Hohenzollern ailesi neyi hak ediyor?

Naziler ilk başlarda monarşi yanlılarından destek almak konusunda hevesliydi. İktidarı denetimleri altına almalarının hemen ardından kraliyet ailesine olan ilgilerini yitirdiler. 1934 yılında monarşi yanlısı örgütler yasaklandığında, Wilhelm, Hitler’in kendisinin daha fazla siyasi etki kazanmasına yardım etmeyeceğini anlamak zorunda kaldı. Yine de, ‘Veliaht Prens’ rejimin politikalarına onay vermeyi sürdürdü. Savaş sırasında, askeri zaferlerinden dolayı onu tebrik etmek için Hitler’e ‘Mein Führer’ (Liderim) diye hitap ettiği telgraflar gönderdi.

David Motadel

10 Kasım 1918 gününün ilk saatlerinde, Hohenzollern hanedanının son Alman İmparatoru olan Kaiser II. Wilhelm, trenle Hollanda’ya sürgüne kaçtı. Birinci Dünya Savaşı’nı sona erdiren ateşkes anlaşması ise ertesi gün imzalandı. 1919 tarihli Weimar Anayasası uyarınca Almanya monarşisi lağvedildi, aristokrasisi ayrıcalıklarını yitirdi; bununla birlikte, sahip olduğu mal varlığının büyük kısmını elinde tutmasına izin verildi. Ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Sovyet makamları, yakında Almanya Demokratik Cumhuriyeti haline gelecek olan işgal altındaki Doğu Almanya bölgesinde bulunan eski soylu ailelerin (saraylar, malikâneler, araziler gibi) mülklerini kamulaştırdı. 1990 yılında Almanya’nın tekrar birleşmesinin ardından, bu ailelerden bazıları yitirdikleri mülkleri geri almaya çalıştı. 1994 yılında kabul edilen bir yasa, yalnızca talep sahiplerinin ya da atalarının Nasyonal Sosyalist veya Doğu Alman Komünist rejimlerine ‘önemli bir destek vermemiş olması’ şartıyla, iadelere veya tazminat taleplerine onay verdi.

Hohenzollern’ler de tazminat talep eden aileler arasında yer aldı; bununla birlikte, artık kamuya ait müzeler, galeriler ve saraylarda bulunan on binlerce paha biçilemeyen sanat eseri, antikalar, nadir kitaplar ve mobilyanın iadesi de talep edildi. Talepleri arasında, tercihen Potsdam’daki saraylarından birinde, günümüzde bir müze olarak kullanılan 176 odalı devasa Cecilienhof’ta ikamet etme hakkı da bulunuyor. Alman devleti ile aile arasında yıllar boyunca süren müzakerelere karşın, talepleri bir çözüme ulaşamadı. Geçtiğimiz yaz, davayla ilgili müzakereler hakkında Alman basınına daha fazla ayrıntı sızdırılırken, Almanya’nın monarşik geçmişiyle ilgili sert bir kamuoyu tartışması patlak verdi. Buradaki can alıcı soru, Hohenzollern’lerin Nazi rejimine ‘önemli bir ölçüde destek verip vermediği’ idi.

HANEDANIN NAZİLERLE BAĞLANTILI GEÇMİŞİ

Hohenzollern hanedanının tarihi, 1904 ile 1908 arası dönemde Alman Güneybatı Afrikası’ndaki Herero ve Nama soykırımları başta olmak üzere, sömürge katliamları ve 1914’teki agresif savaş çığırtkanlığıyla lekelenmiş, kasvetli bir geçmişe sahip. Wilhelm, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Weimar Cumhuriyeti’ne duyduğu derin nefretini gizlemiyordu. Savaşlar arası yıllarda antisemitist eğilimleri giderek daha da ölümcül bir hale gelen sürgündeki imparator, 1919 yılında eski generallerinden birine gönderdiği bir mektupta, monarşinin çöküşü hususunda her şeyden önce Yahudileri suçluyordu: “Almanlar, tarihte bir halk tarafından yaşanan en derin, en iğrenç utancı kendi başlarına getirdiler. Nefret ettikleri ve aralarında misafir olan Yahuda kabilesi tarafından kandırıldı ve yanıltıldılar. Bize sundukları teşekkür bu oldu! Bu parazitler yok edilip Alman topraklarından silinene dek hiçbir Alman bunu unutmasın ve dur durak bilmesin! Onlar, Alman meşesindeki zehirli mantarlardır!”

1927 yazında yazdığı ‘Yahudiler ve Sivrisinekler’ başlıklı yazısında, “İnsanlığın bir şekilde kurtulması gereken bir sıkıntı” diyerek şunları ekliyordu: “En doğru çözümün gaz olacağına inanıyorum!” II. Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra Wehrmacht’ın* Polonya, İskandinavya, Belçika, Hollanda ve Fransa’daki zaferlerini coşkuyla kutluyordu. Buna karşın, sürgünde geçirdiği yıllar boyunca, 1941 yılında Hitler’in Sovyetler Birliği’ni işgalinden kısa bir süre önce ölen yaşlı hükümdarın Alman siyaseti üzerinde sınırlı bir etkisi oldu.

Ailenin iddialarının bir çözüme ilişkin daha önemli olan parçası, 1920’li ve 1930’lu yıllarda Almanya’da hanedanın en üst düzey üyesi olan ve Sovyet kamulaştırma döneminde Hohenzollern mülklerinin sahibi olan imparatorun kendini ‘Veliaht Prens’ olarak ilan eden en büyük oğlu Wilhelm’in gerçekleştirdiği eylemlerdi. Tarihçiler tarafından onlarca yıldır bilinen gerçekler açık biçimde ortada: Nefret ettiği Weimar Cumhuriyeti’ni yok etmeye kararlı olan Wilhelm, cumhuriyetin sağcı düşmanlarına destek verdi ve bunun, monarşinin yeniden kurulmasının önünü açacağına inanıyordu. Ve ortaya çıktığı ilk dönemde Hitler’e de desteğini sundu. 1932 baharında düzenlenen cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda –ülkeyi bizzat yönetme fikrinden vazgeçtikten sonra- o dönemki Cumhurbaşkanı, yaşlı rakibi ve eski imparatorluk mareşali olan Paul von Hindenburg’un karşısında Hitler’e onay verdi ve böylece Nazi hareketini Alman toplumunun muhafazakâr ve monarşi yanlısı kesimleri arasında meşrulaştırdı. İngiliz gazetesi Daily Express’in aktardığı kadarıyla, Hitler ‘gülümseyerek’ şunları söylüyordu: “Eski Veliaht Prens’in davranışını çok kıymetli buluyorum. Bu, onun açısından kesinlikle doğal bir davranıştı ve bu sayede kendini vatansever Alman milliyetçilerinin ana gövdesiyle uyumlu bir hale getirdi.”

Wilhelm, ayrıca Nazilere başka durumlarda da yardım etti. Örneğin 1932’de Savunma Bakanı Wilhelm Groener’i, Nazi silahlı grupları olan SA ve SS’le ilgili yasağı kaldırmaya ikna etmeyi denedi. Ve 30 Ocak 1933’te Hitler’in Şansölye (Başbakan) olarak atanmasında sonra, Wilhelm, Almanya’nın yeni liderine yanaşmak için hiç vakit kaybetmedi. Hitler’e yazdığı bir mektupta, rejime olan koşulsuz sadakatini dile getirdi. 1934 yılında, Cecilienhof’ta, koluna bir gamalı haç takarak bir ayna önünde uluslararası basına gururla poz verdi. Diğer Hohenzollern’lerin çoğu da, çok daha az göz önünde olsalar bile benzer şekilde davranıyorlardı. Wilhelm’in kardeşi August Wilhelm (‘Auwi’), üst düzey bir SA lideri, kendini davasına adamış bir Nazi’ydi.

Wilhelm’in rejime verdiği en önemli hizmetlerden biri, kendilerini görkemli Prusya geçmişinin mirasçıları olarak sunmak üzere 21 Mart 1933 günü Naziler tarafından gerçekleştirilen Potsdam Günü’ne katılması oldu. Hohenzollern hanedanlığını temsil eden Wilhelm, üç kardeşiyle birlikte Potsdam’da bulunan Garnizon Kilisesi’nde sahnelen ve dikkatle hazırlanmış olan koreografilere katıldı. Etkinliğin en önemli anı Cumhurbaşkanı von Hindenburg ile Hitler arasında yaşanan tokalaşmaydı. Potsdam Günü, Nazi hareketi ile eski seçkinler arasındaki anlaşmayı simgeleyerek, muhafazakâr halkın büyük kısmıyla güven tazeliyordu. Bu, rejimin ilk büyük propaganda zaferiydi ve eski kraliyet ailesi ve aristokrat müttefiklerinin yardımıyla gerçekleştirilmişti.

Hohenzollern’ler hiçbir şekilde temsil edilmiyor değildi. Hitler’in iktidara yükselmesindeki en önemli olan etken, Naziler ve Almanya’nın eski muhafazakâr elitleri arasında, onu (Hitler’i) kendi amaçları doğrultusunda kullanıp kontrol edebileceklerine inanan bir koalisyonun varlığıydı. Centilmen kulüplerinin arka odalarında, asker yemekhanelerinde ve akşam yemeklerinde, büyük malikânelerde düzenlenen atıcılık partilerinde Hitler’in Reich (Kraliyet) Şansölyesi olarak atanmasını ayarlamak için çabalayan yine onlardı. Alman tarihçi Karl Dietrich Bracher, 1955 yılının başlarında, ‘Die Auflösung der Weimarer Republik’ (Weimar Cumhuriyeti’nin Feshedilmesi) adlı eserinde, Weimar demokrasisini yok edenin kaçınılmaz bir siyasi kriz değil, bu kesimlerin eylemleri olduğunu ortaya koyuyordu. Aynı dönemde, Hannah Arendt ‘Totalitarizmin Kökenleri’ adlı eserinde , “Huzurumuzu daha fazla kaçıran şey, bu hareketlerin yalnızca toplumdaki saldırgan sürüler üzerinde değil, seçkinler üzerinde yarattığı tartışılmaz cazibeydi” diye not ediyordu. Hitler’in kurduğu rejim, liberal demokrasi, Komünizm ve Yahudilere duyulan nefret etrafında kenetlenen monarşi yanlısı sağ da dahil olmak üzere, geniş bir sağcı gruptan destek gördü.

DEĞİŞEN DENGELER VE TARİHİ ÇARPITMALAR

Naziler ilk başlarda monarşi yanlılarından destek almak konusunda hevesliydi. İktidarı denetimleri altına almalarının hemen ardından kraliyet ailesine olan ilgilerini yitirdiler. 1934 yılında monarşi yanlısı örgütler yasaklandığında, Wilhelm, Hitler’in kendisinin daha fazla siyasi etki kazanmasına yardım etmeyeceğini anlamak zorunda kaldı. Yine de, ‘Veliaht Prens’ rejimin politikalarına onay vermeyi sürdürdü. Savaş sırasında, askeri zaferlerinden dolayı onu tebrik etmek için Hitler’e ‘Mein Führer’ (Liderim) diye hitap ettiği telgraflar gönderdi. Bu tarihsel kayıt göz önünde bulundurulduğunda, Wilhelm’in Nazilere ‘önemli bir destek’ vermediğini öne sürmenin gayet zor olduğu görülüyor.

Bununla birlikte, Hohenzollern ailesinin şu anki başkanı, II. Wilhelm’in büyük-büyük torunu olan 43 yaşındaki Georg Friedrich Prinz von Preußen, ailesinin karanlık geçmişi hakkında pek kaygılanmıyor. Kendi iddialarını desteklemek amacıyla, Cambridge Üniversitesi’nde Kraliyet Tarih Profesörü Christopher Clark’ı, ailesinin Nazilerle olan ilişkisi hakkında bir uzman raporu yazmak üzere görevlendirdi. Clark, Alman İmparatoru’nu diğer büyük akademik biyografilerden daha sempatik bir biçimde tasvir eden ve çok satanlar arasına giren ‘Kaiser Wilhelm II’ (İmparator II. Wilhelm/2000); Prusya’nın otokratik ve militarist yapısı hakkında uzun zamandır hâkim olan olumsuz görüşe karşı çıkan ‘Iron Kingdom: The Rise and Downfall of Prussia, 1600-1947 (Demir Krallık: Prusya’nın Yükselişi ve Düşüşü 1600-1947/2006); ve Almanya’nın I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesinin birincil sorumlusu olduğu fikrine karşı çıkan ‘The Sleepwalkers: How Europe Went to War in 1914’ (Uyurgezerler: Avrupa 1914’te Savaşa Nasıl Girdi/2012) adlı kitapların da yazarı.

Clark, 2011 yılında yazdığı on dokuz sayfalık raporunda, “Siyasi yelpazenin sağ uçlarında bir adam” olan ‘Veliaht Prens’ Wilhelm’in birçok defa Hitler’e destek verdiğini kabul ediyor ve Wilhelm’in 1932 seçimlerinde Hitler’e onay verdiği yolundaki açıklamasıyla birlikte, SA ve SS örgütleri adına lobi çalışmaları yürütmesi de dahil olmak üzere, çeşitli örnekleri listeliyor. Buna karşın Wilhelm’in, aristokrat Nazi işbirlikçileri arasında “Politik açıdan en çekingen ve en az risk alan kişilerden biri” olduğuna dair dikkat çekici bir neticeye ulaşıyor. Genel olarak Clark, Wilhelm’in kişisel menfaatleri dışında hareket ettiğini, Nazilere yardım etme çabalarının büyük oranda başarısızlığa uğradığını ve Hitler’e ‘önemli bir destek’ sağlayamayacak kadar marjinal bir figür olduğunu öne sürüyor. Hazırladığı rapor, Hohenzollern ailesiyle ilgili iddialar bağlamında açık bir onay niteliği taşıyor.

Bu arada, Alman devleti de iki tarihçiyi bilirkişi raporları hazırlamaları için görevlendirdi: Peter Brandt, Hagen Üniversitesi’nde Prusya ve İmparatorluk Almanya’sı konusunda bir uzman (ve ayrıca Almanya’nın eski şansölyesi Willy Brandt’in oğlu), ve Edinburgh Üniversitesi’nde görevli Alman tarihçi Stephan Malinowski, Alman aristokrasisi ve Nazi hareketi arasındaki ilişkileri ele alan ve herkesçe takdir edilen ‘Vom König zum Führer’ (Kraldan Lidere/2003) adlı çalışmanın yazarı. İkilinin hazırladığı uzun ve ayrıntılı raporlar, ‘Veliaht Prens’ Wilhelm’in Nazilere verdiği destek hakkında daha pek çok örneği gözler önüne seriyor. Raporların en fazla dikkat çeken yanı, (Prens ve Nazilerin/ç.n.) radikal ideolojik benzerliklerine ilişkin bölümler. Wilhelm, 1928’de Roma’dan babasına Faşizmin ‘muhteşem bir uygulama’ olduğunu yazarken Mussolini’ye övgüler düzüyordu: “Sosyalizm, Komünizm, Demokrasi ve Masonluk kök ve dallarıyla birlikte ortadan kaldırıldı(!); bunu göz alıcı bir vahşet başardı.” Hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Wilhelm Faşist İtalya’da özellikle monarşi ve milliyetçi diktatörlüğün bir arada bulunmasından ötürü heyecan duyuyordu.

İki rapor da Prens’in sahip olduğu derin antisemitizmi konusunda hiçbir şüpheye yer bırakmıyor. 1933 baharında Amerikalı bir arkadaşına yazdığı bir mektupta, Nazi rejiminin antisemitist politikalarını haklı çıkararak, Alman halkının 1918 devriminden bu yana ‘muazzam bir öfke’ biriktirdiğini ve Yahudilerin bakanlıkları, hastaneleri, mahkemeleri ve üniversiteleri ele geçirmesine göz yumulduğunu öne sürüyordu. Ancak şimdi ‘Muhteşem Führer Adolf Hitler’ önderliğindeki ‘ulusal çevrelerimiz zafer kazandı ve iktidarı ele geçirdi’; ve bunu ‘olağanüstü bir tepki’ izledi. Böylece ‘kesin bir temizlik çalışmasının’ yürütülmesi kaçınılmaz hale geldi.

AİLENİN ASILSIZ İDDİALARI

Brandt ve Malinowski, Wilhelm’in 1933 öncesi ve sonrasındaki Nazi yanlısı faaliyetleriyle ilgili reddedilmesi imkânsız kanıtlar sunuyor. Wilhelm’in, şahsi kaynaklarını Nasyonal Sosyalizm’in hizmetine sokan ve Hitler’in nüfusun muhafazakâr kesimleri arasında saygınlık kazanmasına yardımcı olan eski imparatorluk elitlerinin en önemli üyelerinden biri olduğunu açık biçimde vurguluyorlar. O, diktatörlüğün kurulmasını memnuniyetle karşıladı ve demeçlerinde, konuşmalarında ve mektuplarında Nazilerin uyguladığı baskıları savundu. Her iki tarihçi de Wilhelm’in marjinal bir figürden farklı bir şey olduğunun altını çiziyor: Monarşi yanlılarının toplumun geniş kesimleri üzerinde etkisi vardı; bu nedenle Nazi hareketinin onay görmesi noktasında büyük bir siyasi etkiye sahiptiler. Malinowski, Wilhelm’in “Nazi rejiminin yaratılması ve birleştirilmesi” için verdiği destek hakkında hiçbir şüpheye yer olmadığı sonucuna varırken, Brandt, Prens’in, Hitler’in yükselişine ‘istikrarlı ve önemli biçimde katkıda bulunduğunu’ dile getiriyor. İki raporda yer alan gerçekler, Clark’ın, ‘Veliaht Prens’in marjinal bir siyasi figür olduğu yolundaki savında ısrar etmesini zorlaştırıyor.

Buna karşın, Hohenzollern’ler henüz vazgeçmeye hazır değildi ve bir uzman görüşü almak için dördüncü tarihçiyi görevlendirdiler: Stuttgart Üniversitesi’nden seçkin bir bilim insanı olan Wolfram Pyta, Weimar Cumhuriyeti’nin son yıllarını incelemiş ve Hindenburg hakkında yoğun biçimde alıntılanan bir biyografi yazmıştı. Pyta’nın hazırladığı rapor, Wilhelm’in gerçekten de büyük bir etkiye sahip olduğunu, ancak -Pyta tam burada meseleyi saptırmak amacıyla- Nazileri kurnaz biçimde sabote etmek ve geleneksel milliyetçi sağı desteklemek için elinden gelen her şeyi denediğini iddia ediyor. Pyta, bu savını kanıtlamak için tarihsel olayların (pek ikna edici olmasa bile) etkileyici bir şekilde orijinal bir yeniden yorumunu sunuyor: Ona göre 1932 yılında Wilhelm’in cumhurbaşkanlığına aday olma planı, aslında Hitler’i durdurma çabasıydı. Bu yolla, Pyta, Wilhelm’in Nazilerle ittifak kurma eğilimini görmezden geliyor ve Wilhelm’in cumhurbaşkanı seçilmesi halinde Hitler’e şansölyelik teklif edeceğini ve Hitler’in ona isteksizce destek verdikten sonra kendi planını terk edeceğini iddia ediyor.

Wilhelm’in Hitler’in adaylığını onaylaması, Pyta tarafından Nazileri zayıflatmak için gerçekleştirilen kurnazca bir manevra olarak değerlendiriliyor; zira ‘Veliaht Prens’, işçi sınıfı arasında kendi desteğinin az olması göz önünde bulundurulduğunda, Nazi Partisi’ne verdiği kamusal desteğin Hitler’in oylarını azaltacağına inanıyordu. Bu iddia hem garip hem de tamamen asılsız. Benzer şekilde Pyta, Wilhelm’in, başka bir kurnazca manevra olarak, Hitler’e zarar vermek için SA ve SS yasağının kaldırılması için lobi faaliyetleri yürüttüğünü ifade ediyor; çünkü (ona göre/ç.n.) paramiliterlerin yeniden serbest bırakılması partiyi mali açıdan iflasa sürükleyecekti. Bu, epey uzak bir ihtimal gibi görünüyor. Aslında, yasağın kaldırılmasının ardından, neticede büyük bir olumsuz finansal yansıma gerçekleşmedi. SA’nın kendi markasını taşıyan üniformalarını ve sigaralarını satmak da dahil olmak üzere, fon yaratma faaliyetleri mevcuttu; buna ek olarak, SA üyeleri üyelik ücretlerini toplayarak yoluna devam eden Nazi Partisi’ne katılmak zorundaydılar.

Son olarak Pyta, Wilhelm’in Nazi hareketini bölmek amacıyla Şansölye Kurt von Schleicher tarafından idare edilen bir plana büyük oranda dahil olduğunu öne sürüyor. Gerçekten de, 1932-1933 kışında Schleicher, Nazi Partisi’nin Gregor Strasser öncülüğündeki kanadı ile Hitler’in olmadığı sağcı bir hükümet teşkil etmek amacıyla ittifak kurmaya çalıştı. Bu plan gayet iyi biliniyor; fakat konuya ilişkin tarihsel çalışmalar Wilhelm’in bu plana dahil olduğu iddiasıyla ilgili hiçbir şey göstermiyor ve Pyta iddiasını kanıtlamak için sağlam bir kaynak ortaya koymuyor. Ayrıca, Schleicher’ın planının neticesi yine Weimar demokrasisinin lağvedilmesi olurdu.

Pyta’nın ulaştığı sonuç gayet açık: “Veliaht Prens Wilhelm, Nazi sistemini desteklemedi.” Frankfurter Allgemeine Zeitung’da raporu değerlendiren, Almanya’nın Nazi Almanya’sı çalışmalarında önde gelen akademisyenlerinden Ulrich Herbert, Wilhelm’i Hitler’i engellemeye çalışan bir figür olarak tasvir etmenin ‘neredeyse umutsuz bir girişim’ ve ‘ikna edici olmaktan ziyade tuhaf bir şey’ olduğunu yazdı. Saygın tarihçi Heinrich August Winkler ise, Die Zeit ile yaptığı röportajda, bu raporu, 1933 yılında Hitler’in iktidara gelmesine yardımcı olan muhafazakârları mazur göstermeye çalışan 1950’lerin gerici aklama girişimlerini anımsatan “saf bir özür” diye nitelendirdi. Ayrıca, Clark’ın öne sürdüğü ve Wilhelm’in Nazilerin aristokrat destekçileri arasında en az ödün verenlerden biri olduğu iddiasını da “tüm tarihsel bulgularla çeliştiği” için sert bir dille eleştirdi.

GERÇEKLERİ ÖRTME GİRİŞİMLERİ

Geçtiğimiz aylarda, Hohenzollern’lerin iddiaları -ve uzman raporlarının kendileri- hakkında giderek daha fazla ayrıntı kamuya açık hale geldi ve Alman basınında yaşanan tartışmalar, modern Almanya’nın hemen hemen her önemli tarihçisini içine alacak biçimde gittikçe daha fazla hararetlendi. Çoğu tarihçi Malinowski ve Brandt’in raporlarına katılıyor. Nazi Almanyası hakkında bir başka büyük uzman olan Norbert Frei, Süddeutsche Zeitung’da yayınlanan bir makalesinde Hohenzollern ailesini ‘tarihsel gerçekleri çarpıtmak, sorumlulukları bulanıklaştırmak ve eleştirel tarihsel farkındalığı yok etmek’ ve ‘tarihin kaba bir yorumunu yapmak’ ile suçladı. Cambridge’den emekli Tarih Profesörü Richard J. Evans, Frankfurter Allgemeine Zeitung’a verdiği demeçte, meslektaşlarını, uzman raporları hazırlamaları için gelen teklifleri kabul etmeden önce daha dikkatli düşünmedikleri için eleştirdi.

Hohenzollern’lerin iddialarının yalnızca birkaç ciddi destekçisi var gibi görünüyor. Bunlardan biri, 1994 yılında Neue Zürcher Zeitung’da ‘potansiyel mülkiyet iddialarını ataların siyasi görüşleri ve eylemleriyle ilişkili hale getirme’ yasasını kınayan Würzburglu bir ilahiyatçı ve tarihçi olan Benjamin Hasselhorn. (Ayrıca II. Wilhelm’in ‘şahsi yorumlar’ diyerek önemsizleştirdiği antisemitist ifadelerinin kendi bağlamı içinde düzgün bir şekilde anlaşılması gerektiğini yazdı.) Passau Üniversitesi’nde görevli bir tarihçi olan Hans-Christof Kraus, yine aynı gazetede, 1918’den sonra Hohenzollern’lerin itibarının lime lime olduğunu öne sürerek, Clark’ın, Wilhelm’in siyasi alanda önemsiz olduğu yolundaki tezini yineliyordu.

Geçen sonbaharda kamusal tartışmalar hız kazanırken, Clark, Der Spiegel’e verdiği röportajda, vardığı sonuçla uyumlu görünmeye çalıştı: “O zaman yazdıklarımın arkasındayım. Fakat davanın gidişatı göz önünde bulundurulduğunda, bugün Veliaht Prens’in işbirliği yapma noktasındaki istekliliğini sorgulamak, olaylar üzerindeki gerçek etkisini sorgulamaktan daha önemli görünüyor.”

Wilhelm’in Nazilere destek verip vermediğini değerlendirmek yerine, bu desteğin onlara bir faydası olup olmadığını değerlendirdiğini öne sürdü. Aynı zamanda, Wilhelm’in destek vermediğine ilişkin ısrarını da iki katına çıkardı:  “Veliaht Prens, sanrı sınırlarına erişen aşırı bir özgüvenden muzdaripti. Eğer birisi Hitler’in en önemli destekçilerini listeleseydi, ilk 300 kişi arasında yer almazdı. Aralarında sanayiciler, bankacılar, kilise liderleri ve askeri liderlerin de bulunduğu birçok ünlü şahsiyet, Nazi liderlerinin etrafında dönüp duruyordu. Veliaht Prens’in yer aldığı fotoğraflar, rejim açısından diğerlerinden daha mı önemliydi? Bundan şüpheliyim.”

Rejimin inşasına diğerlerinin eşit veya daha fazla oranda müdahil olduğu tartışılmaz; fakat yine de bu durum prensin verdiği desteğin önemini azaltmıyor.

BİR DAVA YAĞMURU

Hohenzollern’lerin avukatı Markus Hennig, davayla ilgili kamuoyunda süren tartışmayı kontrol altına alma endişesiyle, Frankfurter Allgemeine Zeitung, Der Spiegel ve Die Zeit da dahil olmak üzere, konuya dair yayın yapan bazı büyük Alman gazetelerine karşı dava açtı. Bununla birlikte aile, kendi tarih yaklaşımlarına karşı çıkan tarihçileri hedef alan saldırgan bir yasal savaş başlattı. Bu kişilerden ilki, Malinowski’ydi; bunun nedeni, hazırladığı uzman raporu değil, aile arşivine kamusal erişim ve Hohenzollern’lerin tasarlanmış bir müzede kendi tasvirlerini manipüle etmeyi amaçlayıp amaçlamadığı sorusu gibi aileyle bağlantılı çeşitli ayrıntılar hakkında kamuya açık açıklamalar yapmasıydı. Tartışmaya ilişkin görüşlerini ifade ettiği için yasal işlem gören diğer tarihçiler arasında Potsdam profesörleri Martin Sabrow ve Winfried Süß ve Princeton Üniversitesi’nden akademisyen Karina Urbach yer alıyor. Potsdam Çağdaş Tarih Merkezi Müdürü Sabrow, Georg Friedrich Prinz von Preußen’e gönderdiği yakın tarihli bir açık mektupta, bu eylemlerin ‘akademik özgürlük’ karşısında ‘gerçek bir tehdit’ oluşturduğu hususunda uyarıda bulundu.

Birçok Alman, eski kraliyet ailesinin talepleri karşısında şaşkına döndü. Der Spiegel’in köşe yazarlarından Stefan Kuzmany, “Bu ülkenin, bırakın sanatsal hazineleri veya gayrimenkulleri, uzun zaman önce yenilmiş antidemokratik rejimin yeni kuşağına tek bir kahve fincanı bile borçlu değil” diye yazdı. “Bu talebin kendisi bile cumhuriyete yapılmış bir hakaretti.” Hohenzollern’lerin sahip olduğu servetin, tarihsel adaletsizliğin bir ürünü olduğunu savundu: “Genel olarak aristokrasi, özellikle de Hohenzollern’ler, bu ülke ve insanlar üzerinde daima bir veba salgını gibiydi. Tüm sözde asilzadeler gibi, halka uyguladıkları baskı yoluyla servetlerini oluşturdular.” Clark’ın verdiği demeçte belirttiği üzere, “Alman halkının bazı kesimlerinde asillere karşı güçlü bir nefret var gibi görünüyor.”

Tartışmaların arkasında, Almanya’nın monarşik mirasıyla ilgili daha büyük bir soru mevcut. 1990 yılında Almanya’nın yeniden birleşmesinin ardından, ülkenin siyasi kimliği yeniden tartışmaya açıldı. Komünist Doğu Almanya harabeye dönmüştü ve sosyalist hikayesi paramparça oldu. Fakat Batı Almanya’nın siyasi anlatılarının da modası geçmişti. Bu boşlukta, Alman ulusunun eski muhafazakâr kesimleri yeniden ortaya çıkmaya başladı. Yeniden bir araya gelen cumhuriyet, ülkenin kraliyetle yönetilen geçmişi bağlamında yeni bir nostalji dalgası ve neo-Prusyacı bir uyanış yaşadı. Bu durum, örneğin, en göze çarpan (ve tartışmalı) biçimde başkentteki Berlin Sarayı’nın, Potsdam Şehir Sarayı’nın ve Garnizon Kilisesi’nin yeniden inşası gibi büyük ölçekli yeniden inşa projelerinin önünü açtı. Düzenlenen büyük ve resmi bir törende, Büyük Friedrich ve babası ‘asker Kral’ Friedrich I. Wilhelm’in kalıntıları, Baden-Württemberg’deki Hohenzollern Kalesi’nden Potsdam’a taşındı. Birden bire Prusya’ya övgüler düzen kitaplar geniş bir okuyucu kitlesine kavuştu.

İHYA EDİLEN ‘SAHTE TARİH’

Bütün bunlar, ne kadar hayali olursa olsun, gurur verici bir Alman geçmişine duyulan özleminin ve cumhuriyetin resmi bellek kültürünü Nazi barbarlığının yaşandığı on iki yıldan ayrı tutma arzusunun bir ifadesiydi. Bazıları, bu gelişmeleri yeni bir milliyetçi akımın ortaya çıkmasından korkarak endişe içinde izledi. 1995’in başlarında Jürgen Habermas, ‘1989 in the Shadow of 1945: On the Normality of a Future Berlin Republic’ (1945’in gölgesindeki 1989: Gelecekteki bir Berlin Cumhuriyeti’nin Normalliği üzerine) adlı makalesinde, Alman tarihinin daha olumlu dönemlerine (yeni ‘tarihsel noktalama işaretleri’ şeklinde betimliyor) yapılacak yeni bir vurgunun, 1933-1945 arasında yaşanan medeniyet çöküşünün önemini azaltacağına dair güçlü bir uyarıda bulunuyordu.

Aslında, Alman hükümeti Hohenzollern’lerle ilgili davayı ara buluculuk yoluyla kapalı kapılar ardında çözmeyi planlıyordu. Son aylardaki hararetli kamuoyu tartışmalarından dolayı rahatsız olan Şansölye Angela Merkel’in muhafazakâr Hıristiyan Demokrat Birliği -onlardan daha isteksiz olan koalisyon ortağı Sosyal Demokratların aksine- eski kraliyet ailesine karşı uzlaşmacı bir tavırla yaklaşmaya kararlı görünüyor. Bu durum, bu yılın başlarında Alman Parlamentosu’nda gerçekleşen davayla ilgili bir tartışma sırasında, Merkel’in partisinin ara buluculuğu desteklemek konusunda aşırı sağcı Alternatif für Deutschland (AfD) ile hemfikir olduğunun otaya çıkmasıyla netleşti. Birkaç gün sonra, 29 Ocak 2020’de parlamentonun kültür komitesinde yapılan resmi duruşmada, pozisyonlar daha da sertleşmiş gibi görünüyordu. Sosyal Demokratlar, Yeşiller ve Sol Parti, Potsdam tarihçisi Stefanie Middendorf, Brandt ve Malinowski’yi tarihsel tanıklıklar konusunda uzman tanık olarak adlandırırken, bu kişilerin hepsi de Hohenzollern ailesinin rahatsız edici tarihsel geçmişine vurgu yapıyordu; buna karşın Muhafazakârlar, her ne kadar yanıltıcı olsa da Hasselhorn’larla ilgili davanın tarihçiler arasında son derece tartışmalı olduğunu ve ‘Veliaht Prens’ Wilhelm hakkında tarihsel bir araştırma eksikliği olduğunu gündeme getirdiler.

Göründüğü kadarıyla Merkel’in partisi, son on yıldaki gidişatı değiştirmesi halinde daha fazla güvenilirlik kaybedeceğini düşünüyor. Bir diğer endişe, müzakerelerin devlet için öngörülemeyen ve uzun süren bir mahkeme süreci neticesinde, aile açısından daha iyi bir anlaşmaya yol açabileceği. Yine de, eninde sonunda bir Alman mahkemesinin karar vermek gibi bir şansı var.

Her yerde geçmişin trajedilerinin yaşandığı savaş sonrası Almanya, aralarında 1960’larda Fritz Fischer’in Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesinden sorumlu olduğu yönündeki iddiaları, 1980’lerde Nazilerin işlediği suçların Sovyetler Birliği’nin suçlarından farklı olup olmadığı ve 1990’larda Daniel Jonah Goldhagen’in Holokost (soykırım) konusunda sıradan Almanların da sorumlu olduğunu ifade eden kitabıyla ilgili tartışmaların da bulunduğu bir takım büyük kamusal ve tarihsel tartışmaya sahne oldu. Geçmişe dair bu kamusal tartışmalar, bizlere geçmişteki Alman toplumu kadar çağdaş Alman toplumu hakkında da bilgiler sunuyor. Hohenzollern tartışması yalnızca Nazi döneminin (bugüne düşen/ç.n.) uzun gölgeleri hakkında değil, aynı zamanda günümüzdeki demokratik Almanya’da monarşik mirasın yeriyle ilgili.

*Wehrmacht (‘Savunma Gücü’), 1935 ile 1945 yılları arasında Nazi Almanya’sının silahlı kuvvetleridir.

Yazının aslı NY Books sitesinden alınmıştır. (Çeviren: Tarkan Tufan)