Merhaba ben ‘liberal feminist’

Sosyalist olmayan, sosyalizmle arasına mesafe koymuş veya hatta sosyalizme sempatiyle bakan ama sınıf temelli bir siyaset gütmeyen her anti-kapitalist düşünceyi liberal veya neoliberal olarak yaftalayan sosyalistlere “Orada değiliz, buradayız” demek istiyorum. Bu düşman eli de değil, diğer tüm feministlerle olduğu gibi birlikte iş yapmayı arzulamanın dost elidir.

Gözde Burcu Narin*

‘Malum konu’ hakkında yazmaya başlamadan, yıllar önce Hürriyet’te çıkmış bir haberden bahsedeceğim. İlgili haberde, Jonah Goldberg’ün yazdığı “Liberal Faşizm” adlı bir kitap hakkında bazı yazarlara, akademisyenlere fikir soruluyor. Birçoğu, esasında ABD’deki solcuları hedef alan ve ABD’de solcular için kullanılan liberal kelimesini, Türkiye’de kullanıldığı anlamıyla “liberal”lere atfetmekte bir beis görmüyor. Bu kitabın alt başlığı ise neredeyse bilerek çevrilmiyor: “The Secret History of the Left from Mussolini to the Politics of Meaning”.

Bugün liberal kelimesi hala aynı kaderi yaşıyor. Şayet ABD’deki liberaller ile ilgili yapılan bir kötü yorum varsa kelime liberal olarak çevrilirken (bu yolla aslında tam zıt noktada yer aldıkları halde Türkiye’deki liberalleri hedef almış oluyorsunuz), şayet ABD’deki liberaller yani solcular ile ilgili olumlu bir yorum yapılacaksa kelime çoğu zaman liberal olarak çevrilmiyor. Şu çok açık ki birbirinin zıttı olan bu iki ‘liberal’in aynı koltukta taşınması imkansız. Bu yazı bu anlamda aynı zamanda bir ifşa metnidir. Son günlerde, solcu/liberal değil, bir liberal aynı zamanda bir feminist olarak artık konuşmak zorunda hissediyorum. Çünkü TERF/postmodern feminist kavgasında ilginç bir şekilde 20 yıldır ülkedeki sol atmosferin bütün çürümüşlüğünün nedeni ve ana akım olmakla suçlanan kişi yine ben ve arkadaşlarım oldu. Üstelik Türkiye’de yalnızca 2 yıldır bir şeyler yapmaya çalışan bir grup kadınken…

ABD’den ithal olarak Türkiye’ye gelen TERF tartışması, ABD ve Türkiye’nin siyasi atmosferinin farklı olmasından dolayı sınıf temelli siyaset mi kimlik temelli siyaset mi, noktasında tıkanırken -ki ABD’deki zeminine bakınca bu yönde gelişmesi her açıdan umut verici- aslında hiç de bizim olmayan bir kavganın öfkeli çevirmenleri olmayı tercih ettik. Bu bugünkü feminist siyasetin tercihi oldu. Konu bir liberal feminist olarak ‘bana’ gelmeseydi aslında konuşmayı da tercih etmemiştim.

Hem bir liberal feminist hem de bir özcü olarak, bu iki grubun da kendilerini özcülük ve inşacılık zıtlığında inşacılık tarafında konumladığını görüyor ve kendi iç çelişkilerini anlamlandırmaya çalışıyorum. Üstelik taraflardan biri diğerini özcülükle itham etmişken, kendini kaçmadan gururla özcü olarak nitelendiren biri olarak bazı sorularım var. Konunun her açıdan liberal feministleri hedef alması, ancak hedef tahtasında aslında iki grubun da bulunmaması nedeniyle bazı soru işaretlerim var.

Bedenin de toplumsal cinsiyetin inşa olması gibi bir inşa olduğunu söyleyen postmodern feminist düşünürlerin etkileri en fazla LGBTİ+ hareketinde yankı buldu -ki bu garip değil. Bu düşünürler bu fikri büyük oranda LGBTİ+ hareketi üzerine inşa etmiştir. Bugün bazı kimlik siyaseti içindeki gruplarda bu düşünce bir ön kabul olarak yaygındır. Trans kadınların, önüne arkasına bir takı takmaksızın kadın oldukları, trans erkeklerin de önüne arkasına bir takı takmaksızın erkek oldukları iddiasının kaynağı da bu düşünürlerdir. Çünkü beden de aynı toplumsal yapı gibi inşa sürecinden geçmektedir. Özellikle cinsiyet. Bu noktada herhangi bir ekleme yapmamıza gerek kalmaksızın bir penisle doğan biri de vajina ile doğan birinden (tamamen cinsel organlar üzerinden gideceğim) kadın olarak ayrılmıyorsa, acaba bedenin inşa olduğunu iddia edenler, bu hikayedeki doğuştanlığa vurgu yapan katı özcü ön kabulün farkındalar mı? Kişinin her nasılsa öyle doğmuş olması cinsel organının önüne geçen bir durumsa, trans kadınlar hiçbir fark olmaksızın kadınsa bu kişileri kadın kimliğine yerleştiren şey nedir? Biyolojik cinsiyetlerinin önündeki kadın ya da erkek varoluşlarının kaynağı nedir? Toplumsal cinsiyet mi – ki bu durumda translığın doğuştan olduğu iddiası çöpe gider- yoksa “doğuştan” son derece katı bir özcü kaynak mı? Bu durumda trans kadınları kadın, trans erkekleri de erkek yapan her şeyi düşünelim. Bebeklerle oynamak, robotlarla oynamak, annenin günlerine katılmak, hep dışarıda oynamayı istemek? Her zaman anlatılan o “Çocukken kendimi hep kız/erkek hissediyordum” ile başlayan ve inşacıların “toplumsal cinsiyet” olarak işaretledikleri her şeyin kaynağının -çoğu şeyin desek daha doğru olur- trans kadınların zaten kadın oldukları iddiası ile çürütüldüğünü söyleyebilir miyiz? Bu durumda ya trans kadınlar trans kadındır ve toplumsal yapı ile bedenler inşadır ya da trans kadınlar kadındır ve toplumsal cinsiyet büyük oranda tartışmalıdır. Bu açmazı sadece ben görmedim, bu fikri ortaya atan düşünürler de gördüler. Bu nedenle esasen cinsiyet diye bir şeyin var olmadığını söylediler, ancak aktivizmi (aslında trans kadınların var oldukları gerçeğini ve mücadelelerini) tıkayacak bu çıkmazı aşmanın bir yolu olarak Judith Butler, Bela Bedenler’in “Kritik Queer” bölümünde şöyle der: “Kimlik kategorilerine başvurarak siyasi talepler ileri sürmek ve birini isimlendirmenin ve bu ismin kullanıldığı koşulları belirlemenin iktidarı üzerinde hak iddia etmek gerekli olduğu kadar, söylem içinde bu kategoriler üzerinde hakimiyet sürdürmek imkansızdır. Bu tartışma kimlik kategorilerini kullanmanın karşısında duran bir tartışma değildir; ancak herhangi bir kimlik kategorisinin kullanımının taşıdığı riski hatırlatmaktadır.” (s. 320) Judith Butler’ın, kendi çelişkisini aşma biçimi, çelişkinin olmadığı ana bizi geri döndürüyor. Yani bedenlerin inşa olmadığı o ana. Kişi, olmayan bir çelişkiyi yaratmış olduğunu ve özcü gerçekliği daha iyi nasıl ifade edebilirdi ki. Burada bütün meseleyi baştan inşa etmeyeceğim. Postmodern bakış kendi çelişkisini dayatmadan önce bunu aşmak durumundadır.

Diğer feministler de (meselenin ABD versiyonunda değil, çeviri hatalarıyla bize yansıyan kısmında) esasen kapitalizm tarafgirliği ile hiçbir alakası olmayan posmodernlere liberal etiketi ile seslenerek tam bir kavram karmaşasına neden oldu. Oysa herkesin ama herkesin bildiği gibi kimlik siyaseti baştan aşağı anti-kapitalisttir. STK’ların çoğu talebi de devletçidir. Özel sektörün tüm adımlarına şüphe ile yaklaşırlar. Mesela kreş meselesi ile ilgili bu iki grubun da neredeyse aynı çözümü talep edeceği açıktır. Devlet kreş yapsın, devlet işverenler için işleyen yasalar yapsın. Bu yalnızca ufak bir örnek. Şayet postmodern feministler politikaları nedeniyle liberal olarak anılıyorlarsa bu da yanlış. Çoğu zaman mesela Zümrüt Apartmanı kitabının pedofili bölümüyle ilgili herkesle birlikte sansür talep etmişlerdi. Özgürlüğe bakış açıları da sosyalistler kadar katı. Bu insanları sosyalistlerin gözünde liberal yapan tek şey özellikle kimlik siyaseti yapıyor olmaları, sınıf siyaseti değil. Dünyayı sınıfla okumuyor olmak, kişileri liberal yapmaz. Yaklaştırmaz bile. Kişileri liberal yapan şey, kişilerin liberal olmalarıdır veya sizlerin yanlış çevirileridir.

TERF’lerin trans kadınların erkek olmanın ayrıcalıklarını yaşadıklarını iddia etmeleri ise her açıdan trans kadınların durumlarına karşı nasıl kör olduklarının göstergesiydi. Burada durup trans kadınların yaşadığı olumsuzluklardan ve travmalardan bahsetmeyi dahi gereksiz görüyorum. Hicap duyarım. Bundan çok daha öte bu konunun “Kim daha ayrıcalıklı?” tartışmasına dönüp, kişilerin her türlü dezavantajlarını kurban olmakta bir adım öne geçmek için sergilemeye başlamaları bu tartışmanın nasıl korkunç bir yere gittiğini gösterdi. Bütün kesişimsellikleri toplayıp, en fazla kurban çıkana ödül mü verilecek veya en az ayrıcalıklı olanlar daha çok söz sahibi mi olacak? Belki bu hikayenin sonunda biz liberal ve liberteryen feministlerin sözü daha çok dinlenebilirdi, çünkü bizim durumumuz pek iyi değil. Liberteryen bir feminist olan Nancy McElroy, artık kadınlar için “kurban” fikrinin bittiğinden söz eder. Biz liberaller için de bu konu açılmaya değer bir konu değildir. Artık konuşulması gereken cis kadınların ve LGBTİ+ bireylerin ne kadar kurban oldukları değil nasıl ayağa kalktıklarıdır. Kurbanlık yarıştırmada hem sosyalistlerin hem de postmodernlerin bu kadar hevesli olmaları da tesadüf değil. Genel olarak inşacı bakış açısında sahip olmak, sürekli maruz kalma duygusunu da siyasetin tam ortasına yerleştirmiş durumda. ABD’nin liberal siyasetinin, yani Türkiye’deki sol siyasetin.

Gelelim özellikle sosyalist feminist kanadın, postmodern feministleri “liberal” ve “neo-liberal” olarak suçlamalarına. Daha doğrusu, asıl liberal ve neo-liberal kimdir ve de gerçekten bu suçlamaları hak eder mi? Özellikle Yasemin Varlık’ın “Feminizm ve kimlik siyasetinin bedelleri” yazısı üzerinden gideceğiz, çünkü derli toplu bir liberal ve neo-liberal suçlaması olmuş.

Yazının en can alıcı kısmı Türkiye’de herhangi bir biçimde neo-liberal demokratikleşme olduğunun iddia edilmesi. Türkiye’de son 20 yılda gerçekleşen her şeye göz-kulak kapanarak yapılan bu tespit Türkiye’nin demokratikleşme serüveni ve özellikle AKP ile ilgili neredeyse hiçbir şeyi doğru okuyamamaktır aynı zamanda. (Bu noktada Yetmez Ama Evet demediğimi de eklemiş olayım.) Şayet Türkiye’de liberal bir demokratikleşme süreci işlemiş olsaydı, şu an Onur Yürüyüşü’nü özgürce yapabiliyor olurduk. 8 Mart’ta polis şiddeti ile karşılaşmaz ve muhtemelen haksız mahkumiyetlerin hiçbiri de olmazdı. Bugün KHK’lardan bahsedilemezdi ve ülkenin dört köşesinde 1 Mayıs kutlamalarına izin almak için çabalanması gerekmezdi. Daha da önemlisi ahbap çavuş kapitalizmi olmaz, rantlar üzerinde hesap soran bir koruyucu gövdeye sahip olurduk.

Sosyalist olmayan, sosyalizmle arasına mesafe koymuş veya hatta sosyalizme sempatiyle bakan ama sınıf temelli bir siyaset gütmeyen her anti-kapitalist düşünceyi liberal veya neoliberal olarak yaftalayan sosyalistlere “Orada değiliz, buradayız” demek istiyorum. Bu düşman eli de değil, diğer tüm feministlerle olduğu gibi birlikte iş yapmayı arzulamanın dost elidir.

Son olarak, aynı yazıdaki İslamcı gelenekle ilişkiye yapılan vurgu da söz konusu liberal feministler ise haksızcadır. Kamusal alanda başörtülü olduğu için varlık gösteremeyen kadınlara destek olmuştuk, bugün aileleri tarafından başı zorla kapatılan kadınlarla birlikte olduğumuz gibi. Bir liberal feminist olarak kimseden bu konuda akıl almayı düşünmediğimi eklemeliyim.

Not: Hep bir ağızdan bir yazı yazamıyoruz, çünkü birbirinden çok farklı fikirlerimiz var. Bu yazı en geniş ortak paydası özgürlükler olan liberal/liberteryen feministlerin fikirlerini yansıtmamaktadır. Sadece benim fikirlerimi yansıtmaktadır.

-Butler, J. (2013). Bela Bedenler, İstanbul: Pinhan Yayıncılık

* Ege Üniversitesi Kadın Çalışmaları öğrencisi


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.