Aşil ve popüler müzik

Aşil’in öfkesini, kibrini elden bırakmadan bizleri onun macerasının içine sürükler Fazıl Say. Burada Thetis ve tüm savaş Aşil’in gözlerindedir. Bu parça, benim gözümde, popüler müzik kültürünün ortasına inen bir çekiç gibidir.

Bilal Genç*

Modern kapitalist toplumlarda şehirleşmenin, sanayileşmenin yaygınlaşmasıyla rutin bir yaşamda hapsolmaya başlayan, yine de ekonomik özgürlüklerini ellerinde tutan insanlar yaşadıkları çağın mutluluk getireceğine inanmışlardır. Üretim sonsuz bir devamlılık içine girmeye başladığında, sınırsız bir özgürlüğün ve mutluluğun var olmadığını fark ettiklerinde sorunun temeline inmek yerine kapital sistemin varlığını muhafaza ederek medyanın ve popüler kültürün hipnoz etkisine kendilerini bırakarak kendi isteklerinin ve arzularının statükosunu sağlamışlardır. Oysa bilindiği gibi istek ve arzular, mutluluğun yalnızca bir illüzyonudur. İnsanoğlu, kapital güçler tarafından kontrol edilen medya gibi kitle hipnoz araçları karşısında giderek miyoplaşmaya başlamıştır ve zamanla hipnoz spirallerinin içinde benliklerini unutarak, mutluluk ve haz arayışları içinde kaybolmaktadır. Toplumların kendi benliğine yabancılaşması, sahte kimliklerin üretilmesine sebep olmaktadır.

Sahte kimlikler insanda kaybolmuş hissi gibi bir korku uyandırarak ve yanlış bir bilince yönlendirerek ona okulundan mezun olmasını, iş bulmasını, evlenmesini söylemektedir. Bunu ailesi, komşuları ve öğretmenleri de desteklemektedir. Arta kalan boş zamanlarında özgürdür ve özgürlüğünü metalar içinde öldürerek tüketir.

“Tüketimin nesnesi maddi ürünler ve nesneler değildir. İnsanoğlu her dönemde satın almış, sahiplenmiş, zevk almış ve para harcamıştır, bununla birlikte tüketmemiştir. (…) Bu terimi çağdaş toplum için kullanıyorsak bunu daha iyi ve daha çok yediğimiz, daha çok imge ve mesaj yuttuğumuz, daha çok araç ve gadet sahibi olduğumuz için kullanmıyoruz. Tüketim kavramının anlaşılabilmesi için ne malların hacmi ne de gereksinmelerin karşılanması yeterli değildir.” diyor Baudrillard. Yani tüketim, boş vaatler üzerine kendimizi ıstırap içinde tüketmekten başka nedir ki?

Peki kapitalizmin bize sunduğu binlercesi birbirinin tekrarı, bir nakaratı olan metalarla dolu seçeneklerden hangisiyle bu ıstıraplarımızı gideriyoruz?

Günümüzde zaman öldürmek için nereye giderseniz gidin etrafta çalınan popüler müziklerle karşılaşırsınız. Bu insanlığın, bizlerin ölümü demek. Her ortam, kendine ait bir ambiyans yaratmıştır ve bir de müzik türü sürülmüştür piyasaya tüm bu mekanlar için. Bu örgütlü müzik sektörünün renkliliği içimizdeki renkleri körleştiren bir tür zehir haline geldi. Yalnızca birey olarak değil, kitleler halinde bölünmeye başladık. Bu bölünmeler, başlangıçta belirgindi fakat şu an giderek “saygı” adı altında bölük pörçük olduk. Bu müzik kültürünün her bir çeşidi, insanı merkezine alan, insanların duygularını, kimliklerini pasifize eden bir uyuşturucu gibi piyasaya sunuluyor; tıpkı totaliter toplumlardaki medya ve bütün diğer ürünler gibi. Patronlar, “farklılık” adı altında her birimizin eşsizliğini kontrol altına alarak organize bir sanayi ortamı yaratıyorlar. Bizlerse kendi potansiyelimizin kullanılmasına ve sömürülmesine hipnoz altında, miyop gözlerimizle metanetle kabul ediyoruz.

Bu müzik sektörünün, her biri, kendi içinde defalarca kez alt gruplar halinde çoğalıyor. Nietzche’nin söylediği gibi, “Atom kaos döneminde yaşıyoruz” ve dolayısıyla kapitalizmin insanlara sunduğu sonsuz kimlikler içinde, her birey benliğini hiçe sayarak, yalnızca edindiği kimliklerine ve duygularına yönelik her tür şarkıyı bulabilmektedir. Bununla birlikte burada kimliklerin doyurulması için herhangi bir şarkı açılır, dinlenir ve tıpkı bireyin kendi benliğini tüketmesi gibi, o şarkı da iştahla tüketilip, yeni bir arayışa çıkılır ve ait hissettiğimiz kimlik ya da kimlikler defalarca kez kendimizi tüketmemiz için direnir, böylelikle tek tipleşmeye doğru yönelir ve benliğimizin çeşitliliğini tek bir yere kanalize ederiz.

Oysa kapitalizmin hiçe saydığı anlamlılığı ve insani duyguları ve ahlakı, gerçek bir saygıyla ve bütünleyiciliğiyle kucaklayabilecek bir yetiye sahip olan yegane müzik, klasik müziktir. O iliklerimize kadar işlemez, o iliklerimizdedir. Benliğimizi kucaklayamamamızdan doğan isyankar rock parçası, isterse Aşil’in topuğundan beslensin, bize Fazıl Say’ın Truva Sonatı’nın Aşil bölümünün bütünlüğünü veremez; yalnızca onun iki notası arasında sıkışıp kalmaktadır. Resmin bütünü görmek için, Fazıl Say’ın Aşil’ini dinlemek gerekir. Aşil’in öfkesini, kibrini elden bırakmadan bizleri onun macerasının içine sürükler Fazıl Say. Burada Thetis ve tüm savaş Aşil’in gözlerindedir. Bu parça, benim gözümde, popüler müzik kültürünün ortasına inen bir çekiç gibidir.

Aşil ve askerlerinin yoğun bir müzik temposuyla çıktıkları yolun sonuna doğru müzik sadeleşiyor. Tıpkı Aşil’in ordusunun dökülmesi gibi, en son sert vuruşlar, Aşil’i kibrin vuruşuna götürüyor. Yol, macera, yaşam sadece bir topuktan ibaret oluyor. Yalnızca onun trajedisi, bütün insanlığın ve popüler müziğin ölümünü kapsıyor, fakat kapital zihniyet bunu bizim karşımıza istatistiki ölüm sayısı olarak çıkarmaktadır.

Geniş bir çerçeveden bakarsak, klasik müzik sayesinde iyinin içinde kötüyü, kötünün içinde iyiyi algılayabiliriz. Kozmik bir dünyanın içinde olduğumuzu hatırlatarak, miyop gözlerimizi iyileştirerek bize insan olduğumuzu hatırlatmaktadır. Klasik müzik kendi içindeki majör ve minör arasında ve geçişlerde denge kurarak, akortlarla özümüzü vermektedir. Aynı Aristoteles’in tüm zamanların dışında olan ve güzel kalmasını sağladığını düşündüğü, “denge” kavramı gibi.

“Başarılı bir sanat yapıtı, nesnel çelişkileri sahte bir uyum içinde çözmeye çalışan değil, uyum fikrini temel yapısındaki saf ve uyuşmaz çelişkileri kapsayacak şekilde olumsuz olarak ifade edendir” (aktaran Swingewood, 1996, s. 29) der, Adorno. Kapitalizm Marx’ın bu diyalektik mantığını işleri ters yüz ederek yıkmaya çalışmaktadır. Müzik, sanatçının ya da Marksist bir terimle “emekçinin” eline değil de, sermaye sahibi patronların eline bırakıldığında sağlıklı bir müziğin varlığından uzaklaşmaktayız. Bu durumda, popüler şarkılar sanat müziklerinin yansıttığı kültürün ve insanlığı kucaklayan klasik müziğin dışında kalmaktadır ve kökleri olmadığı için tüketimin bir parçası haline gelmektedir.

Konfüçyüs “Müzik, gökle toprak arasında bir ahenktir.” der. Bu tanıma en uygun köklerini insanlardan, doğallıktan alan ve benzersizliğini ortaya koyan klasik müziktir. Onun bu doğal yapısı, diğer müzik türlerinden farklı olarak, herhangi bir kurgunun ya da kimliğin esiri olmaktan çok evrensel estetik değerleri taşır. Örneğin, genellikle isyankar bir müzik olan rock, herhangi bir konudaki asi bir kitleye hitap eder, isterse konusu sınıfsal mücadele olsun. Bu tarz müziklerin evrensel olmaktan çok, kendi içlerinde anlamları ve değerleri vardır elbette. Örneğin, “Wind of Change” şarkısı, sınıf mücadelesinin bitimine tanıklık eden bir tarihten bahseder ve burada Klaus Meine anın sihrine götürecek şeyin bir gitar olduğuna düşünür. Başka bir örnek vermek gerekirse, halkın bir parçası olmayan, dinleyicinin ve sektörün arasında gerçeklik bağını, gerçeğe dayandırarak açan Coolio Gangsta Paradise şarkısında rap müzik, para ve gangster ilişkisini bizlere gerçekçi bir dille verir. Daha modernize ve atomize uzantısı sayabileceğimiz Skrillex ile Rick Ross, Purple Lamborghini parçası bize Joker karakteri gibi yüzü boyanmış, modern bir gangster kültürünün değişimini bizlere ucu bucağı olmayan ilerlemeci bir mantık çerçevesinde sunuyor. Şarkıları tüketerek, onlarla içli dışlı olarak, tıpkı mor bir Lamborghini işçilerine benziyoruz. Daha eski tarihlere gidersek, Ford’un üretiminin arkasındaki F.W. Taylor “Bilimsel İş Yönetiminin İlkeleri” isimli çalışmasında kendimizi buluruz. Bu ilkede işçiler bütünüyle gereksiz hareketlerde bulunmayan, ilerlemeci, niteliksiz, yüzeyselleştirilmiş dönen çarklara dönüşmüştür tıpkı popüler müzik kültürü ve dinleyicileri gibi.

Pop müzik, barların, diskoların ve eğlence kültürünün bir parçasıdır. Sirenlerin şarkılarına benzer. İnsanlara yeni efsaneler sunar ve tüm müzik türlerinin sonunda bireyler, kendine biçilen rollere uygun müziklerin içinde yuvarlanıp dururlar. Bu gitgide bölünen ve atomlaşan müzik türlerinin bir sınırı yoktur, ancak onların arasında bir seçim yapmak zorunda bırakarak ya da hepsini ayrı ortamlarda ayrı zamanlarda seçsek bile bizi kurgunun, ritmin içine çağırırlar. İsterse pop şarkıdan, rock şarkıya uyarlanmış, üstüne remix olsun bize bütün bir gerçekliği sunamazlar. Tıpkı kurgusal bir kitaptaki zamanın içinde ya da kurguların içinde hapsolmasına benzer ya da atomlaşarak kaybolup gitmemize. (Buradaki kurgudan kastım, kurguyla kurgunun dışına kanat açabilen klasik edebiyat ya da klasik bir bilim kurgu, fantastik edebiyat değildir.)

Klasik müzik, popüler müziğin karşısında duran yegane türdür. Her birinin kendisine özgü kompozisyonu vardır. Bütünüyle sanatçının içinden, yani insanın köklerinden gün yüzüne ulaşır, bunun sayesinde içinde insanoğlunun bütün arketipleriyle karşılaşmanız mümkündür.

Fabrikasyon müziklerin aksine klasik müzik bir şov amacı gütmeden, beklentisiz bir biçimde var olduğu için insan doğasının köklerinden çıkarak maskelerden sıyrılmamızı ve kendi benliğimize sarılarak, insanın özündeki duyguları hissedebilmemize, yaşayabilmemize olanak sağlayan şeydir. Merkezine insanı koyduğu için bütün insanlık tarihini kucaklayabilecek sessiz bir dili vardır.

* İngiliz Dili ve Edebiyatı 4. Sınıf öğrencisi, Pamukkale Üniversitesi


* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.