosyal koşulların yetersiz olduğunu görmüş: “Sokakta yaşayan çok sayıda insan var. Geceleri üstlerine basmamak için dikkat etmeniz gerekecek kadar çok hem de. Sinema burada neye yarar? Khan bu noktada etkiledi beni. Mesela kadının ezildiği bir toplumda kadınlara güç veren bir film çekmek bir başarıdır. Sinema bunun için var. Bu sorunlar için bir çözüm değil ama bir başlangıçtır ve bu önemli bir adımdır.”

The Night Light of the Earth’den…

‘BELGESEL KARARI ALDIĞIMIZDA HİÇBİR ŞEYİMİZ YOKTU’

Aamir Khan’la görüşmesi kontrolü dışında popülerleşen, medyaya Gizem, sadece bu etiketle anılmamak için Hindistan’la ilgili bir üretim yapmak istediğini söylüyor:

“Aamir Khan’ın setine giden kız, diye anılmak istemiyorum. Hindistan’ı bir üretimle biçimlendirmeliyim ki bu hikâye benim için daha güzel bir noktada bitsin. Orada bir belgesel çekmek istedim ama şunu istemedim: Taj Mahal’e gidip ‘evet burası Taj’ diye anlatmak değildi istediğim.”

Bu noktadan sonra Gizem’in doğaçlama yeteneğini, olaylar karşısındaki esnekliğini ve cesaretini göreceğiz: “Belgesele başlarken her şeyi oturup yazdım. Yarı kurmaca bir belgesel olacaktı. Hayatında Hindistan’la ilgili hiçbir şey deneyimlememiş bir insanı ikna ettim, arkadaşım Umur’u. Tuttum ve hadi gidiyoruz dedim.

Umur Dağlı ve ‘kardeşleri’…

“Belgesel çekmeye karar verdiğimizde hiçbir şeyimiz yoktu. Hindistan uçak biletleri çok pahalıdır; gidiş-dönüş minimum 1500 lira. Bileti ayarlarsak geri kalan her şeyi çözeriz diyorduk. Bir gün Katar Havayolları’nda 700 liraya bilet gördüm ve Umur’a bunları alalım dedim. O da ‘yarın alırız, şimdi düğündeyim’ dedi. Ertesi gün 1900 lira olmuştu biletler. Bilgisayarı kapatıp hemen havayolunun Türkiye şubesini bulup, pazarlama bölümüne ulaştım. Her şey o an geldi aklıma. Birimin başındaki Zeynep Hanım’ın bir saat sonra ofiste olacağını söylediler.

“Apar topar evden çıktım ve belki birilerine gösteririz diye önceden hazırladığımız dosyayı yanıma aldım. Bir saat sonra oraya vardığımda ‘Zeynep Hanım geldi mi’ diye sordum. ‘Geldi, randevunuz var mı?’ dediler, bir an durakladım ve ‘var’ dedim. Zeynep Hanım’ın yanına çıktım. ‘Randevum yok ama sadece bir telefon görüşmesi kadar, beş dakika süre istiyorum’ dedim. O da şaşırdı. ‘Hindistan’da belgesel çekmek istiyorum ama gidemiyorum, uçak biletleriniz çok pahalı’ dedim ve dosyayı uzattım.

“Dosyada Aamir Khan’la ilgili medya haberleri filan da vardı, onları görünce ‘hımm’ dedi ‘oturun’. Oturma hakkını böyle kazandım (gülüyor). 45 dakika sonra oradan ayrılırken ‘business class’ta biletlerimiz ayarlanmıştı. Tüm bu süreçte hem orada hem de burada karşımıza hep iyi insanlar çıktı. Bana hep ‘bu çocuk bir şey yapıyor’ diyerek yaklaştılar, asla profesyonel sinemacı gibi yaklaşmadılar.”

The Night Light of the Earth’den…

‘ÇEKMEK İSTEDİĞİMİZ BELGESELİ ÇEKEMEYİŞİMİZİN BELGESELİ’

Peki, ailesi bunca durumu nasıl karşıladı? Şöyle yanıtlıyor Gizem kısaca: “Görece modern bir aileye sahibim ama modernlik sınırları, kızlarının ‘ben Hindistan’a gidiyorum’ demesine kadarmış! Babam bazen ‘ben afyon mu yuttum’ da sana izin verdim diyor ara ara (gülüyor).”

The Night Light of the Earth, afiş…

Her şeyi çok iyi hesapladığını düşünen, senaryosunu çok iyi hazırlayan Gizem’i Hindistan’da bazı sürprizler bekliyordu:

“Umur’a dedim ki, ‘Çekim senaryoma göre havalimanından çıkacağım, taksiciler üstüme atlayacak, ‘benim aracıma bin’ diye ve bel planda bunu çekeceksin. Havalimanında indik ve üstümüze atlayan taksici olmadı! Tekrar girip çıktık ama çekim senaryosuna dair hiçbir şey yapamayacağımızı o an anladık. Üçüncü gün senaryonun üstünde bira içiyorduk (gülüyor). Dördüncü gün bu belgeseli çekemeyeceğiz galiba dedik. Sonra şunu düşündük: Bu belgeseli kendi düşündüğümüz gibi çekemeyeceğiz ama bu belgeseli çekemeyişimiz bir belgesel konusu olacak. İki insanın 30 gün boyunca Hindistan’da yaşaması bir belgesel konusu olacak kadar eğlenceli.

“20 katlı bir binada kalıyorduk. Kaldığımız yerdeki insanların hayati çok stabildi. Ama orası ile bir duvarla ayrılan koloni bölgesinde Dusera Bayramı kutlanıyordu ve ben akşamları oturup ‘oraya gitmek istiyorum’ diye düşünüyordum. Bir akşam saat 10’da cesaret ettim ve o mahalleye girdim. O mahalleye girdikten sonra başladı Hindistan bizim için.

“Ondan sonra Hindistan öyle bir başladı ki, 34 saat tren yolculuğu, bambaşka bir eyalette motor kiralayıp gece yarısı, ıssız bir yerde o motorun benzinin bitmesi. Dört eyalet geçtik. Bu eyaletleri geçtikten sonra bir hayat tecrübesi kalmıştı. Artık insanlara nasıl temas edeceğimizi de keşfetmiştik.

“Sonunda yine kurgu masasında yarı kurmaca hale getirdiğimiz bir iş oldu. İki insanın gittikçe değişen ruh hali filmin taşıyıcı öğesi. Hiçbir tarihi, turistik yerin önüne geçip anlatmadık ya da yerel halka konuştuğumuzda ‘bize Hindistan’dan bahset’ demedik; ‘mutlu musun?’ gibi sorular sorduk, konuştuk onlarla.”

The Night Light of the Earth’den…

‘AKLIMIN UCUNDAN GEÇMİYORDU HOLLYWOOD’DAN MAİL GELMESİ’

Filmin kaba kurgusu bitip de ortaya bir şeyler çıkmaya başladığında Gizem belgesel için IMDB’de bir sayfa açar:

“IMDB sitesine bir sayfa açtım, post prodüksiyon aşamasında böyle bir belgesel var diye. Küçük de bir spot yazmıştım içeriğine dair. Bir gün bir mail geldi, ‘Dear Gizem’ diye başlayıp belgeselden bahseden. Spam filandır diye düşündüm, aklımın ucundan geçmiyor Hollywood’dan geleceği. Adler Film Şirketi’nden doğrudan mail geldi: Biz dünya dağıtımcısıyız. Filminizle ilgileniyoruz. Bize kaba kurgusunu yollama ve Skype üzerinden konuşma şansımız var mı?

“Ne Hollywood’u severim ne takip ederim ne de böyle bir şeye ulaşma hayalim var. Arkadaşıma yolladım maili, o da ciddi olduğunu ve geri dönüş yaptığında ne kaybedersin ki dedi. Ben de cevap yazdım.

“Aslında tamamen ticari bakıyorlar. Kataloglarına bir Hindistan filmi ekleyecekler. Bir Amerikalının Hindistan’a gidip film çekmesi kolay değil. Bizim şartlarımızda, o bütçeyle mümkünatı yok. Biz her ne kadar sevmesek de bu dünya için önemli bir referans. Şu an filmi bitirmemizi bekliyorlar. Onların kataloğuna girip pazarlanacak. Bence Hollywood işi çok abartılacak bir mesele değil çünkü yaptığımız iş profesyonel bir iş değil. Ve aslında öyle olmaması bir tat katmış. Ama sanırım o amatör tat sevildi.”

The Night Light of the Earth’den…

Elbette bu olanları beklememiş Gizem ancak olanlar başlarına geldiğinde de bunları karşılamayı bilmiş. Hatta ona yaptığı şeyler öylesine o anki koşullar altına öylesine normal geliyor ki, sanki her şeyin doğal akışı böyleymiş gibi bahsediyor.

Gizem’in hayata bakışını da bu davranışı özetliyor aslında. “Yıllar sonra dönüp ailelerimizle izleyeceğimiz bir anı da olabilir,” dediği belgeselinin tüm dünyaya açılma şansını da aynı içtenlikle ve doğallıkla karşılıyor.

Gizem İbak’ın çekmek istediği bir de uzun metraj film senaryosu varmış ve şu an bazı yapımcılarla bu film hakkında görüşmeler sürüyormuş. “24 yaşındaki bir insana yönetmenlik koltuğunu vermezler elbette,” diyor Gizem; ama onu o koltukta görünce bu durumu normal karşılayacağımızı artık biliyoruz…