HDP neden hâlâ kritik özne?

Kanımca HDP’yi odağına alan bir eleştirinin, bakış açısını değiştirerek, yola çıktığı soruyu yeniden ele alması gerekir. Bu eleştirinin birlikte yola koyulacağı soru, 'Bunca baskıya rağmen HDP nasıl hâlâ seçimler için kritik bir özne olabilmeyi sürdürebiliyor, hâlâ nasıl olup da genel seçim barajını aşabilecek bir seçmen kitlesinde karşılık bulabiliyor, geleneksel olarak yüzde dört – altı aralığından bu hareketi seçim barajı üzerine taşıyan güç nedir?' olmalıdır.

Önder Özden* 

Siyasetin seçime dayalı yapısı, bu sürecin sonuçları üzerinden aktörleri, elbette partileri, kaçınılmaz bir şekilde aritmetik muhasebeyle ilişkili, ilgili partinin geçmiş siyasetini mahkûm eden ya da olumlayan ve aynı anda geleceğe dair “nasihat” da içeren yoğunlaşan eleştirinin konusu haline getiriyor. Haliyle bu durum, iki seçimin ardından sürecin en kritik aktörlerinden HDP için de, belli ki daha yakıcı bir şekilde, geçerli. Genel seçimler söz konusu olduğunda seçim barajını aşıp aşamayacağı heyecanla beklenen ya da yerelde özellikle “kendi bölgesinde” kazandığı belediyeler ile “Batı’daki” tutumu her daim tartışmanın odağı olan HDP için, genel anlamda Türkiye siyaset sahnesini ve konjonktürle ilişkili olarak yapısını etkileyebilme kapasitesi ve kendisine yönelen umut nedeniyle, bu durum kaçınılmaz. İstanbul yerel seçimlerinin tekrarlanıyor olması eleştiriyi bir parça ötelemiş olsa da farklı yayınlarda HDP’ye dönük eleştirel metinler ya da bu metinlere yanıt niteliğinde yorumlar göze çarpıyor. Bunlardan özellikle üçü dikkate değer.

İlk metin, 24 Haziran Genel Seçimlerinin ardından partiye yönelen eleştirileri, Ranciere’in “[b]ugün en başta gelen sorun daha ileri gitmeyi denemek değil, hâkim hareketin akıntısına karşı kulaç atmaktır” ifadesiyle savunmacı bir çizgide karşılamaya çalışan Adnan Çelik’in (1). İkinci metin, yerel seçimlerin ardından Fırat Aydınkaya’nın HDP’nin fetret dönemine girdiğini iddia eden yazısı (2). Sonuncusu ise yine yerel secim sonuçları üzerinden Mustafa Peköz tarafından kaleme alınan, özellikle Kürt illerindeki başarısızlığı partinin model oluşturamamasıyla ve süreci yönetmedeki yetersizliğiyle ilişkilendiren metin (3). Bu metinleri kısaca özetledikten sonra her birinin gözden kaçırdığı bir noktanın altını çizmeye çalışacağım.

Adnan Çelik, HDP’ye 24 Haziran’ın ardından yöneltilen eleştirilere karşı oldukça haklı bir şekilde yanıt vermeye çalışırken, bu müdahalesini ne yazık ki bir adım öteye taşıyamayarak sadece HDP’nin içinde bulunduğu durumu korumanın önemli olduğunun altını çiziyor. Yazar, HDP’nin sadece Kürt kimliği ile ilişkilendirilmesinin kısıtlıyıcılığına değinerek, kimliğinin kendisinin de sabitliği değil dönüşmeyi, olan değil olmakta olanı işaret ettiğini vurguluyor. Çelik, kimlikleri homojen ve farklılıklara kör bir şekilde ele almanın, siyasal ortaklık kurmanın önüne geçeceğini doğru ve haklı olarak ifade ediyor. Beri yandan da HDP’nin önceki genel seçimler (7 Haziran ve 1 Kasım 2015) değerlendirildiğinde kayıplarına dönük eleştirileri ise bağlamın yeterince dikkate alınmadığını belirterek karşılıyor. Devletin topyekûn kuşatması altında milletvekilleri, yöneticiler ve üyeleri cezaevlerine hapsedilen, belediyeleri gasp edilen partinin siyasal refleks göstermede tutuk kaldığına dönük tenkitleri, HDP’nin içinde bulunduğu ablukayı dikkate almaya davet ediyor. “[A]teşten bir gömlek giymiş, adeta bir varlık ve yokluk mücadelesi yürüten, devasa bir otoriter milliyetçilik ve neo-liberal gaddarlık akıntısına karşı hayatta kalmak için kulaç atmaya çalışan bir hareketin şimdinin dehşetli zamanlarındaki mücadelesini görmezden” gelinmemesi gerektiğini savunan Çelik’in metninde bize sunduğu perspektif, “ileri gitmeyi denemekten ziyade, hâkim akıntıya karşı kulaç atmanın kendisi direnmenin belki de en temel mevzisi olarak görülmelidir”den öteye geçemiyor. Bu savunmacı pozisyonun gerisinde tıpkı Çelik’in de Adorno’dan mülhemle vurguladığı gibi yanlış sorunun doğru cevaplanamayacağı hakikati bulunmakta ve Çelik bize hangi sorunun sorulması gerektiğine dair pek bir ipucu vermiyor. Bu noktayı yazının sonunda netleştirmeye çalışacağım fakat şimdi kısaca diğer iki yazıya da yer vermek istiyorum.

Mustafa Peköz, yerel seçimlerin ardından kaleme aldığı metninde HDP’nin ikili stratejisinin batı ayağının başarılı olduğunu vurgularken, partinin kaybettiği belediyelerin sayısal dökümünü ortaya koyduktan sonra, bu kaybın gerisinde siyasal bir model inşa edilemeyişinin yattığını savunuyor. Her şeyin sorumlusu olarak devlet baskısının gösterilemeyeceğini belirten Peköz haklı olarak HDP’ye “birkaç yıl önce toplumsal gelişmelere ani refleks gösteren toplum neden suskun? Neden edilgen? Neden kabuğuna çekilmiş?” sorularını yöneltiyor. Halkın edilgenliğinin ve partiye desteğinin azalmasının nedeni, HDP’nin ya da Kürt hareketinin yanlış politika izlemiş olması ve bir model oluşturamamasıdır, yazara göre. Fakat yazar, izlenilen yanlış politikaların ve siyasal atıllığın dökümünü, geleneksel belediyecilik anlayışının aşılamaması ya da yerel dinamikler gözetilmeden adaylar belirlenmesi gibi, ortaya koyarken HDP’nin varolan gücünün nereden kaynaklandığını, Batı’daki başarının kaynağının ne olduğunu, Demirtaş’ın “[b]enim bir hatırım varsa, yüreğinize taş basın oyunuzu kullanın” açıklamasının etkili olduğunu savunmakla birlikte, tam olarak sunmuyor. Haliyle, kayıp ve yarım-yenilgiyle analize başlayınca, soru yanlış konulunca kaçınılmaz olarak net bir görüntü elde etmek zorlaşıyor.

Fırat Aydınkaya ise genel seçimlerden sonra takındığı eleştirel tavrı sürdürerek (4), Kürt siyasetinin fetret dönemine girdiğini iddia etmekte. Aydınkaya, genel olarak partinin izlemiş olduğu radikal demokrasi programının sürdürülmez olduğunun altını çizerek, bu programın anti demokratik rejimlerde tıkanmasının kaçınılmazlığına değiniyor. Her ne kadar eleştirisinin, genel anlamda radikal demokratik çizginin hatalı olduğunu mu ya da totaliter rejimlerde pratiğe koşulmasının imkansızlığını mı vurguladığını anlamak zor olsa da Aydınkaya, HDP’nin fetret dönemine girmesini “[k]aybedecek hiçbir şeyi olmayanların karar alma süreçlerinde neredeyse hiçbir etkisinin” olmamasına ve partinin orta sınıf örgütüne dönüşmüş olmasına bağlıyor. Kürt yoksullarının ve devrimci Kürt köylülerinin, sistemle derin bağları olan, çeşitli derecelerde statü sahibi orta sınıflar tarafından temsil edilmeye ve böylece bu yığınların parlamenter pratikle birlikte sistemle uyumlu hale getirilmeye çalışılmasının partinin içinde bulunduğu bunalımın önemli etkenlerinden sayılmakta yazar tarafından. Aydınkaya, radikal demokratik programın vazettiği meclis temsiliyetinin yegâne çözüm olarak sunulmasının, rejimin giderek totaliter bir niteliğe bürünmesiyle birlikte, HDP’yi bunalıma sürüklediğini savunuyor. Her ne kadar yazı daha geniş bir değerlendirmeyi hak etse de yazarın, radikal demokrasi perspektifli parlamenter çizgisinin 7 Haziran 2015 Genel Seçimleri’ne kadar partinin geniş yığınlara umut verebildiğini saptadıktan sonra Kürt yoksulları ve devrimci Kürt köylüleri ile sınırlı bir politik perspektife HDP’yi hapsetmesi, “fetret döneminin” üstesinden gelmeye pek de yardımcı olamayacak gibi görünüyor. Memleketin her iki yakasına, “Batı ve Doğu’suna”, seslenebildikten sonra keskin bir içe kapanmanın nasıl yeni bir politik hamle için kaldıraç olabileceği büyük bir muamma. Böylesi bir sınırlı politik perspektifi yazarın gündeme getirmesi, tıpkı Adnan Çelik’in ipucunu verdiği gibi cevabı aranılan sorudan kaynaklı. Sorunun kendisi neden HDP fetret dönemine girdi ya da HDP neden kaybetti olunca, daha doğrusu eleştiri, kayıp ve yenilgi ön varsayımıyla başlayınca politik çıkarımlar da sınırlı kalmakta.

Kanımca HDP’yi odağına alan bir eleştirinin, bakış açısını değiştirerek, yola çıktığı soruyu yeniden ele alması gerekir. Bu eleştirinin birlikte yola koyulacağı soru, ‘Bunca baskıya rağmen HDP nasıl hâlâ seçimler için kritik bir özne olabilmeyi sürdürebiliyor, hâlâ nasıl olup da genel seçim barajını aşabilecek bir seçmen kitlesinde karşılık bulabiliyor, geleneksel olarak yüzde dört – altı aralığından bu hareketi seçim barajı üzerine taşıyan güç nedir?’ olmalıdır. Bu sorularla hareket etmek verili olumsuz dalgalanmayı görmezlikten gelmek anlamına gelmiyor bilâkis böylesi bir jest, bir yandan partinin içinde bulunduğu bağlamı paranteze almadan görebilmeye diğer yandan ise nasıl bir politik hat izlenmesi gerektiğine ilişkin daha net çıkarımlarda bulunmaya izin verir. Böylelikle Adnan Çelik’in kendini bulduğu savunmacı çizginin bir adım ötesine geçilebilir ve HDP’ye yönelik eleştirinin önünde engel teşkil eden, her türlü eleştiriyi Kürt hareketinin ödediği bedeller üzerinden geçersizleştiren ve her şeyden devlet şiddetini sorumlu tutan anlayıştan uzaklaşılabilir.

Bu son hattı, HDP’yi hâlâ güçlü kılan nedir sorusunu, bir sonraki yazıda Ekrem İmamoğlu ve R. Tayyip Erdoğan’ın, seçim sonrasındaki belirli konulardaki suskunluklarını dikkate alarak izlemeye çalışacağım.

(1) http://gazetekarinca.com/2018/11/el-konulan-hosnutsuzluk-adnan-celik/.

(2) https://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/9446/kurt-siyaseti-fetret-donemini-nasil-asacak.

(3) http://sendika63.org/2019/04/31-mart-yerel-secimleri-ve-hdpnin-cikartmasi-gereken-dersler-543862/.

(4) Yazarın 24 Haziran seçimlerinin ardından yayınladığı makalesi için bkz. https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2018/10/08/kurt-hareketi-kurtlere-ne-vaat-ediyor/.

*Bağımsız araştırmacı


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.