Dünya Forum: Hunlar / Çin’den Orta Avrupa’ya uzanan bir tarih

Macaristan Başbakanı Victor Orban tarafından geçtiğimiz haftalarda yapılan bir açıklama, Hunların kökenleri hakkındaki tartışmaları yeniden gündeme taşıdı. Binlerce yıllık kayıtlarda bahsedilen ve birçok coğrafyada yönetimler kuran Hun halkları, Türklerden Tatar ve Bulgarlara dek yüzlerce farklı savaşçı kabileyi bayrağı altında toplayarak, tarihin en büyük devletlerinden birkaçını kurmuştu. Son büyük İmparatorları Attila’nın ölümünden sonra dağılan kabileler, farklı bölgelerde birkaç yüzyıl daha varlıklarını sürdürmeyi başarsa da neticede dağılıp gittiler.

Tarkan Tufan  ttufan@gazeteduvar.com.tr

Macaristan’da, 2018’in Şubat ayında ‘Müslümanlığa geçtiğini’ ilan eden aşırı milliyetçi Jobbik Partisi lideri Gabor Vona tarafından ortaya atılan çeşitli iddialar, Hunların kökenleri hakkındaki tartışmaları dünya gündemine tekrar taşımıştı. Seçim dönemi boyunca ‘Türklerle akrabalık’ meselesine dair birçok açıklamada bulunan Vona’nın yarattığı etki, büyük ihtimalle beklediğinden daha büyük oldu ve Başbakan Victor Orban, geçtiğimiz haftalarda bu iddiaların açıklığa kavuşturulması amacıyla bilimsel bir araştırma programı başlatıldığını beyan etti.

Çoğu Asya kökenli halk gibi Hunların kökenleri de birçok tartışmalı nokta içerirken, eldeki tarihsel veriler “Hun” adı verilen tek bir halktan ziyade birçok göçebe kabilenin oluşturduğu bir ittifaka işaret ediyor. Adını büyük İmparator Attila ile tarihte silinmez bir sayfaya kaydeden Hunlar kimlerdi, nereden gelmişlerdi?

DEVASA BİR COĞRAFYAYA DAYANAN KÖKLER

“Hun”, göçebe ya da yarı göçebe bir yaşam tarzı sürdüren ve çeşitli kökenlerden atlı kabileler için kullanılan ortak bir terimdi. Bilindiği kadarıyla ilk kez M.Ö. 318 yılından kalma Çin kaynaklarında bahsedilen göçebe bir halk olan Hsiung-nu (“gaddar köleler” anlamına gelen biçimde, ‘Hiung-nu’ ya da ‘Xiong-nu’ olarak da anılıyorlardı) halkının soyundan geldikleri düşünülüyor.

Çin’i tek bir yönetim altında birleştiren İmparator Qin Shi Huangdi (M.Ö. 221-210), topraklarını Hsiung-nu’ya karşı savunmak amacıyla sınır hattındaki kaleleri büyük bir duvarla birleştirmeye başlamıştı. Han hanedanının başlarında (M.Ö. 206’dan itibaren) Hsiung-nu Kralı Maodun (doğumu M.Ö. 174) Çin’e büyük bir baskı uygulayarak kendilerine haraç ödemeye zorlayan güçlü bir kabile konfederasyonu oluşturdu. Çin’deki Wudi hükümdarlığına dek (M.Ö. 141-87) Hsiung-nu’ya karşı büyük kayıpların verildiği birçok savaş yaşandı. M.Ö. 52 yılında, Çinliler haraç ödenmesi talebini kabul ettikten sonra, M.Ö. 48’de kuzey ve güneydeki Hsiung-nu yönetimleri birbirinden ayrıldı. Kuzeydeki Hsiung-nu yönetimi, M.S. 89 yılında Çinliler tarafından yenilgiye uğratıldı ve 2. yüzyılda artık Çin kaynaklarında ismi anılmaz oldu.

Çin’le müttefik hale gelen güney Hsiung-nu, Han nüfusunda asimile olmadan önce, 4. ve 5. yüzyıllarda kuzey Çin’de birkaç kısa ömürlü hanedan daha kurdu.

Çin’in eski başkentlerinden olan Lo-yang’ın “Hunlar” tarafından yok edildiğini aktaran M.S. 311’den kalma bir mektupta yapılan açıklamalarda, sonraki yıllarda güney Hsiung-hu’dan daha güçlü bir topluluğun ortaya çıktığı görülüyordu. Ancak, bu şehri yağmalayan insanlar, birkaç on yıl sonra Gotlara karşı savaşan halklarla hiçbir şekilde bağlantılı değildi. Bilindiği kadarıyla, kuzey Hsiung-nu halkının batıya doğru göç ettiğini kesin biçimde gösteren bir arkeolojik kanıt yok ve eski Hsiung-nu imparatorluğuna dahil olan Hun kabileleri arasında sayılabilecek bazı dağınık topluluklarla, tarihsel Hsiung-nu hanedanları ve Hunlarla bir ilişkisi söz konusu olmadığı düşünülüyor.

HAZAR VE AVRUPA BAĞLANTILARI

Hazar Denizi’nin kuzeyindeki bozkırlarda, M.S. 4. ve 5. yüz yıllar boyunca Roma İmparatorluğu’na tekrar tekrar saldırmak üzere yayılmış olan muhtemelen Türk, Tatar veya Ugri kökenli göçebeler, Hunların bozkır hükümdarlığının diğer unsurlarını oluşturuyordu.

M.Ö. 3. yüzyıl boyunca, Çin Seddi’nin eski kısımlarından bazıları, Moğolistan’dan kuzey Çin’e doğru akınlar düzenleyen göçebe kabileleri uzak tutmak için birbirine bağlandı. Hsiung-nu toplumuna dahil olan bu halklar, Batı’da “Hunlar” adıyla tanınıyordu. Bu topluluklar tarımla ilgilenmiyordu; temel geçim kaynakları yağmacılık ve hayvancılığa dayanıyordu. M.S. 370 yılında, Roma İmparatorluğu’nun son günlerinde, güneydoğu Avrupa’da ortaya çıkana dek Orta Asya’nın otlaklarından batıya doğru yollarına devam ettiler. Bu bölgelerde ve Orta Avrupa’da, kendilerine ait büyük bir imparatorluk kurdular. İsimlerindeki benzerliklere rağmen, henüz modern Doğu Avrupa halkı Macarlarla* bağlantılı değillerdi.

Avrupa’ya gelen Hunlar ilk önce Volga ve Don nehirleri arasındaki ovalarda yaşayan bir başka göçebe grup olan Alanların topraklarından geçti. Daha sonra Don ve Dinyester nehirleri arasındaki Ostrogot krallığına saldırmaya başladılar. M.S. 376 yılına dek Karadeniz’in batı kıyılarına, şu anda Romanya’nın bulunduğu bölgedeki Vizigotlara saldırdılar. Vizigot topraklarını fethettikten sonra, Hunlar elli yıl boyunca hem Batı hem de Doğu Roma İmparatorlukları açısından baş etmesi güç bir sorun haline geldiler. Bu dönemde Avrupa’da yerleşim merkezleri kurmuşlar ve Tuna Nehri boyunca Roma eyaletlerine baskınlar yapmışlardı. Tarihsel kayıtlara göre, beşinci yüzyılın başlarında, Germen halkları üzerindeki etkilerini batıya doğru genişlettiler. Bazı Hun toplulukları bu dönemde Bizans, yani Doğu Roma İmparatorluğu için paralı askerlik yapmaya başladı.

Hunlar olağanüstü savaşçılardı. Atlı okçular olarak gösterdikleri yetenekler, Batı Roma yönetimi üzerinde büyük bir korku uyandırmıştı. Roma topraklarının büyük kısmı Hun kralları tarafından yönetilir hale gelmişti. M.S. 432 yılında Avrupa’daki Hun toprakları, Roma ve bazı Germen kabilelerine benzer biçimde, Kral Rugila idaresi altında merkezileşti. Kral Rugila (ya da Rua) 434 yılında öldü ve iki oğlu Bleda ve Attila babalarının yolunda giderek büyük başarılar elde ettiler. İki kardeş, Attila’nın Bleda’yı öldürdüğü M.S. 445 yılına dek iktidarı paylaştı. Neticede, askeri ve politik liderlik Attila’ya kalmıştı ve kısa süre içinde güçlü bir yönetici olarak kendini kanıtladı. Attila, engin topraklara sahip imparatorluğunu bir grup elçi ya da vali aracılığıyla yönetiyordu. Bu elçiler diplomatik görevlerde bulundular, askeri saldırılarda komutan olarak görev yaptılar ve komşu halklardan vergi topladılar.

HUNLAR VE PERS İMPARATORLUĞU

Hunlar ve Pers İmparatorluğu arasında doğrudan bir çatışma ilk olarak büyük göçün başlamasından yirmi yıl sonra gerçekleşti. M.S. 395 yazında, Hun orduları Don Nehri’ni geçtikten sonra güneydoğuya doğru yöneldi ve Kafkasya üzerinden Pers ve Roma eyaletlerine doğru yol aldı. Roma bölgelerinin yağmalanması çeşitli tarihsel kayıtlara geçerken, yalnızca Roma Elçisi Priscus’un mektuplarında ve Liber Calipharum adlı kayıtlarda Pers İmparatorluğu’nun Hunlar tarafından işgal edildiğinden bahsedilir. Hunlar Doğu Roma topraklarından çıkarıldıktan sonra, Fırat ve Dicle vadileri üzerinden günümüz Irak topraklarındaki bir Roma kenti olan Ctesiphon’a sürüldüler. Bir İran ordusunun kendilerine doğru geldiği haberinin ardından Hunlar geri döndü; ama sonunda Pers ordusuna yakalandılar. Persler yaşanan savaşta bazı Hunları öldürmeyi, neredeyse tüm ganimetleri ellerinden almayı ve aktarıldığı kadarıyla 18 bin mahkûmu serbest bırakmayı başardı. Hunların hayatta kalan askerleri Darband geçidi üzerindeki bozkırlara geri döndü.

Avrupa Hun İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra gerçekleşen kabile hareketlerinde, Sabirler en fazla adı geçen topluluk oldu. Avarlar tarafından Altaylar ve Urallar arasındaki eski vatanlarından çıkarıldıktan sonra, Saragurları batıya doğru ittiler. Saragurlar daha sonra M.S. yılında Akatziresin bölgesini fethettiler ve muhtemelen Bizans tarafından yönetilen Pers bölgelerine doğru ilerlemeye devam ettiler. Ne yazık ki Saragurların bu tarihten sonraki kaderine dair herhangi bir kayıt bulunmuyor.

SAHTE HUNLAR DA VARDI

“Hun” adı, 4. yüz yıldan sonra kuzeydoğu İran ve kuzeybatı Hindistan’a düzenli saldırılar düzenleyen birçok kabile için de kullanılmıştı. Buna karşın, Avrupa Hunları, Hunların asıl varlığı olarak görülüyordu. Kimi kaynaklarda tüm bu kabilelerin Türk kökenli olduğu da varsayılıyordu. Avusturyalı tarihçi Robert Göbl’ün araştırmasına dayanan daha ayırt edici bir bakış açısı, konuya ışık tutma noktasında önemli ayrıntılar ortaya koymuştur. Göbl’e göre, İran ve Hindistan, topluca “İran Hunları” diye adlandırılan çeşitli kabileler tarafından birkaç istilaya maruz kalmıştı. Anlaşıldığı kadarıyla, bu toplulukların Avrupalı Hunlarla hiçbir bağlantısı yoktu; ancak hareketleri ve amaçları Hunlarınkini andırıyordu. Bu toplulukların diğer Orta Asya kabileleriyle paylaştığı belirgin özellik, büyük kısmı İran kökenli olan (Alan, İskit vs.) etnik karışımlarıydı. Söz konusu kabilelerin düşmanlarını korkutmak için kasıtlı biçimde kendilerini “Hun” adıyla tanıtıyor olması dikkat çekiciydi.

M.S. 500’den kısa bir süre sonra, günümüz İran’ının kuzeyini istila eden ve Romalı tarihçi Procopius tarafından “Hunlar” (Ounnoi) biçiminde adlandırılan bir kabile, bundan sonra birkaç yıl boyunca İran-Bizans savaşlarına katılan Sabirlerle özdeşleştirilebilirdi. Sabirler, 6. yüzyılın ortalarındaki çatışmalarda, dönüşümlü olarak Persler ve Doğu Romalıların yanında savaşlara katılmışlardı. M.S. 573 yılında Perslerin yanında savaşmalarından bir yıl sonra, Doğu Roma İmparatoru’na bağlılıklarını bildirerek Ermenistan’ın Bizans yönetimi altındaki kısmına yerleştiler.

ÇÖKÜŞ SÜRECİ

Hun İmparatorluğu’nun çöküşüne neden olan temel mesele, ironik biçimde bu büyük gücü oluşturan ve farklı kültürlere sahip olan topluluklardı. Attila, M.S. 451’de Galya’da (şimdiki Fransa) askeri bir yenilgiye uğradı ve M.S. 452’de İtalya’dan yayılan veba hastalığı ve yaşanan kıtlık nedeniyle gücünü yitirdi; ertesi yıl, M.S. 453’te öldü. Büyük hükümdarın ölümünün ardından Hun yönetimi altındaki halklar kendi aralarında mücadele etmeye başladılar. Bunun yanı sıra, Attila’nın ardından yaşanan büyük kıtlık nedeniyle birçok topluluk isyan etti.

Hunlar M.S. 455 yılında kesin bir şekilde bozguna uğradı. Bizans İmparatorluğu Hunlara karşı sınırlarını kapattı ve onlarla ticari ilişkilerini kesti. Attila’nın oğullarından bazıları birkaç yıl daha baskınlara devam etse de yüzyılın sonunda Hunlar birçok farklı yönetim altında geri dönüşsüz biçimde dağıldı.

Batı Avrupa’da, Hunların hatırası ‘acımasız savaşçılar’ biçiminde varlığını sürdürdü. Batı’daki kimi savaş taktikleri Hunlardan öğrenilse de barbar, ilkel insanlar biçiminde tasvir edildiler. Düzene karşı bir tehdit olarak, Roma İmparatorluğu’nun çöküşünü hızlandırdılar. Hunlar, yerleşmiş oldukları Doğu Avrupa’da, her zaman cesaretleri ve taviz vermez yapılarıyla hatırlandı. Hunların gerçekleştirdiği akınlar, Avrupa’nın sonunda kendine Roma’sız yeni bir yol bulacağı bir dönemin kapısını aralamıştı. Sonuç olarak, binlerce yıldır Avrupa, Afrika ve Asya’nın bir kısmını demir yumruğuyla yöneten büyük Roma İmparatorluğu’nun Hunlar tarafından yıkılışıyla, dünya tarihinde yepyeni bir sayfa açılmış oldu.

*Macaristan’ın İngilizce’deki adı ‘Hungary’ biçiminde yazılır. İsmin kökü Hun kelimesine dayanır. Macaristan’ın Macarcadaki ismiyse Magyarország biçiminde yazılır. İsim, yaklaşık 400 yıl önce Attila yönetimi altındaki topraklarda 9. yüzyılda yeni bir Hun devletinin kurulmasında büyük rol oynayan ve efsanevi Kral Japhet’in oğulları olan kardeş krallar Hunor ve Magor’a atıfta bulunur.

Kaynaklar:

http://www.iranicaonline.org/articles/huns

http://history-world.org/huns.htm

http://www.newworldencyclopedia.org/entry/Hunnic_Empire

http://www.imninalu.net/huns.htm

https://dailynewshungary.com/genetic-study-proves-hungarians-descendants-huns/