Siyaset ve tutkular: Demokrasinin bahisleri

Akılcılık siyasetin doğasını anlamaya daima bir engel teşkil etse de, medya çağında akılcılığın noksanlarının ve yetersizliklerinin bizi siyasi alanda vuku bulan derin dönüşümleri anlamaktan alıkoyduğunu ileri sürüyorum. Bugün, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan beri var olan siyasi sınırlarda derin bir dönüşüme şahit oluyoruz ve bu dönüşümlerin dinamikleri ancak, öznelliğin söylemsel olarak inşa edildiği farklı yolları anlayan siyasi bir teori tarafından kavranabilir. Demokratik siyasi bir teori için, yirminci yüzyıl düşüncesinin en yenilikçi, çığır açıcı akımlarına rengini vermiş olan akılcılık eleştirisini kabullenmenin asli önemi buradan kaynaklanmaktadır.

Chantal Mouffe *

Yeni iletişim araçlarının gelişmesi ve medyanın hayatın her alanında kendini gösteren ezici mevcudiyeti, demokratik siyaset için bir meydan okumayı temsil ediyor. Bu sunumda böyle bir meydan okumanın ancak liberal demokratik siyasi düşüncedeki baskın akılcı perspektifin ıskartaya çıkarılmasıyla kavranabileceğini ve karşılanabileceğini savunmak istiyorum. Nitekim, böyle bir bakış açısı siyasi mücadelenin doğasını ve siyasi kimliklerin inşasında simgelerin merkeziliğini tanımaktan bizi alıkoyar. Sağ-kanat popülist hareketlerin yakın zamanda gösterdiği yükselişin de tasdik ettiği gibi, halihazırda yeni siyasi kimlikler (identity) yaratılıyor ve hiç şüphe yok ki medya bunların yayılmasında önemli bir rol oynuyor. Bununla birlikte medyayı asıl suçlu diye sunmak ve bu tarz hareketleri “medya siyaseti”nin bir neticesi olarak görmek ciddi bir hata olur. Bu hareketlerin başarısı geniş bir imleyenler (signifers) yelpazesini seferber etmeyi başaran siyasi bir retorik kullanmaksızın mümkün olamazdı. Mevcut düzene karşı bu imleyenleri bir denklikler zincirine eklemleyememiş olsaydı, sağ kanat popülizm birçok Avrupa ülkesinde bu kadar önemli gedikler açamazdı.

Teorik açıdan bunun açığa vurduğu şey, siyaset konusunda akılcı yaklaşımın kati biçimde yersiz düşmesi ve “post-modern” adı verilen yaklaşımın sahip olduğu önemdir. Bu gösteriyor ki, Habermas gibi yazarların iddialarına karşın, Aydınlanma akılcılığının eleştirisi modern demokratik proje için bir tehdit oluşturmaz. Bilakis, demokratik kurumları savunmak ve derinleştirmek ancak böyle bir eleştiriyi hesaba katmak suretiyle mümkündür. Bugünlerde demokrasiyi tehlikeye atan bir şey varsa, o da tam olarak akılcı yaklaşımdır çünkü siyasetin doğasına kör kalmakta ve siyaset alanında tutkuların (passions) oynadığı merkezi rolü yadsımaktadır. Kolektif siyasi kimliklerin inşa sürecini ve bunların sözel olarak telaffuz edilme tarzını anlamak ancak, özcülük eleştirisinin tüm içerimlerini çıkartmak suretiyle mümkün olacaktır.

KİMLİK MESELESİ

Akılcılık siyasetin doğasını anlamaya daima bir engel teşkil etse de, medya çağında akılcılığın noksanlarının ve yetersizliklerinin bizi siyasi alanda vuku bulan derin dönüşümleri anlamaktan alıkoyduğunu ileri sürüyorum. Bugün, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan beri var olan siyasi sınırlarda derin bir dönüşüme şahit oluyoruz ve bu dönüşümlerin dinamikleri ancak, öznelliğin söylemsel olarak inşa edildiği farklı yolları anlayan siyasi bir teori tarafından kavranabilir. Demokratik siyasi bir teori için, yirminci yüzyıl düşüncesinin en yenilikçi, çığır açıcı akımlarına rengini vermiş olan akılcılık eleştirisini kabullenmenin asli önemi buradan kaynaklanmaktadır.

Böyle bir eleştirinin en temel gelişimlerinden biri, eylemlerinin kaynağı olması itibarıyla davranışlarının tüm alanında homojen bir anlam taşımaya muktedir ussal şeffaf bir kendilik (entite) olarak özne kategorisinden kopmak olmuştur. Psikanaliz, kişiliğin bir egonun şeffaflığı etrafında örgütlenmek şöyle dursun, faillerin, bilinçliliğinin ve ussallığının dışında yatan çeşitli düzeylerde yapılandığını göstermiştir. Bu yüzden de öznenin zorunlu olarak birleşik niteliği düşüncesinin itibarını sarsmıştır. Freud’un başlıca iddiası, insan zihninin zorunlulukla, biri bilinçli olmayan ve olamayan, iki sistem arasındaki bölünmeye tabi bulunduğudur. Modern felsefenin merkezi bir teması olan, öznenin kendine-hakimiyeti tam da asla ulaşılamayacak olandır. Freud’u takiben ve onun içgörülerini geliştirmek suretiyle Lacan, her kimliğe/özdeşliğe nüfuz eden düzlemler/kütükler çokluğunu -Simgesel, gerçek ve imgesel- ve, yapı dahilinde temsil edilse de, aynı zamanda hem her kimliği altüst eden hem de teşekkülünün koşulu boş yer olan eksikliğin yeri olarak öznenin yerini göstermiştir. Öznenin tarihi, özdeşimlerinin tarihidir ve özdeşimlerin ötesinde kurtarılacak saklı bir kimlik de yoktur. Bir kimlik eksikliği söz konusu olduğundan özne daima özdeşim yoluyla, kendini Lacan’ın “ana imleyen” (le signifiant maitre) diye adlandırdığı şeyle özdeşleştirmek suretiyle kendi kurucu eksikliğini doldurmaya yeltenecektir. Ancak bu yolla simgesel ağda kendi yerini güvenceye alır. Demek ki ikili bir hareket söz konusudur. Bir yanda, önceden inşa edilmiş bir nokta etrafında bir dizi pozisyonun sabitlenmesine mani olan bir merkezsizleşme hareketi vardır. Öte yanda ise karşıtı bir hareket: imlenenin imleyen altındaki akışını sınırlandıran kısmi sabitlenmeler, düğüm noktalarının tesisi. Fakat sabitlenmeme/sabitlenme diyalektiği ancak, sabitlenme önceden verili olmadığı için; öznenin, öznenin özdeşimlerinden önce gelen bir merkezi olmadığı için mümkündür.

Burada ancak bu akılcılık eleştirisinin bazı veçhelerine atıfta bulunabiliyorum, ama bu eleştirinin pek çok başka biçime bürünebileceği açıktır. Söz gelimi, geç dönem Wittgenstein’ın dil felsefesinde de yine, öznenin dilsel anlamın kaynağı olamayacağına, çünkü dünyanın bize farklı dil oyunlarına katılım yoluyla açıldığına işaret eden, akılcı özne anlayışını hedef alan bir eleştiri bulabiliriz. Gadamer’in, düşünce, dil ve dünya arasında temel bir birlik bulunduğu ve mevcudiyetimizin ufkunun ancak dil dahilinde inşa olduğu tezine dayanan felsefi hermenötiğinde de aynı fikirle karşılaşırız. Modern metafizikte öznenin merkeziliğine ve üniter (bir ve bölünmez) niteliğine dair benzer bir eleştiri, farklı biçimlerde Amerika pragmatizmi geleneğine mensup çeşitli yazarlarda da bulunabilir. Bu husus, en önemli çağdaş felsefi eğilimlerin yakınlaşma noktalarından birini teşkil eder.

AKILCILIK ELEŞTİRİSİ VE SİYASET

Siyaset için akılcılığın eleştirisinin neticeleri, böyle bir eleştiri, Hegemony and Socialist Strategy [Ernesto Laclau & Chantal Mouffe, Hegemonya ve Sosyalist Strateji – Radikal Demokratik Bir Politikaya Doğru, İletişim, 2017 (4. bas), çev. Ahmet Kardam, Doğan Şahiner] kitabımızda göstermeye çalıştığımız gibi, Gramsci’nin hegemonya anlayışıyla eklemlenince özellikle yerinde ve amaca uygun hale gelmiştir. Kitabın ana savlarından biri, toplumsal nesnelliğin iktidar eylemleri yoluyla inşa edildiğidir. Bu, herhangi bir toplumsal nesnelliğin nihayetinde siyasi olduğu ve teşekkülünü yöneten dışlamanın -Derrida’yı takiben, “kurucu dışarı” diye adlandırdığımız şeyin- izlerini göstermek zorunda olduğu anlamına gelir. Bir nesnenin, bizzat varlığında, kendinden başka bir şeye atfedildiği/kaydedildiği ve netice itibarıyla her şeyin fark olarak inşa edildiği öne sürüldüğünde, “kurucu dışarı” mefhumu, varlığın arı “mevcudiyet” ya da “nesnellik” olarak tasavvur edilemeyeceğini açığa vurur. Bu tayin edicidir, zira eğer “kurucu dışarı”, içeride onun daimi gerçek imkanı olarak mevcut ise, o zaman içerinin kendisi salt muhtemel ve tersine döndürülebilir bir düzenleme haline gelir (başka bir deyişle, hegemonik düzenleme, üzerine dayandığı iktidar temelinden başka bir geçerlilik kaynağı iddiasında bulunamaz.) Nesnellik ve iktidar arasındaki yakınlaşma noktası -ya da daha ziyade müşterek çöküş- bizim “hegemonya” diye adlandırdığımız şeydir. Problemi bu şekilde koymak, iktidarın, önceden inşa edilmiş iki kimlik arasında elde edilen dışsal bir ilişki olarak değil bizzat kimliklerin kurucusu olarak tasavvur edilmesi gerektiğine işaret eder. Her nesnel düzenin, kendi hegemonik doğası tarafından açığa vurulan imkânının yapısı, imin (yani, imleyen/imlenen ilişkisinin) altüst oluşu tarafından üstelenilen biçimlerde görülür. Örneğin, “demokrasi” imleyeni, onu “anti-komünizm olarak” telaffuz eden/eklemleyen bir söylemde belli bir imlenene sabitlendiğinde, onu baskıya karşı verilen tüm mücadelelerin odak noktası yapan bir söylemde başka bir imleyene sabitlendiği zaman olduğundan çok farklıdır. Bu ihtilaflı telaffuzlar/eklemlemeler arasında ortak bir zemin olmadığından, bunları, onun doğru ve daha derin özünü açığa vuracak daha derin bir nesnellik altına yerleştirmenin hiç yolu yoktur.

Bu mülahazalar siyaset teorisi için geniş kapsamlı içerimlere sahiptir ve toplumsalın teşekkülünün mantığının neden toplum bilimlerinde ve liberal düşüncede baskın olan nesnellik ve özcülük içinde kavramamadığını açıklarlar. Siyaset açısından neticeler, siyasi kimliklerin inşa sürecini kavramak bakımından bilhassa uygundur. Örneğin böyle bir perspektife göre, demokratik bir toplumda siyasi pratik önceden tesis edilmiş kimliklerin haklarını savunmaya değil bizatihi bu kimlikleri istikrarsız ve daima kırılgan bir alanda tesis etmeye dayanır. Bu, belli bir dönemde “sağduyu” ya da “ortak akıl” diye kabul edilen şeyin daima hegemonik telaffuzun, yani imleyen zincirinin anlamını kısmen sabitleyen düğüm noktalarının kurulmasının bir sonucu olduğunu gösterir. Farkların akışını durdurup bir merkez inşa etme teşebbüsleri daima istikradan yoksun ve oynaktır çünkü karşıtlıkların kestiği bir alanda vuku bulurlar. Bu yüzden, belli bir düzenin unsurlarının ‘eklemlenişini parçalamak’/‘telaffuzunu bozmak’ ve başka tarzda bir eklemleme/telaffuz tesis etmek suretiyle, o söylem tarafından yaratılan düzenin alt üst edilmesi olasılığı her zaman vardır. Nitekim İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden beri, demokrasi, komünizm ve faşizm arasında kurulmuş ilişki bakımından bugün olan budur. Geleneksel hudutlar çöktü ve farklı yeniden telaffuz girişimlerine tanık oluyoruz. İletişim araçlarındaki ilerlemeyle birlikte bu özcülük eleştirisi demokratik siyaseti tasavvur etmek açısından elzem hale geldi çünkü medyanın artan rolü hegemonik mücadele için geniş bir saha yarattı.

Kendilerini akla, itidale ve mutabakata başvurmakla sınırlandıran pek çok demokratik parti siyasi mantığın işleyişini anlamakta eksik kaldıklarını gösteriyorlar. Rakiplerine duyguları ve tutkuları ilerici bir yönde seferber ederek karışılık verme gerekliliğini anlamıyorlar. Farkına varamadıkları şey şu: Demokratik bir siyaset, insanların arzuları ve fantezileri üzerinde gerçek bir kazanım elde etmeli; çıkarları hislerin ve aklı tutkuların karşısına koymak yerine, sağın yücelttiği ilkeler karşısında gerçek bir meydana okumayı temsil eden özdeşim ilkeleri sunmalıdır. Bu, aklın ve akılcı argümanın siyasette ortadan kalkacağı anlamına gelmez, sadece bunların sahip olduğu rollerin yeniden düşünülmesi gerektiğini söyler. Söz gelimi, retorik ve mantık arasındaki kısır karşıtlık, hegemonik telaffuz/eklemleme pratiklerinin doğasını hesaba katan yeni bir argümantasyon anlayışından yana bir köşeye bırakılmalıdır.

Bir kez, kimliklerin asla zaten verili olmadığı ve “kimlik” olarak görülen şeyin bir özdeşim sürecinin -birçok söylem vasıtasıyla meydana gelen bir sürecin- neticesi olduğu kabul edildiğinde, hegemonya mücadelesi tüm karmaşıklığıyla ortaya çıkar. Nitekim, “en yüksek” olanından “en düşük”üne kadar tüm farklı tezahürleriyle bütün bir “kültür” alanıyla örtüşür. Özdeşleşmenin simgesel biçimleri kültürel pratikler yoluyla geliştirilir ve medyanın inanılmaz gelişimiyle birlikte bunlar artık geniş ölçüde geçerlidir. Bu münasebetle hegemonik eklemleme/telaffuz sahası büyük ölçüde genişlemiş ve siyasetin görevleri çok daha karmaşık hale gelmiştir. Kuşkusuz, hegemonya her zaman demokratik siyasette başat önemde olmuştur ama icrasının koşulları, mevcut özdeşim sahalarının artışı ve iletişim araçlarının gelişmesiyle derinden dönüşüme uğramıştır. Hegemonik telaffuzun/eklemlemenin iki koşulu, zıt kuvvetlerin mevcudiyeti ve onları ayıran sınırların oynaklığıdır: Hegemonya geniş bir yüzergezer unsurlar alanının varlığını ve bunların karşıt kamplardaki telaffuzunun/eklemlenişinin imkânını gerektirir. Bununla birlikte, bu tam da, varlığı mevcudiyet biçimi altında tasavvur eden ve nesnelliği bizzat şeylerin kendisine ait gören örtük bir ontolojiye dayanan akılcı bir çerçeve dahilinde düşünülemez olan şeydir.

ÇEKİŞMECİ (AGNOSTİK) BİR ÇOĞULCULUK İÇİN

Akılcı yaklaşıma karşı sunulan bir alternatifin taslağını çizmeye başlamak için “siyasal” (political) ile “siyaset” (politics) arasında ayrım yapmayı öneriyorum. “Siyasal” ile tüm insan toplumlarında her daim mevcut bir olasılık olan düşmanlık ve karşıtlık boyutunu kastediyorum; bu karşıtlık pek çok biçim alabilir ve çeşitli toplumsal ilişkiler içinde gün ışığına çıkabilir. Öte yandan “siyaset”, belli bir düzen tesis etmeyi amaçlayan ve, insanlar “siyasal” boyutundan etkilendikleri için, onların birlikte varoluşunu her zaman potansiyel olarak ihtilaflı koşullarda düzenleyen bir pratikler, söylemler ve kurumlar bütününe göndermede bulunur. Siyaset fikrinde bulunan iki anlamı -“polemos” (savaş) ve “polis” (şehir)- bir arada tutmaya çalışan bu anlayış demokratik siyaset için temel önemdedir. Nitekim, ancak “siyasal”ın bu boyutunu tanıdığımızda ve “siyaset”in, düşmanlığı ehlileştirmeye ve insan ilişkilerinde var olan potansiyel karşıtlığı dağıtma girişimine dayandığını anladığımızda demokratik siyaset için temel soru olduğunu düşündüğüm şeyi koyabiliriz. Bu soru, akılcı iddianın tersine, akılcı bir mutabakata dışlama olmaksızın nasıl ulaşılacağını sormaz; başka bir deyişle, “onlar” diye bir mütekabili olmayacak bir “biz” inşa etmeye çalışmaktan oluşmaz. Böyle bir şey imkânsızdır çünkü bir “biz” tesis etmenin koşulunun kendisi bir “onlar”a sınır çekmektir. Gerçek mesele çoğulcu bir demokrasiyle uyumlu bir yolla biz/onlar ayrımının nasıl tesis edileceğidir. Siyaset alanında bu, “başka”nın yok edilecek bir düşman olarak değil, fikirleriyle mücadele ettiğimiz ama bu fikirleri savunma hakkını tartışma konusu edemeyeceğimiz bir “rakip” olarak görülmesini gerektirir. Demokratik siyasetin amacının bir “karşıtlık”ı (antagonizm) bir “çekişme”ye (agonizm) dönüştürmek olduğunu söyleyebiliriz. Benim “çekişmeli çoğulculuk” diye adlandırmayı önerdiğim [The Return of the Political, London, Verso, 1993 ve The Democratic Paradox. London, Verso 2000; Siyasetin Dönüşü, Epos, 2010, çev. Ali Çolak, Fahri Bakırcı ve Demokratik Paradoks, Epos, 2015 (3. bas.), Ahmet Cevdet Aşkın] bu perspektiften göz önüne alındığında, demokratik siyasetin başlıca görevi, kamusal alanda akılcı bir mutabakat tesis etmek üzere tutkuları bertaraf etmek ya da onları özel bir sahaya sürmek değildir. Aksine, bu tutkuları demokratik hedefler doğrultusunda harekete geçirerek onları “evcilleştirmek”tir. Çekişmeli karşılaşmanın, demokrasiyi tehlikeye atmak şöyle dursun, aslında tam da demokrasinin imkânın koşulu olduğunu anlamak gerekir. Kuşkusuz, çoğulcu demokrasi bir dizi ortak etik-siyasi ilke üzerinde mutabakata varmayı talep eder ama aynı zamanda ayrılığın ifade edilmesini ve ihtilafların açığa vurulabilmesini sağlayan kurumları da gerektirir. İşte bu yüzden çoğulcu demokrasinin hayatta kalabilmesi, açıkça farklılaşmış konumlar etrafında siyasi kolektif kimliklerin oluşmasının imkânına ve gerçek seçenekler arasında seçim yapabilmeye dayanır. Çoğulculuğun çekişmeli dinamikleri, kendileriyle özdeşleşilecek demokratik kimliklerin yokluğundan dolayı engellendiği zaman, milliyetçi, dinci ya da etnik tipte özcü kimlikler etrafında eklemlenen muhtelif siyaset biçimlerine ve müzakere edilemeyen ahlaki değerler üzerinden karşı karşıya gelmelerin artışına zemin oluşur.

Çoğulcu demokratik siyasetin, iktidarın ve dışlamanın izlerini silmeye kalkışmak bir yana, onları yarışma dairesine girebilecekleri şekilde öne çıkartması, görünür kılması gerekir. Ve bunun bitimsiz bir süreç olarak tasarlanmasının gerekmesi umutsuzluğa neden olmamalı, tam tersine umut vermelidir. Çoğulcu bir demokraside, ayrışmalar/bölünmeler ve ihtilaflar, maalesef bertaraf edilemeyen kargaşalar olarak ya da akılcı evrensel benimizle asla tamamen örtüştüremeyeceğimizden asla ulaşamayacağımız bir ahenk tarafından tesis edilen bir iyinin tamamen gerçekleşmesini olanaksız kılan ampirik engeller olarak görülmemelidir. Demokratik bir siyasi düzende (polity), ihtilaflar ve anlaşmazlıklar, yetersizliğin işareti olmak bir tarafa demokrasinin canlılığının ve çoğulculuğunun hakimiyetinin teminatıdır.

Bu yüzden “siyasetin sonu”nu kutlama ya da güya sol ile sağ arasındaki eski moda çatışma siyasetinin yerini alan “üçüncü yol” olarak mutabakat siyasetinin avukatlığına soyunulması eğilimine karşı şüpheci olmalıyız. Düzgün işleyen bir demokrasi, demokratik siyasal konumların canlı biçimde çarpışmasını icap ettirir. Sol ile sağı miadı dolmuş diye terk etmek yerine, demokrasiye yeni bir atılım kazandırmak amacıyla bu kavramları yeniden tanımlamalıyız. Çatışmalar pek çok biçime bürünebilir ve bunlardan toptan kurtulunabileceğine inanmak yanıltıcıdır. Bu yüzden, gerçek seçenekler etrafında özdeşim imkânları sunan çoğulcu demokratik bir sistem dahilinde onlara siyasal bir çıkış yolu sunmak tercihe şayandır.

Sağ kanat popülizmin artan etkisini, çekişmeli demokratik kamusal alanın yokluğu bağlamında anlamamız gerektiğini öne sürüyorum. Nitekim, pek çok ülkede ana hükümet partileri arasındaki merkezde mutabakata karşı çıkanlar sadece bu sağcı partilerdir. Bunlar, maharetli popülist retorik sayesinde, kendilerini, halkın iradesini temsil eden ve halkın egemenliğinin tek teminatı oldukları iddiasında bulunan, kurulu düzen karşıtı kuvvetler diye sunmayı becerirler. Eğer geleneksel demokratik yelpaze içinde daha çok gerçek siyasal seçenek mevcut olsaydı böyle bir durum mümkün olamazdı.

Ayrılığa yer açmak ve bu ayrışmanın açığa vurulabileceği kurumlar geliştirmek demokrasi için hayatidir. Bir gün toplumun “iyi-düzenleneceği” bir zamanın geleceği fikrini terk etmemiz gerekiyor. Siyasal sınırları akılcılık ve ahlakçılık örtüsü altına gizlemeye çalışmak yerine, bu sınırların gerçek mahiyetini ve yol açtıkları dışlama biçimlerini tanıyan ve kabul eden çekişmeci yaklaşımın üstünlüğü burada yatmaktadır. Tam manasıyla gerçekleşmiş bir mutabakatın günün birinde somutlaştırılabileceği yanılsamasına karşı uyararak, bizi demokratik uyuşmazlığı canlı tutmaya zorlar. Toplumsal ilişkilerin ve kimliklerin hegemonik doğasını kabullenerek, demokrasilerde hudutları doğallaştırmak ve kimlikleri özselleştirme yönünde hep bulunan eğilimi bozmaya katkıda bulunabilir. Buna bağlı olarak çoğulcu bir toplumun kuşattığı seslerin çokluğu ve mücadelelerinin karmaşıklığıyla daha çok uyuşabilir.

Çeviren: Murat Erşen


*Westminster Üniversitesi Demokrasi Çalışmaları Merkezi

Bu yazı Ethical Perspectives dergisinin 7’inci sayısında yayınlanmıştır.  

“Her hakkı mahfuzdur. İzin alınmadan basılamaz, yazılı ve elektronik ortamda kopyalanamaz, çoğaltılamaz.”