Cumhuriyet’te sosyalizmin 100 yılı aşan tarihi

100 yılı aşan tarihin de gösterdiği gibi toplumsal muhalefet, sol siyaset ve başka bir dünya alternatifi her zaman kendisini hakiki bir şekilde var etmiş ve her koşulda örgütlenebilmiştir.

Google Haberlere Abone ol

Y. Doğan Çetinkaya*

Türkiye’de solun, sosyalizmin tarihi konuşulduğunda “gerçek anlamıyla” bir solun mevcut olmadığı çok sıklıkla ifade edilir. Bu düşünce, sadece muarızları tarafından değil, solun bir parçası olanlarca da yaygın olarak vurgulanır. Yani taraftar ve mensuplarının da önemli bir kısmı kendilerinden başka diğer kişi, grup ve çevreleri sola yakıştıramaz.

Türkiye düşünce tarihi ve siyasi hareketleri incelenirken akımların rafta dizili baharat kavanozları gibi birbirlerinden ayrı cereyanlar olduğu varsayılır. Oysa bütün düşünce akımları, birbirleriyle içerik olarak kesişen kümelere sahiptir. Sol söz konusu olduğunda 1923 öncesinde de sonrasında da (başka ülkelerde olduğu gibi) liberalizm, milliyetçilik gibi akımlarla etkileşimler, ortaklıklar vardır. Ancak bu, solun üstü kazındığında altından aslında bir başka ideoloji çıkacağı anlamına gelmez. Türkiye’de sol, sosyalizm ve Marksizm çeşitli biçimleriyle hep vardı.

OSMANLI’DA KAPİTALİZMİN VE SOSYALİZMİN DOĞUŞU

Yine Osmanlı İmparatorluğu’nda ve Türkiye’de, kapitalizmin çok geç ve yine her ne demekse “çarpık” geliştiği iddia edilir. Bu yüzden de birçokları için yine Osmanlı’da veya Türkiye’de hakiki bir sosyalizmi aramak abesle iştigal olarak görülür. Zira toplumsal temelleri olmadığı düşünülür. Kapitalizm, sanayi, sınıf çatışması vs. mevcut değildir onlara göre. Oysa kapitalizm, özgüllükler ve gelişmişlik farklılıkları ile, evrensel olarak belli bir dönem içinde tüm kürede ortaya çıkmıştır. Modern piyasa, meta ekonomisi ve sermayesi ve proletaryası ile burjuva toplumu Osmanlı İmparatorluğu’nda 18. yüzyıl boyunca gelişmiş ve neticesinde Tanzimat olarak bilinen üst yapısal değişikliklere yol açmıştır. Tanzimat başlangıç değil sonuçtur. Uzun lafın kısası Osmanlı da diğer imparatorluklar gibi sınıflı bir toplumdu. Nasıl ki Avrupa işçi hareketleri 19. yüzyılın ortasından itibaren örgütlü, sendikalı ve grevli bir hal almış ise Osmanlı İmparatorluğu’nda da ilk modern grev dalgası 1870’ler ile gelişmiştir.

İkinci büyük dalga, öncesi ve sonrasıyla elbette 1908 Devrimi’ydi. Bu dönüşüm sırasında sol düşünce, sosyalist fikriyat ve Marksizm Osmanlı’da bir siyasal hareket halini alır. Gayr-i Müslim cemaatlerde kitlesel sol/sosyalist hareketler ortaya çıkar. Ermeni cemaati içinde örgütlenen Daşnaksutyun yani Ermeni Devrimci Federasyonu ve Sosyal Demokrat Hınçak örgütleri, Rum ağırlıklı Türkiye Sosyalist Merkezi bazı örneklerdir. 19. yüzyılın sonlarında Bulgar ve Makedonlar arasında da sosyalist fikriyat hızla yayılmıştı. Selanik’te 20. yüzyıl başında Selanik İşçi Federasyonu örneğinde görülen çok dinli ve etnili sınıf hareketi ve siyasal hareketler iç içe gelişiyordu. Sosyalist hareketlerin işçi mücadeleleri içinde çok ciddi tabanı bulunuyordu. Müslümanlar arasında da ilk önce aydınlarda, sonra da bir siyasal hareket olarak toplumsal sınıflar içinde sosyalizmin 1908 Devrimi öncesinde yaygınlaşmaya başladığını görüyoruz. Osmanlı Sosyalist Fırkası ve bu geleneğin ardından gelen farklı örgütler önemli bir damarı temsil edecekti. 1920 yılında ise toplanan Türkiye Komünist Teşkilatlarının Birinci Kongresi’nde Türkiye Komünist Partisi (TKP) Bakü’de kurulacaktı.

1923’TE KOPUŞ VE SÜREKLİLİK BAĞLAMINDA TKP

1923’e gelindiğinde Türkiye solunun ardında böyle bir geleneğin mirası vardı. Bu gelenek 1923’te hem çok radikal bir kırılmayı/kopuşu/kırımı ihtiva ediyordu hem de belli bir devamlılığı. Ancak kırım radikaldi. Özellikle 1915’teki soykırım ve 1923’te gündeme gelen Türkiye ve Yunanistan arasındaki mübadele ile Osmanlı İmparatorluğu’nda gelişip serpilen sosyalist hareketin ana damarları kesilmişti. Demografik yıkım ile sosyalist hareketin gayr-i Müslim parçası imha edilecekti. Burada 1920’de kurulan ve ağırlıklı olarak Rumlardan oluşan Beynelmilel İşçiler İttihadı tasfiye olanlara güzel bir örnektir. Özellikle Mütareke ve İtilaf Kuvvetlerinin işgali sırasında gelişen bazı Müslüman sosyalist akım ve örgütler de 1923’ü göremeyecek ve İştirakçi Hilmi’nin 1922’deki katli örneğinde görüldüğü gibi ortadan kaldırılacaktı.

1920’de kurulacak TKP’yi üç damar ortaya çıkarmıştı. Bunlar çok özetle Mustafa Suphi’nin 1917 Devrimi’nden etkilenerek gelen çizgisi, Mütareke Dönemi’nde özellikle Almanya’dan İstanbul’a dönen öğrencilerin oluşturduğu çevre ve Millî Mücadele sırasında Anadolu’da Ankara çevresinde gelişen sol örgütlenmeler. Bütün bu gelenek içerisinden kendisini 1923 sonrasına atabilen Türk ve Müslümanların ön plana çıkacağı, kalan etnik ve dini azınlıkların da içinde yer aldığı TKP çevresi oldu. Bu çevre çok ciddi bir baskı ortamında var olma mücadelesi verdi. Kurucu lideri Mustafa Suphi 1921 yılının başında Ankara yolundayken Karadeniz’de yoldaşları ile birlikte katledilmişti.

TEK PARTİ DÖNEMİ VE İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI ERTESİ

1923 ile başlayan ve 1927 yılında devam eden tevkifatlar, hapis cezaları, sürgünler harekete nefes aldırmıyordu. Yine de 1923-1925 arasında ortaya çıkan işçi grevlerinde çalışmalar yürütülüyor, 1926 yılında olduğu gibi konferanslar toplanıyordu. Aydınlık ve Orak-Çekiç gibi dergiler yayımlanmaya çalışılıyordu. Ancak Şeyh Sait Ayaklanması sonrası oluşturulan Takrir-i Sükûn düzeni TKP çevresine ciddi darbeler vuracaktı. Bu dönemin sonunda Kemalizm’e eleştiri getiren Şefik Hüsnü karşısında Vedat Nedim ve Şevket Süreyya gibi aydınlar Kemalizm’in ve düzenin saflarına katılacaklardı. Bu ayrılıklar yanında 1920’li yıllarda parti içinde muhalefet ortaya çıktığı gibi bazı önemli isimler de Sovyetler Birliği’ne gitmek için Türkiye’yi terk edeceklerdi. Bu yaşananlar yanında TKP’nin politik çizgisi de bağımsız varoluşunu zorluyordu. Özellikle “gerici ayaklanmalar” karşısında Kemalist rejimin desteklenmesi ama sosyal konularda rejimin eleştirilmesi ikili bir tutumu ortaya çıkarıyordu. Ancak 1936 yılında Komintern’in “sosyalist anavatan”ın faşizm tehlikesine karşı savunulması ve faşizme karşı her ülkede “ilerici” partilerle geniş ittifakları gündeme getiren “Birleşik Cephe Politikası” ile “desantralizasyon/separat” kararı alması bu dönemin sonunu getirdi. Bu, partinin dağıtılması demekti. Oysa o tarihe gelirken birçok illegal yayında TKP kadroları Kemalizm’e karşı eleştirel bir dil tutturmuşlardı. Nazım Hikmet ve Sabiha Sertel gibi aydın çevresi de önemliydi. Bu aydın kökenlilerin bir kısmı akademiden neşet ederken bir kısmı da yazar/gazeteci/sanatçı olarak kendi bulundukları alanlarda ana akım çizgiye sempatilerini gösteriyorlardı. Sınıf meselesinde, işçi sınıfını ve yoksulları önceleyen, Tek Parti rejimine tavır alan, ağır sansür ortamında enternasyonal meseleler üzerinden kendi politik duruşlarını belli edecek çalışmalar/eserler ortaya koyuyorlardı.

1936 yılında CHP içinde çalışılmasını salık veren yeni “Birleşik Cephe Politikası”, 1939 yılında İkinci Dünya Savaşı’nın çıkması TKP çevresi için her şeyi daha zor bir hale getirdi. 1945’e kadar süren Dünya Savaşı’nın yarattığı ağır iktisadi/sosyal ortam ve Irkçı/Turancı ve Nazi taraftarı fikriyat bu dönemi sol açısından daha da zorlaştırdı. Bu ağır şartlarda Milli Korunma Kanunu ve zorunlu çalışmaların işçi sınıfı arasında (Milli Müdafaa Mükellefiyeti Kanunu gibi) ortaya çıkardığı hoşnutsuzluktan yararlanacak bir çalışma yapılamayacaktı. Ancak yine de aydınların Irkçılık/Turancılık karşıtı ve Sovyetler’e dair hayırhah bir dil tutturan çalışmaları eksik olmadı. Nitekim bu faaliyetlerin ardından 1944 Tevkifatı geldi. “Separat Kararı”na rağmen bir çevre küçük de olsa anti-faşist hareket çerçevesinde varlığını sürdürdü. 1938-1944 arası TKP Genel Sekreteri olan Reşat Fuat Baraner ve Suat Derviş öne çıkıyordu. 1945’te Tan gazetesine karşı CHP’nin örgütlediği provokasyon ve saldırı da zaten buna karşı düzenlenmişti. Aslında bu dönem yapılan gevşek siyaset ve faaliyetler geçmiş dönem geleneğinin bir sonraki döneme aktarılmasını da sağlayacaktı.

Nitekim savaş sonrasında yeni dünya düzeninde Batı kampında yer almaya çalışan rejim, siyasal hürriyetlere ilişkin bir açılım gerçekleştirmişti. 1946 yılından sonra çok partili hayata geçilecekti. Bir başka açıdan “Kırk Altı Sendikacılığı” olarak bilinen bu dönemde hem bağımsız sendikalar hem de sosyalist siyasal örgütlenmeler de yasal alanda ortaya çıkabileceklerdi. Esat Adil’in Türkiye Sosyalist Partisi ile Şefik Hüsnü’nün Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi bunlara örnekti. Yığın, Başak, Söz, Sendika gibi birçok süreli yayın gün yüzüne çıkacaktı. Bunlar bütün siyasal baskılara ve olumsuz toplumsal koşullara rağmen solun aydınlar ve sınıf arasındaki varlığını bir şekilde sürdürdüğünü de ispat etmişti. Bu “uyanış”, daha doğrusu boy gösterme nedeniyle 1949 yılında Türk Ceza Kanunu’nun ünlü 141 ve 142. maddeleri yeniden düzenlenecek ve sonraki dönemlere damgasını vuracaktı.

1950’LERDE SOL: MAYALANMA

1950 seçimleri ile iktidara gelen Demokrat Parti de Tek Parti Dönemi’nin sola dair yaklaşımını 1951 Tevkifatı ile devam ettirecekti. 1950’ler artık Soğuk Savaş Dönemi’nin de kurumsallaştığı bir dönem olacaktı. Batı kampında yer alan Türkiye’de Anti-komünizm, “komünizmi tel’in” mitingleri ve ruhuyla, sol açısından Tek Parti Dönemi’ni aratmıyordu. Sovyetler’in Stalin döneminde İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye’den özellikle Boğazlar’a ilişkin taleplerde bulunması, iki ülke arasındaki dostluk anlaşmasının uzatılmaması bu durumu ağırlaştıracaktı.

Soğuk Savaş Dönemi’nde ABD’nin Sovyetler’i tecrit etme ve çevreleme siyasetine ve bir savaş örgütü olan NATO’ya karşı oluşturulmaya çalışılan Barış Hareketi, Türkiye’de solun önemli mücadele alanlarından biri oldu. Sol tarihin önemli isimlerinden Behice Boran 1950 yılında kurulan Barışseverler Cemiyeti’nin başkanı olarak ön plana çıkacaktı. Kore Savaşı’na Türkiye’nin de asker göndermesi bu hareketin örgütlenmesi için vesile olmuştu. Bu mücadele Sovyetler’in dış politikasıyla da ilişkiliydi kuşkusuz. 1958’de kurulan ve Doğu Almanya’dan yayın yapan Bizim Radyo, TKP çevresinin gerçekleştirdiği en önemli adımlardan biriydi. Son yıllarda yapılan çalışmalar, 1950’li yılların hem sendikal hareket anlamında hem de sosyalist siyaset açısından önemli bir mayalanma dönemi olduğunu ortaya koyuyor. 1952’de bağımsız bir sendikacılığın önünü almak ve “Hür Dünya”da yer alındığını göstermek için Türk-İş’in kuruluşuna yol verildi. Sınıf içindeki hareketlilikleri ücret alanına hapsetmek için de güzel bir yoldu bu. Yine bu dönemde TKP ve sol tarihin kendine has önemli şahsiyetlerinden Hikmet Kıvılcımlı’nın Vatan partisi 1954 yılından kapatıldığı 1957 yılına kadar faaliyette bulundu. Nitekim 27 Mayıs 1960 darbesinden hemen sonra ortaya çıkan toplumsal ve siyasal hareketler bu dönemde mevcut potansiyelin var olduğunun en büyük ispatı olacaktı.

27 MAYIS DARBESİ SONRASI SOSYALİZMİN KÜLLERİNDEN DOĞUŞU

Darbe bir yandan MGK gibi askeri vesayeti kurumsallaştıran yenilikler getirirken, 1961 Anayasası birçok özgürlüğe alan açıyordu. Bir tesadüfün eseri olmayacak şekilde 1960’lı yılların başında Kavel Direnişi, Kozlu Olayları, Şişe Cam grevi gibi işçi sınıfı eylemlilikleri bütün bir on yıla damgasını vuracaktı. Dahası İstanbul İşçi Sendikaları Birliği’nin başını çektiği birçok sendikacının 1961 yılında kurduğu Türkiye İşçi Partisi (TİP) aydınlara ve gençliğe açılacak, kısa bir süre içerisinde de 1965’te TBMM’de önemli bir temsiliyete kavuşacaktı. Yine 1965’te Türkiye sol hareketinin en önemli toplumsal kesimi olan devrimci öğretmen hareketi Türkiye Öğretmenler Sendikası’nı (TÖS) kuracaktı. Fakir Baykurt’un başını çektiği sendika daha sonraki yıllarda TÖB-Der ve Eğitim-Sen adlarıyla Türkiye soluna damgasını vurmaya devam edecekti. 1960’lı yılların ikinci yarısında işçi militanlığı DİSK’in kurulmasına vesile olmakla kalmayacak, onun kapatılmak istenmesine 15-16 Haziran Olayları (1970) olarak hatırlanan sokak direnişi ile de karşı koyacaktı. Sadece işçi sınıfı eylemleri radikalleşmeyecek, toprak işgalleri örneklerinde görüleceği gibi kırda da köylülerin toplumsal hareketlerinde bir yükseliş olacaktı. Özellikle üniversite gençliğinin eylemlerine kadınların feminist duyarlılıklarının yükselişi eşlik etmeye başlayacaktı. Türkiye küresel çapta ortaya çıkan 1968 Hareketi’nin bir parçası oluyordu.

Bu süreç içerisinde özellikle TİP çevresinde ve öğrenci gençlik hareketi içinde önemli tartışmalar ve bölünmeler sosyalist hareket içinde canlı bir çeşitliliğe yol açmaya başladı. Bunun başında da aslında TKP içinden çıkan Milli Demokratik Devrim (MDD) çizgisinin yaratacağı ideolojik bölünme geliyordu. Bu çizgi daha sonra TKP içinde çok etkili olamayacaktı. Aslında bu çizgi 1960’lar solunun en etkili kürsüsü olan YÖN dergisi ve Doğan Avcıoğlu’nun yaklaşımına daha yakındı. Gençlik üstünde bir süre etkide bulundu. Ancak radikalleşen gençlik örgütleri de MDD’yi kısa bir süre içinde mahkûm edeceklerdi. 1968’in en önemli olayı şüphesiz gençlik eylemlilikleriydi. Sovyetler’in Çekoslovakya’yı işgali de ciddi bir tartışma başlığı olacaktı. Prag 68’i sonrası keskinleşen sosyalizm tartışması sonucu TİP başkanı Mehmet Ali Aybar’ın yolu partisiyle ayrılmak durumunda kalacaktı. 1970 yılında yerine Behice Boran TİP genel başkanı olarak seçilecekti.

1970-1972 KOPUŞU

1968 birçok açıdan bir yükselişin zirvesi bazı açılardan bir kopuştu. Bir kere 1960’lı yıllar boyunca gelişen toplumsal hareketlerin ve siyasallaşmanın yükselişinin bir ifadesiydi. Ancak gerek DİSK’in kuruluşu ve 15-16 Haziran Olayları gerekse de Devrimci Gençlik’in başını çektiği devrimci siyasal partilerin oluşumu bir kırılmaydı. FKF (Fikir Kulüpler Federasyonu) ile başlayan öğrenci gençliğin örgütlü hareketi hızla Dev-Genç (Devrimci Gençlik) gibi bir devrimci örgüte evrilmişti. Sonuçları ve muhteviyatı her ne kadar tartışmalı olsa da Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya’nın öncülüklerini yaptıkları THKO, THKP-C ve TİKKO örgütleri silahlı mücadeleyi solun gündemine getirerek sistem ve rejim ile bağlarını radikal bir şekilde koparacaktı. Bu kopuş eskilerin örtük ya da açık Türkiye Cumhuriyeti devletini doğrudan karşısına almama tutumunu tarihe gömüyordu. Bu üç isim daha sonra Türkiye solunun efsanevi liderleri konumuna yükseleceklerdi. Bir diğer önemli örgüt de Kürt öğrencilerin ve aydınların 1969 yılında kurdukları DDKO (Devrimci Doğu Kültür Ocakları) idi. Bu hareket de Kemal Burkay gibi aydınlarıyla TİP içinden gelişip geliyordu. Bu damar kendini yakın gelecekte bağımsız bir sol hareket olarak inşa edecekti.

Silahlı mücadele ve sokak çatışmaları 1970’li yılların en önemli özelliklerinin başında geldi. Her ne kadar silahlı çatışma sol örgütler ile doğrudan devletin güvenlik aygıtı ya da egemen sınıflar arasında olmasa da. Sol örgütler ile düzenin kendisini korumak için öne sürdüğü faşist hareket arasındaki çatışma dolayısıyla silahlı çatışmalar “anti-faşist” bir hal aldı. Bu nedenledir ki ana akım medya ve siyaset tarafından da “sağ-sol çatışması” olarak kodlandı. 1970’li yılların özelliği 1968-1971 arasından farklı olarak silahlı mücadele ve devrimi önüne koyan sistem karşıtı örgütlerin kitleselleşmesi ve Türkiye’ye yayılması olacaktı. Bu, hakiki niteliği sorgulanabilirse olsa da iddia olarak bile sol tarihte çok önemli ve gerçek bir kopuş noktasını temsil edecekti.

1968’in Devrimci Gençlik’inin ve kurdukları örgütlerin 12 Mart 1971 askeri müdahalesiyle imha edilmesi ve hapsedilmeleri ise ancak geçici bir yenilgi yaratacaktı. Özellikle 1974’te getirilen Genel Af ile 1971’de ara verilen sol mücadele kitleselleşerek hızla büyüdü. Burada öne çıkanlar ise yukarıda adları anılan illegal, silahlı mücadeleyi savunan örgütlerin ve gençlik liderlerinin devamcısı olma iddiasındaki çevreler ve kuracakları örgütlerdi. 1975 yılından itibaren başta THKP-C geleneğinden gelen Devrimci Yol ve Kurtuluş; THKO geleneğinden gelen Halkın Kurtuluşu ve TİKKO geleneğinden gelen TKP/ML olmak üzere onlarca örgüt ve dergi çevresi Türkiye’nin dört bir yanında kitlesel bir siyasal hareket ortaya çıkardı. Bu arada 1920’den beri çeşitli kopuşlar ile gelen TKP, 1968’den aldığı yeni taze kan ile küllerinden yeniden doğdu. 1968’in tecrübesinden silahlı mücadele çizgisinden farklı sonuçlar çıkaran gençlerin katılımıyla TKP, 1974 yılından itibaren “Atılım” olarak adlandırdığı bir döneme girdi. 1975 yılında af ile çıkan Behice Boran ikinci TİP’i kurdu ancak bir önceki dönemdeki güçlü konumuna ulaşamadı.

Bu örgütler sokakta Ülkücü Harekete karşı “anti-faşist mücadele” yürütürken üniversitelerden kentlerin varoşlarına ve mahallelerine yayıldılar. Sendikalarda etkili oldular. Taşrada onlarla sınırlı kalmasa da özellikle dinsel ve etnik olarak “heretik” ve farklı bölgelere nüfuz ettiler. Sol hareket içinde Alevilik, Hemşinlik, Nusayrilik, Çepnilik vs. gibi aidiyetler her zaman çok önemli bir dinamik olagelmiştir. Yine dünyanın çok farklı bölgelerindeki örneklerde olduğu gibi. Kurtarılmış alanlar çok farklı sektör ve mekanlarda gündeme geldi. Fatsa Belediyesi’nin yasal seçim sistemi çerçevesinde devrimci bir aday olan Fikri Sönmez tarafından yönetilmesi önemliydi. 1960’lı yıllarda TİP meclise girmişti ancak on yıl sonra sol, devrimciler bir beldede iktidara geliyordu. Başka bir dünyanın somut bir yerde kurulma iddiasıyla bu, bir yerel yönetim deneyiminin ötesinde sembolik önemi haiz oldu. 1970’li yılların sonunda dünyada devrimci hareketler geri çekilirken Türkiye’de zirvesine çıkıyordu. Solun yükselişine sistemin verdiği ilk tepkiler 1 Mayıs 1977 katliamı ve devamında Çorum-Maraş katliamlarını örgütlemek oldu. Bunları çok yakında daha kurumsal bir müdahale takip edecekti: 12 Eylül 1980 askeri darbesi.

1960-1980 ARASI 20 YIL DEĞİLDİR

12 Eylül askeri darbesinin getirdiği ağır yenilgi dolayısıyla 1960-1980 arası döneme eleştirel ama daha çok küçümseyici bir bakış 1980 sonrası yaygınlaşacaktı. Ancak “Türkiye’de sosyalizmin yeniden doğuşu” olarak nitelendirilebilecek zenginlikte ve yoğunlukta bir dönemdi bu. Bazen militan mücadele ve kadroların yüzeyselliği iddiasıyla; siyasal bölünme ve parçalanmışlıktan şikayetle bu dönemin önemi azımsanabilecekti. Oysa muazzam bir çeşitlilik ve farklılıklar manzumesi onu taşıyan iki jenerasyonun etkisiyle (1968’liler ve 1978’liler) 2000’li yıllara kadar Türkiye solunu belirleyecekti. 1960’lı yıllarda edebiyat, sanat, basın ve sinemada sol günümüze kadar sürecek kültürel bir ağırlık kazanacak, hatta güçten düştüğü sonraki dönemlerde de kanaat önderliği yapma etkisini sürdürecekti. Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Ece Ayhan, Cemal Süreya, Yılmaz Güney, Çetin Altan, Aziz Nesin gibi isimler bunlardan bazılarıydı. O dönemi sorgulayarak yeni kapılar açan, farklı dünyalara yolculuk edenler yine o dönemdeki canlılığın ve arayışın ürünü olmaya devam edeceklerdi. Devrimci mücadele ve kalkışma dönemlerinin yoğunlaştırılmış zaman akışının, istikrarlı ve hareketsiz geçen on yıllara bedel olduğu genellikle azımsanır. Bu dönem sadece kronolojik olarak yirmi yıldır. Ancak silahlı mücadele ve devrim iddiasının büyüklüğü ve 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası örgütlenebilen tepkinin cılızlığı arasındaki çelişki çarpıcı ve travmatik olmuştur.

12 EYLÜL 1980 SONRASI

Askeri darbe sonrası örgütlü toplumsal hareketler ve sol siyaset çok büyük bir darbe aldı. Hem iktisadi ve politik açıdan hem de sol siyaset açısından 1980, Türkiye tarihinde en önemli dönüm noktalarından bir tanesi olarak anılmaya başlanacaktı. Türkiye’de birikim rejiminin değişmesi ve bu yolda alınan 24 Ocak 1980 kararlarının uygulanması için askeri darbenin yapıldığı da sıklıkla dile getirilecekti. Yani darbe doğrudan toplumsal ve siyasal sistem karşıtı hareketlere karşı yapılmıştı. Resmi olarak sağ-sol kavgasını bitirmek için yapıldığı söylenen darbe binlerce insanı işkenceden geçirmiş, hapsetmiş ve idam etmişti. Sol açısından 12 Eylül 1980 darbesinin 12 Mart 1971’den farkı bunun sadece fiziki bir yenilgi olmayıp ideolojik olarak da artık karşılığının kalmamasıydı. Bunda hem “neo-liberal düzen” diye tarif edilen sermayenin, kapitalizmin 1970’lerdeki krizinden sonra yeni bir restorasyonla kendini tahkim etme çabalarının hem de özellikle Berlin Duvarı’nın yıkılması ile ifade edilen 1989-1991 yıllarında Avrupa’nın doğusunda reel sosyalist rejimlerin çökmesinin önemli bir payı vardı. 1982 yılında onaylanan yeni anayasa ile birlikte Türkiye artık başka bir döneme girecekti. Bu baskıcı ortamda bir tesadüfün eseri olamayacak şekilde insan hakları ve sivil toplum söylemi ve mücadelesi kısa sürede ön plana çıkacaktı.

Aslında kısa bir süre sonra toplumsal ve siyasal muhalefet yeniden yükselmeye başlayacak ancak 1980 öncesinin iddiası tekrar ayağa kalkamayacaktı. Siyasal kültür ve demir parmaklıklar dışında kalan sol açısından 1980’ler 1970’lerin devamı niteliğindeydi. Sol açısından yenilenme 1990’lı yıllardan itibaren gelişecekti. Her şeyden önce çok ağır bir askeri darbe olmasına rağmen 1980’lerin ortasında filizlenmeye başlayan işçi hareketi (1986 Netaş Grevi örneğinde olduğu gibi), devamında 1989 yılında patlak veren daha sonra “dernekler süreci” olarak hatırlanan öğrenci hareketi ve üniversite işgalleri radikal sol örgütlere can suyu verecekti. 1989’da yapılan yerel seçimlerden Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) zafer ile çıkacaktı.

1990’LAR VE YENİ ARAYIŞLAR

1990’lı yıllar 1989 öğrenci hareketi ile açılmış, 1991’de Büyük Madenci Yürüyüşü ile sarsılmıştı. Yine kamu çalışanlarının yasa dışı gelişen fiili ve meşru sendikal hak mücadeleleri de 1995 yılında Kamu Emekçileri Sendikası’nın (KESK) kurulması ile sonuçlanmıştı. Bu toplumsal eylemlilik hali 1995-1996 yıllarında tepe noktasına ulaşacak ve öğrencilerin kurduğu örgütlerden bir tanesi olan “koordinasyon” ile hatırlanan 1980 sonrası ikinci dalga öğrenci hareketi ile eş zamanlı gelişecekti. Siyasal sistemin meşruiyet krizi ve ortaya çıkan toplumsal seferberlik halleri sol çevrelerde de önemli tartışmalar ve etkinliklerin artmasına ortam sağlamıştı. Ortodoks olmayan sol fikriyat, sol parti ve hareketlerde taban bulmuştu.

1990’ların en önemli olgusu siyasal sistemin ciddi bir hegemonya krizi içinde toplumun rızasını sağlamakta güçlükler yaşıyor olmasıydı. Gerek Kürt Özgürlük Hareketi’nin gerekse de siyasal İslam’ın yükselişi 12 Eylül Atatürkçülüğünü ve Kemalist milliyetçi söylemi derinden sarsmıştı. Kürt Özgürlük Hareketi Türkiye tarihinde devlete karşı sol bir ideoloji ile yasa dışı silahlı mücadele veren en büyük örgütü yaratmıştı. 1980 öncesi kurulan PKK asıl olarak 1980 sonrası Türkiye tarihinin en önemli başlıklarından bir tanesi haline geldi. 1990’larda yaşanan siyasal cinayetler, “derin devlet”in dahil olduğu siyasal çatışmalar, güç mücadeleleri siyasal seçkinlerin bir yönetememe krizi ile karşı karşıya olduğunu gösteriyordu. Bu kriz ortamında yasal ve Ortodoks olmayan arayışlar sürerken, Kürt Özgürlük Hareketi dışında da silahlı eylemi bir araç olarak belirleyen gruplar öne çıkıyordu. Yine 1980 öncesinde kurulmasına rağmen asıl olarak etkinliği 1980 sonrasında görülebilecek Devrimci Sol (Dev-Sol) bunlardan bir tanesiydi. 1994 yılında DHKP-C olarak partileştiğini duyuracaktı. Yine 1994’te benzer tabana dayanan MLKP kurulacaktı. Bu damar 1990’lar boyunca gelişti. Özellikle 1995 yılında Gazi Mahallesi’ne gerçekleştirilen provokasyon ve saldırı bunda etkili oldu. Bu dönemde yaygın baskılar ve tutuklamalar nedeniyle hapishaneler öne çıkan bir mücadele alanı oldu. 1980 sonrası “Ölüm Orucu Eylemleri” gündemi sarstı. Devlet “F Tipi” cezaevlerini inşa etmeye başladı ve 2000 yılında “Hayata Dönüş Operasyonu” ismi verilen katliamla cezaevlerine müdahale etti. Daha sonra 2000’lerde bu hareketler de yasallaşma süreçlerine dahil oldular.

1980 sonrası yeni arayışların bir sonucu olarak farklı sol siyasal geleneklerden gelen hareket ve partiler 1996 yılında Özgürlük ve Dayanışma Partisi’ni (ÖDP) kurdular. Bu, aslında bir süredir devam etmekte olan birlik arayışları ve tartışmaların bir sonucuydu. ÖDP de başka birlik denemelerinden sonra ortaya çıkmıştı. Türkiye solunun 70’lerden gelen Devrimci Yol, Kurtuluş, TİP, TKP ve Birikim gibi çevrelerini bir araya getirmişti. ÖDP programatik olarak milliyetçilik ve militarizm karşıtı özgürlükçü bir sosyalizmi savunuyor ve klasik anlayışın dışında “parti gibi olmayan bir parti” olduğunu iddia ediyordu. Bir entelektüel ve ideolojik arayışa işaret etmesi açısından 1990’larda Anarşizm ve Troçkizmin de toplumsal hareketler içinde güç kazandığını unutmamak gerekir. Bir yasal parti dönemi başlıyordu. Halkın Kurtuluşu geleneği de EMEP’i kuracağı bir sürece girmişti. Bu dönemde CHP’nin tabanında ondan rahatsız olan kesimlerin Sosyalist İktidar Partisi’nin (SİP) adını değiştirmesi ile 2001’de kurulan yeni TKP’yi 2010’ların başında büyüttüğü görüldü. Daha sonra onun içinden çıkan küçük bir grup yeni TİP’i kurarak Kürt Özgürlük Hareketi’nin siyasal partisi HDP ile ittifak yaparak meclise girecek ve günümüzde HDP’den sonraki en büyük sol parti haline gelecekti.

1980’lerde bilinç yükseltmek için yapılan çalışmalar yakın bir zamanda feminizmin küllerinden yeniden doğmasını sağlayacaktı. Kadınların eylemleri geniş bir yayın faaliyeti ve kuracakları örgütlerle sürecekti. Elbette kadınlar uzaydan gelmemişlerdi, bir önceki dönemde altı çizilen gelişmelerin hepsinde adları unutulmuş kadınlar bulunuyordu. 1988’de yayımlanan ilk sosyalist feminist dergi Kaktüs’ün ardından 1995’te yayın hayatına başlayan Pazartesi dergisi diğer feminizmler yanında radikal feminizmin de önemli bir kürsüsü olacaktı. Kürt hareketinde de kadınlar Roza ve Jujin gibi dergilerle ve kota mücadeleleriyle 1980 sonrasının sol dünyasına damgalarını vuracaklardı. Günümüzün en büyük toplumsal hareketi olan Kadın Hareketi bu dönemde gelişmeye başlamıştı. Yine günümüzün en önemli toplumsal dinamiklerinden birisi olan LGBT+ 1990’lı yıllarda örgütlü bir irade olarak ortaya çıkıyordu. Lambdaistanbul 1993’te, KaosGL 1994’te kuruldu. 1990’lı yıllara damgasını vuran bir başka damar ise Yeşil hareketti. 1980 sonrasının önemli direniş başlıklarından bir tanesi olan ekoloji hareketi 1988’de ilk Yeşiller Partisi’nin kurulması örneğinde kendisini göstermişti. Daha sonra 1997’de Bergamalı köylülerin İstanbul ve Ankara’da gerçekleştirdikleri eylemler günümüzde Türkiye’nin dört bir yanında devam eden ekoloji mücadelesinin öncüllerinden birini oluşturdu.

AKP DÖNEMİNDE SOL

Türkiye egemen sınıfları ve ana akım siyaseti 1980 sonrası yaşadığı sürekli hegemonya krizini 2002’de AKP’nin iktidara gelişi ile aştı. Aslında askeri darbeye rağmen 1990’lı yıllarda sol siyaset çok canlı ve hatta kitleseldi. 2000’li yılların iktisadi büyüme ve siyasi istikrar dönemi sol politik grupların ve toplumsal hareketlerin kendilerini rahat ifade ettikleri bir on yıl olarak geçti. 2010’lu yıllarda sertleşecek siyasal iklim için oldukça rehavet içinde geçirilen bir zaman dilimi oldu. Bu dönemde etkileri ve önemleri marjinalleşen sosyalist örgütlerin yanında ön plana çıkan Kürt Özgürlük Hareketi ve onun Türkiyelileşme hamlesiydi. Selahattin Demirtaş’ın bir siyasi lider olarak öne çıktığı bu çizginin arkasında aslında çok büyük bir toplumsal dinamik vardı. Selahattin Demirtaş’ın 2014 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri’nde aldığı yüzde 10’a yakın oy ve sonrasında 2015 Genel Seçimleri’nde HDP’nin aldığı yüzde 13’ün üzerindeki oy bu anlamda önemli bir dönüm noktasıdır. Bu dönemde Kürt Özgürlük Hareketi dışından önemli sayıda sosyalist çevre de HDP içine girdi. Bu iki siyasi başarının arkasında elbette Kürt halk hareketi ve 2013’teki Gezi Ayaklanmasının ortaya çıkardığı dinamik vardı. Bundan dolayı toplumsal hareketler dünyası ve sosyalist siyaset açısından 2013-2015 yılları önemli bir zirve olarak kayıtlara geçti.

Bu yükselişin karşısına egemen düzen ilk önce 2016 yılı darbe girişimini ve arkasından gelen KHK/Kayyum düzenini koydu. Demirtaş başta olmak üzere birçok muhalif demir parmaklıklar ardında tutsak edildi. Toplumsal muhalefetin başına da “Adalet” yürüyüşleri ve yerel seçim kampanyaları ile başka isimler geçirildi. Bu düzen içi ehlileştirilmiş alternatifler de Cumhuriyet'in 100. yılında 2023 Cumhurbaşkanlığı ve Genel Seçimleri’nde büyük bir yenilgi aldı. Bu ağır yenilgi solun 2013-2015 arasındaki heves ve enerjisini de büyük oranda imha etti.

Atinin karanlık olduğu bir vakıa. Ancak 100 yılı aşan tarihin de gösterdiği gibi toplumsal muhalefet, sol siyaset ve başka bir dünya alternatifi her zaman kendisini hakiki bir şekilde var etmiş ve her koşulda örgütlenebilmiştir. Belli ki kendisine bir çıkış yolu bulmaya da devam edecektir. Bugünün en canlı toplumsal hareketleri feministler, kadınlar, LGBTİ+’lar, birçok sektörde direnen işçiler, ekolojik tahribata direnen köylüler/çiftçiler, beyaz yakalılar sol harekete kadro yaratmaya, sosyalizm iddialarını gündemde tutmaya devam ediyorlar.

“Enseyi Karartmayalım.”

*İstanbul Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi


KAYNAKÇA:

Y. Doğan Çetinkaya, Osmanlı’da Marksizm ve Sosyalizm Yeni Kuşak Çalışmalar, İstanbul: İletişim Yayınları, 2021.

Y. Doğan Çetinkaya ve M. Görkem Doğan, “TKP’nin Sosyalizmi 1920-1990,” Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Sol, İstanbul: İletişim Yayınları, 2007.

Tanıl Bora, Cereyanlar: Türkiye’de Siyasi İdeolojiler, İstanbul: İletişim Yayınları, 2017.

Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt VII, İstanbul: İletişim Yayınları, 1988.