Dünya Forum: Babil / Antik dünyanın pırlantası

Kutsal kitaplar, 'bir günah ve suç abidesi' olarak resmettikleri Babil’in güzelliğinden ziyade şiddetinden ve zulmünden bahseder. Ortadoğu tarihinin en nadide uygarlığının merkezi olan bu kent, dünyadaki birçok ‘ilk’e de ev sahipliği yapmıştır. Dünyanın ilk kanun kitabıyla, asma bahçeleri, görkemli heykelleri ve eşsiz kent kapılarıyla sonsuza dek hatırlanacak ve nesilden nesle anlatılacak.

Tarkan Tufan  ttufan@gazeteduvar.com.tr

DUVAR – Mezopotamya, ‘iki nehir arasındaki topraklarda’ dünyanın ilk büyük şehirlerinin çoğunu ortaya çıkarmıştı. Fırat’ın suları ile Bağdat’ın yaklaşık 90 kilometre güneyindeki Dicle Nehri arasında yer alan muhteşem Babil, bu eşsiz kentlerden biriydi. Yıkılan ve kaybolan birçok kasabanın aksine, yeni fatihler onu istila edip devraldığında bile, Babil yeni gelene uyarlanıyor ve sürekli olarak küllerinden doğuyordu. Bununla birlikte, işgalcilerinin tutkusunun da bir bedeli vardı; zira, herkesin hükmetmeyi istediği Babil, her zaman için yeni fatihlerinin gözünde bir ödül olarak görülüyordu.

Babil, binlerce yıllık Yahudi-Hıristiyan kültürünün de bir parçasıdır. Eski Ahit’in bölümleri, Kudüs’ün işgal edilmesinin ardından Yahudilerin Babil’e sürgün edilişini anlatır; nehrin yanına “oturdular ve ağladılar”. Yeni Ahit döneminde şehir güçlü bir sembol haline gelmişti: Yozlaşmış kentin dünyevi ikiz şehri olan saf, kutsanmış Yeni Kudüs’le birlikte anlatıldı.

Kutsal kitaplara dayanan gelenek dışında Babil, günümüze kadar gelen zengin efsane birikimine eklenen Yunan ve Roma yazarlarının da ilgisini çekmişti. Yunan tarihçi Herodot da Babil hakkında yazmıştı. Verdiği tarihlerdeki bir takım tutarsızlıklar, birçok akademisyenin oraya hiç gitmediğine ve kayıtlarının tarihsel olgulara kıyasla söylenceye daha yakın olabileceğine inanmasına neden oldu.

Babil Kulesi ve Asma Bahçeleri gibi Babil’in muhteşem yapılarına ilişkin popüler yorumlar, efsaneler ve karmaşanın bir ürünü olabilir. Buna rağmen tarihçiler ve arkeologlar açısından Babil, yüzlerce yıldır hâkim olduğu canlı Mezopotamya kültürünün merkezinde, gerçek bir kentin sembolü olarak yer almıştır.

ŞEHİRLERİN ŞEHRİ BABİL

Babil bölgesi ilk kez 1800’lü yıllarda günümüz Irak toprakları içerisinde tespit edildi. Daha sonraki kazılar, Alman arkeolog Robert Koldewey tarafından 19’uncu yüzyıl sonu ve 20’inci yüzyıl başlarında gerçekleştirildi ve kentin birçok alanının, özellikle (M.Ö. 605-561 yılları arasında) Kral II. Nebukadnezar tarafından çok zengin bir şekilde yeniden inşa edildiği tespit edildi. Koldewey’nin bulgularında eski bir kültür ve siyasi odak ortaya çıkmıştı. Bu kazılar, II. Nebukadnezar tarafından inşa edilen en görkemli yapılardan birisini de gün yüzüne taşıdı: Günümüzde Berlin’deki Bergama Müzesi’nde (Pergamonmuseum) sergilenen göz kamaştırıcı mavi İştar Kapısı’da bu araştırmalar esnasında bulunmuştu.

Berlin’de sergilenen İştar Kapısı (FlickR: Francisco Antunes)

Babil, önce Amorlular adıyla bilinen halk tarafından işgal edildiğinde, M.Ö. ikinci bin yılın başlarında, Bronz Çağı’nın sonlarında stratejik bir önem kazandı. Dünyanın ilk kanun kitabının yazıcısı olan ünlü Kral Hammurabi de dahil olmak üzere, bir dizi güçlü Amor kralı, Sümer başkenti Ur’un karşısında Babil’i bölgenin en güçlü şehri haline getirdi. Babil, Hammurabi’nin ölümünden sonra gerilemesine rağmen, günümüzde Babil adıyla bilinen güney Mezopotamya bölgesinin başkenti olarak önemini binlerce yıl boyunca kaybetmedi.

M.Ö. bin yılın ikinci yarısı boyunca, Babil’in hâkimiyeti için sürekli mücadeleler yaşandı. Ardından Hititler ve Kassitler tarafından işgal edildi; daha sonra Keldani kabileleri ve Suriyeli Aramiler (İsrail’le aynı soydan gelen bir kavim) hâkimiyet için savaştı. M.Ö. 1000’e kadar kuzey Mezopotamya’da güçlü bir imparatorluk kurmuş olan Asuriler mücadelede üstünlük kazanmıştı. Ancak, ne zaman istikrarlı bir döneme girse, Babil yeni bir istilaya maruz kalıyordu. M.Ö. 6’ıncı yüzyılda Büyük Kiros’un ve 200 yıl sonra Büyük İskender’in fetihleri göz önüne alındığında, şehri homojen Babil kültürü olarak değil, binlerce yıl boyunca üst üste inşa edilmiş geleneklerin ürünü olan birkaç Babil kültürünün karşımı olarak görmek daha doğru olabilir.

Babilliler, uygarlıklarının büyük etkisinin farkındaydı. Nebukadnezar’ın haleflerinden biri olan Nabonidus bugün modern tarihçiler tarafından ‘arkeolog kral’ adıyla bilinir. Bilindiği kadarıyla, bölgenin antik mimari ve kültürel geleneklerini, özellikle M.Ö. üçüncü bin yılda Mezopotamya’ya hakim olan Akad İmparatorluğu’ndan kalan eserleri restore etti.

ESKİ BABİL DÖNEMİ

Fırat ve Dicle nehirleri arasındaki alüvyon alanında kurulan şehir devletlerini 100 yılı aşkın bir süre yöneten Sümer kenti Ur’daki Üçüncü Hanedan İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra, Babil şehri tarihteki yerini almaya başlamıştı (M.Ö. 2112-2004). Kuraklık krizi merkezileşmiş durumdaki bu devletin sona ermesi anlamına gelmişti ve göçebe kabileler güney Mezopotamya’ya yerleşmeyi tercih ettiler. Bunlardan biri, İsin, Larsa ve Babil kentlerinin yönetimini ele geçiren Amor halkıydı (Amor kelimesi ‘Batılılar’ anlamına geliyordu). Amor kralları, Babil’de kurulan İlk Hanedanlık (M.Ö. 1894-1595) olarak da bilinir.

Bölge, Amor asıllı Babil Kralı Hammurabi (M.Ö. 1792-1750) tarafından yeniden bir yönetim altında toplanmıştı. Bu bölge, antik dünyanın en verimli ve zengin topraklarından biriydi.

Babil ve müttefiki Larsa, öncelikle, Akad halkının baş düşmanı olan Elam’a karşı bir savaş yürüttü. Bu savaş başarılı bir şekilde sona erdikten sonra, Hammurabi, Larsa’nın üzerine yürüdü ve Kral Rim-Sin’i yenilgiye uğrattı. Ardından bu senaryo tekrarlandı. Hammurabi, Mari Kralı Zimrilim’le beraber Asur’a karşı savaş açtı ve başarı sağlandıktan sonra yine müttefiklerine saldırdı. Mari tahtından indirildi. Diğer savaşlarda Jamsad (Halep), Elam, Esnunna ve Zagros’da yaşayan ve günümüz Kürt halkının atalarını oluşturan dağ kabileleriyle savaştı. Babil artık kuzeybatıdaki Harran ile güneydoğudaki Basra Körfezi arasındaki devasa bölgenin başkentiydi.

Hammurabi’nin başarıları, halefleri açısından birçok sorunun da kaynağı olacaktı. Kuzeydeki Mari ve doğudaki Esnunna’nın ilhak edilmesinin ardından, Hitit İmparatorluğu’nun Anadolu’da artan gücüne ve Zagros’taki Kassite halkına karşı bir tampon bölge kalmamıştı. Hammurabi’nin haleflerinin bu düşmanlara karşı aynı anda savaşmaları olanaksızdı ve yönetimde gevşek bir tutum başladı. Güneyde, bağımsız kentler (Deniz Bölgesi Hanedanlığı) oluştu. Düşmanlar bazen Babil’e saldırdı ve M.Ö. 1595 yılında Fırat boyunca ilerleyen Hitit Kralı Mursilis, Babil’i ele geçirdi ve Mabuk’un en güçlü tanrısı olan Marduk’un heykelini bulunduğu tapınaktan Esagila’ya götürdü.

İLK KANUN YAZICISI HAMMURABİ

Hammurabi, eski Ortadoğu’nun en etkileyici hükümdarı olarak bilinir. Kendisi, “Hammurabi Yasaları” adıyla bilinen ve halka ilk kez bazı haklar tanıyan dünyanın ilk yazılı yasası nedeniyle, tarihte kendisine eşsiz bir yer edinmiştir. Bu yasa aynı zamanda, önemli bir uzunluğa sahip olan deşifre edilmiş en eski yazılardan biridir. Kendisini yalnızca Babil’in yöneticisi değil, aynı zamanda Babil’i çevreleyen toprakların kralı olarak ilan etti. Hammurabi koalisyon olanaklarını ustaca kullandı ve seleflerinden daha büyük bir güce ulaştı. Bununla birlikte, 30 yıl süren yöneticiliğinin ardından, güney Mezopotamya’nın tümüne hükmetme mertebesine ermişti. Hammurabi kontrolündeki askeri güç oldukça iyi örgütlenmişti.

Babil Kralı, Babil’de ve birkaç tapınakta büyük saraylar inşa etti. Tarım alanındaki ana katkısı su kanallarıydı. Krallığındaki herkes, ayrıntılarıyla ortaya konan aynı kanunlara uyuyordu. Askeri güç ve güçlü bir inanç sistemi, Babil’i baskın bir imparatorluk haline getirdi. Egemenliği sırasında, güneyde tapınılan Mezopotamya tanrısı Marduk üstünlük kazanmış ve gücü Babil’e taşınmıştı. Babil kenti “kutsal şehir” olarak anılmaya başlandı ve güney Mezopotamya’nın tüm meşru hükümdarları burada taçlandırıldı. Hammurabi küçük bir idari şehri, büyük bir imparatorluk başkentine dönüştürmüştü.

KENT VE KÜLTÜR

Üç katmanlı bir duvar, Babil kentini çevreliyor ve koruyordu. Üçüncü katman bir hendek tarafından korunurken, iç duvar yaklaşık 61 metre uzakta bulunurdu. Şehre girişte, boğalar ve ejderhalarla süslenmiş kapılardan geçilmekteydi. Babil İmparatorluğu’ndaki her şehir, tarım ve hayvancılık amacıyla muazzam bir alanı kullanmaktaydı.

Babil İmparatorluğu’nun başkenti olan Babil, dinsel ve ticari bir merkezdi. Şehir halkı Marduk, İştar, Ninurta ve diğer Babil tanrıları için yapılan tapınaklarda dua ediyordu.

Babil’in asma bahçeleri tasviri. (19’uncu yüzyıldan kalma bir gravür)

Babilliler şehirlerini düzenlemede çok hassastı. Şehrin sınırlarını işaretlemek, arazileri ölçmek ve mülkiyet değişikliklerini kaydetmek için saha araştırmacıları olarak çalışan bir grup insan vardı. Zengin ailelerin daha büyük evleri vardı ve ortalama bir ev birkaç küçük oda içeriyordu. Her evin ayrı yatak odası, tuvaleti ve oturma odası mevcuttu. Saraylar ve üst sınıfa ait evlerde banyo yapmak için ayrı tuvaletler bulunurdu. Bina temellerinde sırlı tuğla ve su yalıtımı için zemin kaplamalı bir bitüm tabakası kullanılıyordu.

Babil’in Asma Bahçeleri, antik dünyanın mimari şaheserlerinden biriydi. Kral Nebukadnezar’ın karısına bir hediye olarak inşa edildiğine inanılan yükseltilmiş ve teraslanmış bir bahçe olan, yedi katlı bir yapının birleşimiydi. Babil’in Asma Bahçeleri, eşinin eski vatanını anımsatması için, Kral’ın yemyeşil dağları yeniden yaratma girişimiydi.

Bir Asur rölyefinde Babil’in Asma Bahçeleri böyle tasvir edilmişti. (Kaynak: Wikipedia)

Babilliler gelişmiş bir sayı sistemi kullanıyordu. Hesaplamalar yaparak insanlara yardımcı olacak bir dizi matematiksel tablo geliştirdiler.

BABİL KULESİ

Bugün büyük oranda tahrip olmasına karşın, eski zamanlarda Etemenanki Zigguratı (adı yaklaşık olarak “Cennet ve Dünya Tapınağı” anlamına gelir), Esagil tapınağının hemen kuzeyinde bulunan kentin merkezine inşa edilmişti. Tapınak, diğerleri gibi, Tanrı Marduk’a ithaf edilmişti.

Hollandalı ressam Pieter Bruegel’in Babil Kulesi tasviri.

M.Ö. 5’inci yüzyılda yaşayan Yunan yazar Herodot, “iki yüz yirmi metre uzunluğa ve genişliğe sahip bir sağlam kule” olarak tanımlıyor.

Herodot, günümüz bilim insanlarının sekiz seviyeden ziyade yedi kata ulaştığına inanmalarıyla nedeniyle, boyutunu biraz abartmış gibi görülür. Ayrıca Herodot, tapınağın Marduk’tan ziyade Tanrı Bel’e adandığına inanıyordu.

Yine de, yapıyı inşa etmek etkileyici bir başarıydı ve bazı bilim insanlarının inandığı üzere, Babil Kulesi’nin İncil’de anlatılan hikayesine ilham kaynağı olmuştu.

TOPLUMSAL YAŞAM

Babil toplumunda üç ayrı toplumsal sınıf bulunurdu. Toplumun tepesinde kral, kraliçe, prensler, prensesler ve asiller gibi kraliyet ailesi vardı. Üst sınıfı tüm mülk sahipleri ve zengin insanlar oluşturuyordu. Tapınakların rahip ve rahibeleri ile askeri liderler de üst sınıfa dahil edilmişti. Üst sınıftan servetleri için vergi ödemeleri ve askeri faaliyetlere katılmaları bekleniyordu. Biri doğrudan üst sınıfa doğabilirdi; ayrıca, bu sınıfa yükselmek de mümkündü. Orta sınıf esnaf, zanaatkâr, çiftçi ve vasıflı işçilerden oluşuyordu.

En düşük sınıf kölelerdi. Mezopotamya’da kölelik, olağan bir uygulamaydı. Genellikle yenilen düşman kentlerin halkları köle haline getirilirken, suçlu ya da borçlu kişiler de köle yapılabiliyordu. Tapınak köleliğiyse bundan biraz farklıydı. Bir hasat sorunu veya kuraklık durumunda, aileler köle olması için çocuklarını tapınağa gönderirdi.

 

DİN VE MİTLER

Babiller yaklaşık 1000 tanrıya inanıyordu; gündelik hayatta ise bunlardan yalnızca birkaçına ibadet edilirdi. Babilliler tanrılarından günlük yaşamlarında onlara yardım etmelerini isterdi. Öte yandan, sel, kuraklık, ürün yetersizliği vb. doğal felaketlerin tanrının bir cezası olduğuna inanıyorlardı. Babil kentinin büyük tanrısı Marduk, en güçlü tanrı haline gelmişti.

Babil İmparatorluğu halkı tapınakları sorunlarında onlara yardım etmesi için hediyeler ve adaklar sunmak üzere ziyaret ederdi. Babilliler tapınaklar sadece ibadet yerleri değil, tanrıların eviydi. Tanrıların sevgisini kutlamak için birçok festival ve kutlama gerçekleştirilirdi. Babilliler için en önemli eğlence, 11 günlük bir şenlik olan “Yeni Yıl” kutlamasıydı.

Babilliler ölümden sonraki hayata inanıyordu. Bu nedenle, ölü insanlar, onları diğer dünyaya götürebilecekleri birçok hediyeyle birlikte gömülürdü. Mezarlar ya bir kamusal mezarlıkta ya da evlerinin zemininde bulunurdu. Ayrıca, yedi kil tablet üzerine kaydedilen yaratılış efsanesine de güçlü biçimde inanırlardı. İlk eski Babil efsanelerinden biri “ilk insan Adapa” ile ilgiliydi. Çivi yazısıyla yazılan tabletler, bu türden efsaneleri sonraki nesillere aktarıyordu. Babil kültürü, İncil’in Eski Ahit kısmında da okunabilecek olağanüstü net bir etki yaratmıştı.

NEBUKADNEZAR

Kral Nebukadnezar, Babil için Suriye halkları ve Filistin’in yeni hâkimleriyle yüzleşmek için bir vesileydi. Filistin’in tüm şehirleri başlayan bir ayaklanmaya katıldı ve Nebukadnezar, Aşkelon kentinde akıllardan silinmeyecek bir şey yaptı; kenti tarihten silerek insanlarını esir aldı. Örnek bir ceza olmasını istese de açıkçası bir işe yaramadı. Nebukadnezar, neredeyse her yıl, en azından M.Ö. 573 yılına kadar, batı bölgelerindeki isyanları bastırmak için birçok defa ordular göndermek zorunda kaldı. Elbette Mısırlılar da yaşanan sorunların en büyük kaynaklarından biriydi ve iki defa Babiller, Mısır ordularıyla savaşarak onları sınırlarının dışında çıkarmak zorunda kaldılar.

Bu savaşlardan birinde, M.Ö. 597 yılında Yahuda krallığı bir isyan başlattı. Önde gelen 3 bin vatandaşını Babil’e sürgün gönderen Kudüs’ü ele geçirdi. 589 yılında Kudüs halkı tekrar isyan etti ve Nebukadnezar kentte tüm öfkesini gösterdi. 18 ay süren bir kuşatmadan sonra şehir zaptedildi, duvarları yıkıldı ve Süleyman Tapınağı yakıldı. Yahuda’nın son kralı olan Zedekiah kör edildi, esir alındı ​​ve binlerce insan daha sürgüne gönderildi. Hayatta kalanlar Mısır’a kaçtılar.

Nebukadnezar 586 yılında, kendisine vergi ödemeyi reddeden Tire’yi kuşattı. Bu kuşatma 13 yıl sürecekti. Son olarak, 573’te, kent Babil iktidarı altına girmeyi ve vergi ödemeyi kabul etti; ve bu olaydan sonra, Nebukadnezar’ın batı kentlerine barış getirmiş olduğu anlatılmaya başlandı.

Babil yeniden inşa edildi, büyütüldü ve güzelleştirildi; tarihte bilinen en büyük ve en görkemli kent oldu. Güney Mezopotamya’daki diğer şehirler, yani tapınakları restore edilmiş ve büyütülmüş tüm eski Sümer şehirleri büyük ilgi gördü.

Bu dönem, tapınakların Babil toplumundaki zenginliğinin ve etkisinin en yüksek noktasını oluşturuyordu; o dönemin baskın durumdaki sosyal ve ekonomik kurumlarıydı.

Nebukadnezzar M.Ö. 562’de öldü. Ardından üç karanlık karanlık kral birbirlerini izledi ve her biri saray darbeleri nedeniyle tahttan indirildi. Daha sonra, M.Ö. 556’da, Nebonidus tahta çıktı (M.Ö. 556-539).

ÇÖKÜŞ

Nabonidus kraliyet soyundan değildi ve tahta çıktığında 60 yaşını doldurmuştu. Annesi (o kral olduğunda henüz hayattaydı), Kuzey Mezopotamya’daki Harran kentinde, Tanrı Sin’e kendini adamış bir rahibeydi. Asurluların ve Nabonidus’un kendisi de Tanrı Sin’e inanıyordu. Saltanatının başından itibaren Harran’ı yeniden ele geçirmek ve orada tapınağını yeniden inşa etmek için yanıp tutuşuyordu.

Kendi tanrıları Marduk’a sadık olan Babilliler arasında Sin pek rağbet görmüyordu; Bununla birlikte, bu tanrıya olan inanç hem Aramlar hem de Keldaniler arasında yaygındı. Babil tapınaklarının ve rahipliklerinin zenginliği ve etkisi göz önüne alındığında ve Babillerin dini hayatında kralların oynadığı merkezi rolü düşündüğünüzde, Nabonidus’un Tanrı Sin’e olan bağlılığı, dini ve siyasi bir gerilime neden olabilirdi.

Hanedan, kesinlikle yeni kaynaklara ihtiyaç duyuyordu. Nabonidus’un hükümdarlığı sürdükçe Babil İmparatorluğu’nun diğer hükümdarlıklarla ilişkileri hızla bozuldu. Bir noktaya kadar bu, Nabonidus’un kendi eliyle gerçekleştirilen bir çöküş dönemiydi. Medlerin elinde olan Harran’daki tapınağı Sin’e geri getirmek için büyük bir istek duyuyordu. Aynı zamanda, Medlerle mücadelenin belli stratejik sebepleri de olabilirdi. Bölgedeki diğer büyük güçlerden Medlerle olan savaşın er ya da geç gerçekleşmesi bekleniyordu ve Harran bölgesi Suriye, İran ve Anadolu’ya giden başlıca yolların üzerinde, stratejik bir konumdaydı.

Nabonidus M.Ö. 539’da iktidarını yitirinceye dek 17 yıl boyunca Babil’i yönetti. Kral Nabonidus’un yenilgisi, imparatorluğun ve Babil’in sonu, kraliyetin ihmalkâr yapısı nedeniyle kaçınılmaz bir hal almıştı. Nabonidus’un kaderinin ne olduğu bilinmiyor. Bazıları, krallığını kaybetmesinden sonraki yıl içerisinde bir köle olarak öldüğünü iddia ederler.

M.Ö. 539’un eylül ayında gerçekleşen Opis Savaşı, Perslerin Mezopotamya’yı istilası sırasında, Nabonidus karşısında Büyük Kiros’un yönetimi altındaki Pers orduları ve Yeni-Babil İmparatorluğu ordusu arasında büyük bir mücadeleye sahne olmuştu. O dönemde Babil, batı Asya’da henüz Fars kontrolü altında olmayan en büyük güç durumundaydı. Savaş, Başkent Babil’in kuzeyinde, stratejik bir nehir şehri olan Opis’te veya yakınlarında gerçekleşti. Persler açısından tartışmasız bir zaferle sonuçlandı. Birkaç gün sonra Sippar kenti Perslere teslim oldu ve Kiros’un güçleri savaşmadan Babil’e girdi. Ardından Kiros, Babil’in kralını ve egemenliğini feshetti ve kentin bağımsızlığını sona erdirdi; bu neticeyle Babil İmparatorluğu daha büyük bir Pers İmparatorluğu’nun parçası haline gelmiş oldu

Kaynaklar:

http://www.livius.org/articles/place/babylonian-empire/

https://www.ancient.eu/babylon/

http://www.ancient-civilizations.com/babylonian-empire/

https://www.timemaps.com/encyclopedia/babylonian-empire/

https://www.livescience.com/28701-ancient-babylon-center-of-mesopotamian-civilization.html

https://www.nationalgeographic.com/archaeology-and-history/magazine/2017/01-02/babylon-mesopotamia-ancient-city-iraq/