Sendikal kriz, çözüm önerilerinde tıkanıklık

Türkiye işçi sınıfı hareketi çok boyutlu bir kriz içindedir. Kriz, maalesef, sadece “geleneksel” bürokratik ve hantal sendikaların krizi değildir. Sendikal hareketin krizinden çıkışı için sistemli önermelerin olmaması ise sorunu derinleştirmekte ve kronik hâle getirmektedir.

Ertuğrul Bilir*

Günümüzden çeyrek yüzyıl önce sendikaların durumu hakkında aşağı yukarı şunlar söylenmekteydi:

– Sendikal hareket bir kriz içindedir. Bu kriz üye kaybı, etkinlik kaybı, güvenilirlik kaybı olarak çok boyutludur.

– Kapitalist ülkelerde Fordizm ve sosyal devlet döneminde güçlenen sendikalar; neoliberal politikalar döneminde sermaye ve devletin karşı saldırısı altında zayıflamıştır.

– Fordizm döneminde emek sürecinin standardize edildiği büyük fabrikalar işçileri daha homojen ve emeğine daha yabancılaşmış bir konuma doğru itmekte; buna karşı oluşan tepki ile binlerce işçinin benzer şartlarda ve birlikte çalıştığı fabrika ortamı örgütlenmeyi kolaylaştırmaktaydı. Buna karşılık Post-Fordist dönemde büyük fabrikaların yerini küçük ve orta büyüklükte işletmeler almış, güvencesiz çalışma yayılmış, Toyota merkezli olarak ortaya çıkan esneklik türleri işçilerin fikirlerine de değer verip katılımlarını sağlayarak onların işyeriyle daha fazla bütünleşmelerini sağlamıştır. Bu şartlarda büyük işyerleri yerine küçük işyerlerinin geçmesi örgütlenmeyi zorlaştırmıştır. Vasıfsız ve tekdüze işlerin yerini vasıflılaşmanın (?) alması işçilerdeki örgütlenme eğilimini zayıflatmıştır.

– Kadrolu ve güvenceli çalışmanın yerini güvencesiz çalışmanın ve taşeron işçiliğin almış olması örgütlenmeyi zorlaştırmıştır. Sendikalar işçi sınıfının bu kesimlerini kapsamak için fazlasıyla bürokratik ve hantaldır; gerekli militanlığa ve esnekliğe sahip değildir.

– İşçi sınıfının giderek daha geniş kesimleri hizmet sektöründe çalışmaktadır. Esas olarak mavi yakalı işçiler arasında örgütlenmeye göre yapılanmış olan sendikalar daha bireyci bu kesimler için bir örgütlenme odağı oluşturamamaktadır.

– İşçiler içerisinde, örgütlenme eğilimleri zayıf olan, kadın ve genç işçiler sayısal ve oransal olarak artmaktadır. Sendikalar işçi sınıfının bu kesimlerini örgütleyebilecek şekilde yapılanmamıştır. Sınıfın bu kesimlerinin güvenini kazanabilmesini imkânsız kılacak kadar fazlasıyla erkek, bürokratik, yaşlı ve hantaldırlar.

Genel olarak doğruları ifade eden bu ve benzeri tespitler şu anda da sık sık dile getirilmektedir. Ancak, “sendikaların hâlâ o dönemin alışkanlıklarından kurtulamadığı” ifade edilen, ve bazı açılardan sınıf hareketinde özlemle anılan, “sosyal devlet” dönemi kapitalizmin merkez ülkelerinde 1945’ten yaklaşık 1980’e kadar kabaca 35 yıl sürmüşken, üzerinden geçen süre ise 40 yıla dayanmıştır. İşçi sınıfı hareketini geliştirmeyi dert edinenler, bu kadar uzun bir tarihsel dönemin ardından, sadece sistemin saldırılarını suçlamakla, bürokratik ve sarı sendikacıları eleştirmekle yetinemez. Kendi yaptıklarımızı ve yapamadıklarımızı da değerlendirmekle sorumluyuz.

Bu yazıda sendikal krizden çıkış pratikleri değerlendirilerek, bu zemin üzerinden öneriler ifade edilmeye çalışılacaktır. Ancak yazı tüm önermeleri ve pratikleri kapsamak iddiasında değildir. Daha geniş ölçekli ve sistematik bir değerlendirme yapılması gerekli olmakla birlikte bu yazının sınırlarını aşmaktadır. Ayrıca çözüm önerisi geliştirmek, esas olarak, örgütlü güçlerin başarıyla yapabileceği bir görevdir. Bu yazı tartışma için bir adım olarak değerlendirilmelidir.

KRİTİK SORUN

Sendikal kriz, işçi sınıfı hareketinin krizinin bir parçasıdır. İşçi sınıfı hareketinin krizi; işçi sınıfı iktidarlarının (SSCB, Doğu Avrupa), sosyalizmi hedefleyen parti ve örgütlerin, sosyalizmi bir hedef olarak belirlemiş olan ulusal kurtuluş hareketlerinin ve işçi sınıfının yaşam koşullarını iyileştirmeyi hedefleyen örgütlenmelerin durağanlık, yenilgi, savrulma, dağılmalarının toplamından oluşmaktadır. Sosyalizmin ideolojik etki alanı oldukça zayıflamıştır. İşçi sınıfının yaşam koşullarını iyileştirmeyi hedefleyen örgütlenmelerin en önde geleni olan sendikaların önemli kısmı hiçbir zaman sosyalizm hedefine sahip olmamış olsa da sendikal hareketin dinamikleri sosyalizmle yakından bağlantılıdır. Dolayısıyla sendikal alanın tek başına bu krizden çıkmasını beklemek mümkün değildir. Ancak her mücadele alanının çözümü bir başka alandan beklemesi de gerçekçi ve geliştirici değildir. Mücadelenin tüm alanları birbirini karşılıklı olarak ileri veya geri çeker. Sadece Türkiye’de değil dünya genelinde de, zaman zaman öne çıkan bazı hareketler olmakla birlikte, yeni bir atılımın sürükleyici halkasını keşfeden bir hareket henüz görülmemektedir. Bu şartlar altında herkese düşen görev, kendi alanında ileri doğru adımlar atmayı başararak, diğer alanlara da katkı sunmaya çalışmaktır. Örgütlü güçlere düşen görev ise her yöne dağılmak veya Mao’nun deyişiyle “dört bir yana yumruk sallamak” (1), yerine tespit ettikleri kritik alanlara yığınak yapmaktır.

Beverly Silver işçi hareketinde kendine güven kaybının önemine vurgu yapmaktadır:

“Geçtiğimiz yüzyılda yaşanan hareketlenmeler, işçilerin gerçekten bir güce sahip olduğu ve bu gücü çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmek adına etkin bir biçimde kullanabilecekleri yönündeki inançtan besleniyordu. Küreselleşmenin neden olduğu en önemli şey, “işçilerin sahip olduğu güce olan yüz yıllık inancı ezip geçmek” ile beraber siyasal ahlak ve değişim için mücadele etmek isteğini yerle bir eden bir söylemsel ortam yaratmak oldu.” (2)

Mücadele alanlarını kabaca yukarısı (siyasal düzlem, iktidar düzlemi, ideolojik düzlem) ve aşağısı (işyeri, mahalle, sendika) olarak değerlendirdiğimizde, bu şartlar altında, mücadeleyi zayıflatan bir “güçsüzlük sarmalı” ile karşı karşıya kalırız: İşçiler güçlerine güvenmediği için harekete geçmemekte, işçiler harekete geçmediği için de ideolojik, siyasal ve ekonomik olarak güçler zayıflamaktadır. Çıkış yolu arayan her güç bu sarmalı kırmak için yol, yöntem geliştirmek zorundadır.

KRİZDEN ÇIKIŞ ÖNERMELERİ

Sendikal hareketin içinde bulunduğu krizden çıkış için farklı yaklaşımlar ortaya konulmuştur. Betül Urhan’ın Richard Hayman’a referansla yaptığı özete göre, alternatif önerileri şöyledir (3):

– Meslek sendikacılığı eğilimi: Ayrıcalıklı bazı mesleklerde ve yüksek vasıflı işçilerde görülen bir eğilimdir. İşçilerin çoğunu dışlama eğilimindedir.

– Hizmet sendikacılığı: İşçilerin kolektif kimliğinden uzaklaşarak sendika üyelerinin bireysel çıkarlarının artırılmasına odaklanan hizmet sendikacılığı modelidir. ABD merkezli olup Avrupa’da da yayılan bir modeldir.

– İşletme sendikacılığı: Bu anlayıştaki sendikalar şirketin rekabet performansını artırmak için işletme yönetimiyle işbirliğine girme eğilimindedir. En belirgin örneği Japon sendikacılığıdır.

– İşçi-işveren ve hükümet ortaklığına dayanan model: Avrupa Birliği kaynaklı bir yaklaşımdır. Siyasi ortak olarak hükümeti görmektedir. AB bünyesinde siyasi süreçlere müdahale ederek işçilerin koşullarını iyileştirmeye çalışmaktadır. ETUC bu açıdan örnek verilebilir.

– Toplumsal hareket sendikacılığı: Üyelerinin dar çıkarlarıyla sınırlı olmayıp, daha geniş bir toplumsal hedefi odağına alan bir sendikacılık anlayışıdır.

Öte yandan mücadelesini sınıf sendikacılığı, sınıf ve kitle sendikacılığı, devrimci sendikacılık, militan sendikacılık gibi geleneksel mücadeleci referanslarla sürdüren sendikal eğilimler de bulunmaktadır. Bu sendikalar arasında önemli farklar olmasına karşın, söz konusu eğilimi bu yazıda genel bir ifade ile “sınıf ve kitle sendikacılığı” eğilimi olarak adlandıracağız.

TÜRKİYE’DE SENDİKAL KRİZDEN ÇIKIŞ DENEMELERİ

Bizim asıl tartışma odağımız işçi sınıfının kapitalizmle uzlaşmaz çelişkisi olduğunu kabul ederek bunu pratikte de rehber edinenler olmakla birlikte, burada diğer örneklerden de söz edilecektir.

İşletme sendikacılığı: Türkiye’de 1989-90’dan itibaren Japon tipi sendikacılığın örnekleri görülmeye başlanmıştır. 1990’larda etkili olan “çağdaş sendikacılık” eğilimi de işçi-işveren arasında çıkar ortaklığı ön kabulüne dayanmaktadır. Türkiye’deki ilk örneklerden birisi 1980’lerin sonlarındaki bağımsız Laspetkim-İş sendikasıdır. Bu sendika DİSK açıldıktan sonra DİSK’e katılmış ve Lastik-İş’le birleşmiştir.

Kamu çalışanları hareketi: 1980’lerin sonlarında giderek güçlenen kamu çalışanlarının örgütlenme tartışmalarıyla ilk aşamada kamu çalışanları dernekleri (Eğit-Der, Bem-Der, Ma-der, PTT ÇAYAD vd.) kurulmuştur. Bu örgütlenmeler 1990 yılındaki yaygın kamu çalışanı eylemlerinden sonra sendikalaşmaya dönüşmüştür. Bu hareketin ilk döneminde işçilerle ortak örgütlenme tartışmaları olmakla birlikte yasal nedenler, mevcut işçi sendikalarının tutumları, kamu çalışanlarının işçilere göre daha fazla iş güvencesine sahip olması gibi nedenlerle sonuçta ayrı örgütlenme kurumsallaşmış ve 1995’te KESK kurulmuştur. Kamu çalışanları hareketi 1990’lı yılların en kitlesel ve örgütlü toplumsal muhalefet dinamiklerinden birisi olmuştur. Ancak sonrasında iktidar destekli sendikalar karşısında güç kaybetmiş; son yıllarda karşı karşıya olduğu baskıların da etkisiyle hem sayısal hem de oransal olarak hızlı bir gerileme yaşamıştır. KESK’in üye sayısı ve üyelerinin kamu çalışanları içindeki oranı 2002 yılında 262 bin (yüzde 19) iken, 2016 yılında 221 bine (yüzde 9); 2019’da ise 137 bine (yüzde 5) düşmüştür.

Örgütsüzlerin örgütlenmesine dönük girişimler: Emeklilerin (örn. Emekli-Sen), işsizlerin, ev eksenli çalışanların, beyaz yakalıların örgütlenmesi için tartışmalar yürütülmüş, çeşitli denemeler olmuş ancak örgütlenme girişimleri çok cılız kalmıştır. Öğrencilerin sendikal formda örgütlenmesi için DİSK’in desteğiyle Genç-Sen kurulmuş ancak etkili bir çalışma haline gelememiştir.

İşçi dernekleri: 1980’lerin sonlarından itibaren birçok işçi derneği girişimi olmuştur. Bu girişimlerin bazıları bölgesel (Çağlayan, Dudullu vb.) bazıları ise sektörel (tekstil, ayakkabı, metal vb.) olmuştur. Derneklerin birçoğu sendikal barajları aşmanın zorluğu, ilgili işkolunda kurulu sendikalara ve sendikal bürokrasiye olan güvensizlik nedenlerine dayanmaktadır. Bazı dernekler sendikalaşma için bir ön örgütlenme zemini olarak işlevlenmeye çalışarak, ilişki kurulan ve gelişen işyeri örgütlenmelerini sendikalara yönlendirmişlerdir. Bazı dernekler zaman zaman bazı işçi direnişlerine öncülük etmişlerse de genel olarak etkisiz kalmışlardır.

Toplumsal hareket sendikacılığı: Türkiye’de THS eğilimi “sınıf ve kitle sendikacılığı” anlayışının güncel bir yorumu olarak savunulmuştur. Çoğunlukla etkili sonuçlar üretememekle birlikte anlamlı adımlar da atılmıştır. THS önermesinin bir mecrası kadrolu işçiler, taşeron işçileri ve kamu çalışanlarının birlikte örgütlenmesini hedeflemiştir. 1990’larda enerji sektöründe (Enerji Yapı Yol-Sen) denenmiş, ancak yasal düzenlemenin ayrı örgütlenme doğrultusunda olması ve kamu çalışanları hareketinin büyük bölümünün kendi sendikalarında örgütlenme eğilimiyle birlikte sönümlenmiştir. Bir başka mecrada bölge temelli işçi örgütlenmeleri oluşturulmaya çalışılmıştır. Basın-İş tarafından 1998-99 döneminde Kartal ve Ümraniye’de oluşturulan İşçievleri ve 2001-2003 dönemindeki Samandıra İşçi Temsilciliği; Halkevleri tarafından 2000’li yılların ilk yarısında kurulan Emek Çalışmaları Merkezleri (EÇM) bu girişimlerdendir. THS kapsamındaki üçüncü mecra taşeron işçilerinin örgütlenmesine öncelik veren girişimlerdir. Devrimci Sağlık-İş ve Enerji-Sen bu doğrultudaki örgütlenmelerdendir. En başarılı örneği Devrimci Sağlık-İş sendikası gerçekleştirmiştir. Tabip Odaları ve SES üyelerinin de desteğiyle 10 yıllık bir dönemde toplamda 10 bin’den fazla işçi sendikada örgütlenmiştir. Sendika ülke genelindeki barajın altında olduğu için Toplu İş Sözleşmesi (TİS) yetkisi olmamasına rağmen direnişler, bazı işyerlerinde yapılan protokoller ve kazanılan davalarla taşeron işçileri açısından çeşitli hak kazanımları sağlanmıştır. Ancak Dev Sağlık-İş 2015 sonrasında oldukça güç ve etki kaybetmiştir. Enerji-Sen de enerji işkolundaki taşeron işçileri örgütlemeyi hedeflemiş, barajı aşmaya yaklaşmış ancak sonrasında gerilemiş ve çalışmaları zayıflamıştır.

Sınıf ve kitle sendikacılığı: Türkiye’de 1970’lerde DİSK tarafından ifade edilen bir yaklaşımdır. Özellikle 1989-91 “işçi baharı” döneminde etkili olmuştur. Sınıf ve kitle sendikacılığı anlayışı 1990’larda zayıflamış olmakla birlikte DİSK’e (örn. Genel-İş) ve Türk-İş’e (Örn. Tümtis) bağlı sendikaların bir kısmı kendisini bu anlayış çerçevesinde ifade ederken, bazı sendikalar (Örn. Birleşik Metal-İş) doğrudan telaffuz etmemekle birlikte bu anlayış içinde değerlendirilebilir. Yine Deriteks, Nakliyat-İş, Limter-İş, Devrimci Yapı-İş, İnşaat-İş gibi sendikalar bu kapsamda değerlendirilebilir. Bu sendikalar esas olarak işyeri örgütlenmesi tarzına devam etmekte, ısrarlı ve zaman zaman militanca mücadele yürütmekte ve kısmen başarılı sonuçlar almaktadırlar. Ancak yine de örgütlenme düzeyi anlamlı şekilde artmamaktadır. İşçi sınıfının koç başı olarak değerlendirilebilecek olan metal işkolunda Birleşik Metal-iş sendikası son altı yılda üye sayısını 5 bin civarında artırmakla birlikte işkolundaki sayısal artışa paralel gitmiş ve üyeleşme oranı yüzde 2 civarında seyretmiştir (Tablo-1). 2015 yılında gerçekleşen “Metal Fırtına” eylemlerine rağmen Birleşik Metal-İş’in örgütlülüğünde bir sıçrama olmamıştır.

Tablo-1: Metal İşkolundaki Sendikaların Üye Sayı ve Oranlarındaki Değişim (2013 O-2019 T) Kaynak: 6356 sayılı yasa çerçevesinde Bakanlık tarafından yayınlanan sendikal istatistikler.

Tablo-2 de ise genel bir ifadeyle “mücadeleci sendikalar” olarak değerlendirdiğimiz diğer sendikalardan bir kısmının üye sayıları ve sendikalaşma oranlarındaki değişimler sunulmaktadır. Burada da tablo pek parlak değildir. Bu sendikalar içinde 2019 Temmuz ayı itibariyle en örgütlü olan Tümtis sendikası kendi işkolundaki işçilerin ancak yüzde 1,5’ini üye yapabilmiştir. Tümtis hem üye sayısını hem de üyeleşme oranını belirgin bir şekilde geliştirerek, tablonun kapsadığı 6,5 yıllık dönemde üye sayısını yaklaşık 5 bin ve üye oranını 0,5 puan artırmıştır. Bu tablodaki diğer sendikaların tamamı yüzde 1 barajının altındadır. Deriteks ve Nakliyat-İş sendikaları TİS için yüzde 1 barajı konusundaki geçici istisna maddesinden yararlandıkları için yasa çerçevesinde TİS yapabilmektedirler. Deriteks 2013 sonrasında üye sayısını bir kattan fazla artırmış olmakla birlikte yüzde bir barajının oldukça altındadır. Nakliyat-İş sendikası da bir gelişim eğilimindedir. Ancak mücadeleci sendikalar da genel olarak diğer sendikalara örnek olacak, sınıf hareketinin çehresini değiştirecek bir gelişim çizgisi içinde değildir.

Tablo-2: Bazı Mücadeleci Sendikaların Üye Sayı ve Oranlarındaki Değişim (2013 O-2019 T) Kaynak: 6356 sayılı yasa çerçevesinde Bakanlık tarafından yayınlanan sendikal istatistikler.

Sendikaların üye sayıları başarıları ve etkileri konusunda tek gösterge değilse de önemli bir göstergedir. Öte yandan üye sayısının ötesinde etkiye uzun dönemli olarak sahip olan örnek de yoktur. Limter-İş 2007-2008 yıllarında tersanelerde iş cinayetlerine karşı verdiği mücadeleyle önemli etki yaratmış, ancak bu etkiyi örgütlenmeye dönüştürememiştir. 2018 Eylül ayında İstanbul Havaalanı işçilerinin eylemi ülke kamuoyunda etkili olmuş, ancak bu işkolundaki sendikaların gözle görünür bir örgütlenmesine dönüşememiştir.

ÖNERİLER

Türkiye işçi sınıfı hareketi çok boyutlu bir kriz içindedir. Kriz, maalesef, sadece “geleneksel” bürokratik ve hantal sendikaların krizi değildir. Sendikal hareketin krizinden çıkışı için sistemli önermelerin olmaması ise sorunu derinleştirmekte ve kronik hâle getirmektedir.

Elbette ki iktidarın ve patronların saldırıları, gözaltılar, tutuklamalar, işten atılmalar mücadeleci sendikaların gelişmesinin önünde engeldir. Ancak işçi sınıfı hareketi bu saldırılara rağmen örgütlenme yöntemlerini bulmak zorundadır.

Sendikal krizden çıkış için önerilerim şöyle özetlenebilir:

– Sınıf mücadelesini dert edinen tüm yapılar, büyüklük kompleksine kapılmadan, yaşanan tartışmaları ve ayrılıkları abartmadan, yan yana gelebilmelidir. Sınıf mücadelesini temel alan farklı öbekler arasındaki ilişkiler geliştirilmelidir. Eleştiriden kaçınılmamalıdır. Ancak eleştiriler ilişkilerde zedelememeye, iç gerilimleri artırmamaya özen gösterilmelidir.

– 2018 Ağustos ayında başlayan kriz sonrasında DİSK öncülüğünde gerçekleştirilen “Krizin bedelini ödemeyeceğiz” temalı çalışmalar sonraki aylarda sönümlenmiştir. Bu çalışmalarda başarılabilenler, başarılamayanlar ve nedenleri değerlendirilerek yeni hedeflerle benzer çalışmalar sürdürülmelidir. Burada dile getirilen talepler somutlanarak toplantılar vb. ile yaygınlaştırılmaya çalışılmalıdır.

– İşçi sınıfı hareketi tüm taleplerini eşit şekilde gündemleştirecek güçte değildir. Bu nedenle öncelikler belirlenerek buralara yoğunlaşılmalıdır.

– Yoksullaştırma, kıdem tazminatının gasbı, güvencesiz çalıştırmanın yaygınlaştırılması ve derinleştirilmesine karşı mümkün olan en geniş birlikteliklerde mücadele sürdürülmeli ancak savunma hattında takılıp kalınmamalıdır.

– Sınıfsal taleplerin yayılması ve işyeri örgütlenme zeminlerini güçlendirmesi için, birkaç yıla yayılan çalışmalar/kampanyalar örgütlenmelidir. Benim bu çalışmalar için önerilerim şunlardır:

• 40 saatlik çalışma haftası istiyoruz

• İşsizlik sigortasının kapsamı ve faydaları genişletilmelidir

• İşyerlerinde can güvenliği istiyoruz.

• Mezarda emekliliğe hayır. Emeklilik hakkımızı istiyoruz.

 

 

(1) Mao Zedung. Dört Bir Yana Yumruk Sallamayalım. Web: https://kizilbayrak45.net/ana-sayfa/haber/dunya/dort-bir-yana-yumruk-sallamayalim (Erişim Tarihi: 01.10.2019)

(2) Beverly Silver, Emeğin Gücü. 1870’ten Günümüze İşçi Hareketleri ve Küreselleşme, A. Önal (çev.), İstanbul: Yordam Kitap, 2009, s. 30.

(3) Betül Urhan, Sendikal Örgütlenme Bunalımı ve Türkiye’deki Durum. İstanbul: Petrol-İş, 2005, s. 97-99.

 

** Bu yazı İşçi Dayanışma Derneği tarafından 29 Eylül 2019 tarihinde İstanbul’da düzenlenen Kriz Günlerinde Örgütlenmek: İmkanlar, Zorluklar ve Arayışlar Sempozyumu’nda yapılan “Sendikal Kriz” başlıklı sunum temel alarak hazırlanmıştır.-eb

*Dr. (Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri)


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.