YAZARLAR

Bu dünyada hepimiz yalnız mıyız Mahmut Hoca?

Bu hafta gösterime giren ‘Holdovers’,  çok aşina olduğumuz, bizim memleketin kültürel kodlarına işlenmiş bir hikâyeyi anlatıyor. Çilekeş münzevi öğretmen ve şımarık öğrencilerin birbiriyle mücadelesi… ‘Holdovers’ın tarihçisi Paul Hunnam ile ‘Hababam Sınıfı’nın tarihçisi Mahmut Hoca arasında ciddi bir hat var. O hattın adı da Stoa felsefesi… 

1.

Mahmut Alnıgeniş… Tarih öğretmeni. Anadolu’nun ücra liselerinde oradan oraya dolaşmış, hiçbir yerde tutunamamış, yalnız bir adam. Biz onu son görev yerinden, İstanbul’daki Özel Çamlıca Lisesi’nin müdür muavinliğinden biliriz. Paraya âşık bir tüccar tarafından işletilen, öğretmenler odası emeklilikten sonra da çalışmak zorunda kalmış ve sınıflarına hâkim olmaktan çok uzak eğitmenlerle dolu; zenginlerin pek ilgilenmedikleri çocuklarını yazdırıp arkalarına bakmadan uzaklaştıkları, nihayetinde disiplinsizlikten çivisi çıkmış bir okula son çare olarak atanan sert idarecidir Mahmut Hoca. Gidecek bir yeri, bir arayıp soranı, eşi dostu yoktur; hafta sonları dahil okulda yatıp kalkar. Aralıksız çalışır. 

Aranan disiplini okula getirir getirmesine ama karşısında da kendine dek bir rakibi, Hababam Sınıfı’nı bulur. Onu görünce sinmez Hababam, ne sinmesi onu bir anda “Kel Mahmut” yapar; kendisiyle eşitler. Eh, Kel Mahmut da eşitliğe uyup sahaya iner… 

Sonrası epik bir mücadeledir… Önce dişler bilenir, savaş baltaları topraktan çıkarılır ve karşılıklı hatalar yapılır ama sonra mücadele dostluğa döner, unutulan değerler hatırlanır, sandıklara kapatılmış erdemler keşfedilir, insanın özünün iyiliğine yeniden inanılır… Gülünür ve ağlanır. “Biz buyuz işte” denir. “Biz hep buyduk.” 

Biz “bu” muyuzdur sahi? “Bu” nedir hem?

Rıfat Ilgaz’ın romanda, Ertem Eğilmez’in sinemada ölümsüzleştirdiği bu hikâye, bizim memleketin kültürel kodlarındandır. Cumhuriyetimizin ilk yüzyılının en önemli anlatılarındandır. Bunun artık aşınan bir hikâye olduğunu, gerçek hayatta pek karşılığı kalmadığını hepimiz biliriz. Hayat değişti. Bireyselleşti. Otomatikleşti. Ama ya öncesi? Anadolu’nun bağrında dolanıp duran o idealist öğretmen gerçekten o kadar inatçı mıydı, yöntemleri doğru muydu, insanlar ancak birbirlerine tutunurlarsa ayakta ve hayatta kalacaklarını o zaman biliyorlar mıydı, bu öğretilebiliyor muydu? 

Daha da önemlisi, erdem dediğimiz sahiden öğrenilebilir mi? En önemlisi: Ya şimdi, ya bugün, bu sorular halen geçerli mi?

2.

Geçerliymiş. 

En azından sorulmaya devam ediyormuş. Başka bir coğrafyada, başka bir düzlemde ama çok benzer bir mekânda aynı ağrı, aynı dert hissediliyormuş. 

Bu hafta vizyona giren ‘Holdovers’ (Geriye Kalanlar) filmi işte bu derdin filmi. İnce duyguları ve toplumsal soruları filmlerinde hep beraberce işlemeye çalışan Amerikan yönetmen Alexander Payne, ‘Holdovers’ta, ABD’de zengin çocukların gittiği bir yatılı okuldaki birkaç günün hikâyesini anlatıyor. Kimsenin sevmediği ve kimseleri sevmeyen, eşi dostu ve tatil günlerinde dahi gidecek bir yeri olmayan nemrut bir öğretmen; ailesi tarafından pek önemsenmediği için Noel tatilinde okulda kalan bir öğrenci ve çocuğunu yitirmiş, hayata dargın okul aşçısı... Film bize birkaç gün boyunca birbirlerine katlanmak zorunda kalan bu grubun hikâyesini anlatıyor. Hem bu film de tam da Hababam Sınıfı gibi 1970’lerin başında geçiyor.

Hikâyenin nasıl geliştiğini anlatmadan, filmin altını çizdiği temel soruyu tartışmak istiyorum: 

İnsan aslında bu dünyada yalnız mıdır? 

Tabii birçok çeşitlemesi var bu sorunun: İnsan bazen kendi kendini mi yalnızlaştırır? Doğru bildiklerini yapmak seni yalnızlaştırıyorsa yine de yapmalı mısın? Bir başkası bizim elimizden tutarsa yalnızlığımız biter mi? Biz bir başkasının elinden tutabilir miyiz? Yalnızlığımızı giderecek insanları seçebilir miyiz? Ve şu nihai soru: Yalnızlıkla savaşmalı mı sahiden? Yoksa onu kabullenmeli mi?

3.

Dedim ya, seyretmeyenlerin tadını kaçırmamak için filmi anlatmayacağım ama filmdeki bir referansın izini sürmek istiyorum. Holdovers’taki öğretmen, Paul Giamatti tarafından muazzam oynanan ‘klasik dönem’ tarih öğretmeni Paul Hunnam, bir sahnede öğrencisine bir kitap hediye eder: Marcus Aurelius’un Meditations’ı… Daha sonra onun bu kitapla dolu bir kolisi olduğunu da görürüz. Demek ki bu onun ‘klasik’ hediyesidir. Demek ki film için de önemlidir. 

Bilindiği üzere, MS 121–180 yılları arasında yaşayan Marcus Aurelius kudretli bir Roma imparatoru. Becerikli imparatorlar arasında anılır; Germen kabileleri üzerine seferleriyle tanınır. Tarihin en büyüklerinden olan bu imparator bir yandan da Stoacı bir filozoftur. Felsefe tarihinin önde gelenlerinden biridir. Demek ki Marcus Aurelius hem felsefi hem siyasi tarihe damga vurmuş ender insanlardandır. 

Rus yazar Çehov’un “duvarda asılı tüfek muhakkak patlar” diye özetlenebilecek görüşüne hepimiz aşinayız. O halde ‘Meditations’ da bu filmde boşuna görünmüyor. Filmin Stoacılık ile ilgili bir mesajı olmalı… Peki nedir bu mesaj?

Stoacılık, doğayla uyumlu, erdemli ve adil bir hayatı öğütler. Bugünün kıstaslarıyla düşününce biraz sıkıcı bir hayattır bu. Ölçülü, dünyevi tutkulardan uzak, gerektiğince münzevi, hep doğruyu arayan, kimseye ne efendi ne de köle olmadan insanlara yardıma talip bir hayat… Açıkçası, hayatın tatlılıklarına pek aldırış etmeyen, biraz zor bir hayat. Bir katlanma felsefesidir Stoacılık, içindeki pürüzleri törpüleyip yola devam etme felsefesi…

Marcus Aurelius’un kendisi de mesela insanın kendini dinlemesini, yalnız kalmasını önemser. Bizde “Kendime Düşünceler” ismiyle Türkçeleştirilmiş ‘Meditations’da şunları yazar örneğin: 

“İnsanlar kır evlerinde, deniz kenarlarında ve dağlarda inzivaya çekilecek yer arar; sen buna şiddetli bir özlem duyuyorsun. Fakat bu özlem çok cahilcedir. Eğer inzivaya çekilme isteği duyuyorsan, gayet mümkün ve basittir bu: İnsan dilediği zaman kendi içinde inzivaya çekilebilir. Üstelik insan inzivaya çekilmek için kendi içinden, kendi ruhundan daha huzurlu, daha sakin hiçbir yer bulamaz, özellikle de kendinde inzivaya çekildiğinde ona huzur verecek şeylere sahipse. Huzur dediğim zarif bir düzendir aslında. Kendini sürekli bir böyle inzivaya çekilmeye ver ve kendini yenile. Ancak önermelerin çok kısa ve özlü olsun ki, tüm acılar bir anda silinsin ve oradan yıpranmadan dönebilesin. (Yunanca aslından çeviren: Y. Emre Ceren; Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)

İnsan yalnızlığı kullanabilir ama hayatta bütünüyle yalnız da kalmamalıdır. İnsan, diğer insanlarla beraber bir bütünün, doğanın parçadır. Marcus Aurelius, seferlerinden fırsat buldukça oturmuş bu konular üzerine yazmıştır. Yalnızlık bir araçtır ama kötü ve erdemsiz davranışlarından ötürü insanlardan uzaklaşmak bir çözüm değildir. 

Şunu söyler Marcus Aurelius:

“Başkalarına karşı ne durumda olduğunu değerlendir ve birbirimiz için yaratıldığımızı düşün (...) Çok öfkelendiğinde ya da sabrın tükendiğinde, insan yaşamının bir an olduğunu ve kısa sürede hepimizin yan yana cansız uzanacağını düşün. (...) Bizi rahatsız eden insanların eylemleri değildir; bizi rahatsız eden bu eylemlere dair yargılarımızdır. Öyleyse düşünceni değiştir, yargını defet ki bu öfkeden kurtulasın. Peki nasıl olacak bu? Başkalarının sana zarar veren davranışlarının ahlaksızca olmadığını farz ederek. (...) İyilik sahiciyse, yapmacıklıktan ve ikiyüzlülükten uzaksa yenilmezdir. Çünkü en küstah insan sana bir kötülük yapsa bile, ona karşı iyi davranmayı sürdür; sana kötülük yapmaya çalıştığında hatasını sakince göster, bunun kötü olduğunu öğret: ‘Hayır evlat, başka bir amaçla geldik dünyaya. Ben zarar görmüyorum, sen kendine zarar veriyorsun.’ Arıların, sürü halinde yaşayan diğer hiçbir canlının böyle davranmadığını incelikle göster. Fakat bunu okuldaymış gibi, sizi isteyenleri etkilemek ister gibi samimiyetsiz, sitemkâr, alaylı değil; yalnız olmasanız bile öyleymiş gibi sevecenlikle yapmak gerekir.”

4.

Aklınıza biri geldi mi? Mesela Mahmut Hoca?

Ben tarih hocası Paul Hunnam’ın, cebinde ‘Meditations’ ile dolaşsa bile, pek Stoacı olduğunu düşünmüyorum (filmi anlatmamak için detaya girmeyeceğim); Hunnam, olsa olsa Stoacı olmak isteyen biri. Ama Çamlıca Lisesi’nin tarihçisi Mahmut Hoca, derin Stoacıdır. Bir katlanma ustasıdır. Yatağının başucunda eminim bir Marcus Aurelius kitabı duruyordur. 

Öğrencilerine hitaben şunları diyen kişidir Mahmut Hoca:

“Düşman gibi bakmayın bana. Ömrüm boyunca öğrencilerim hep böyle baktılar yüzüme, alışığım. Bense onlara sadece güzel şeyler öğretmeye doğru yolu göstermeye çalıştım. Ama arkama baktığım zaman belki de başarılı olmadığımı görüyorum. Koca bir ömrü Anadolunun o köşesinden bu köşesine sürülmekle tükettim. Ne zaman bir öğrenciye hatası için ceza versem, karşımda ya anlayışsız, kodaman bir veli ya da bana çok ileri gittiğimi söyleyen bir idare adamı gördüm. Oysa benim istediğim bu çocukların sorumluluk duygusunu öğrenmeleri ve görevlerini yapmalarıydı. Mutlu olmam için bu bana yeterdi ama olmadı. Hayatımı bir hiç uğruna ziyan ettim. Bu yaştan sonra da yanıldığımı itiraf etmek zor geliyor. Ömrümün geri kalan günlerini de gene eskisi gibi öğrencilerime yani sizlere doğruyu güzele öğretmeye çalışarak geçireceğim. Hiç ümidim olmasa da.”

Hunnam şu an bunları diyecek biri değil. Belki bu filmden sonraki hayatında… Belki daha sonra o da “ben tüccar değilim, eğitimciyim” diyecek öğretmendir. Mahmut Hoca gibi.

Biz Mahmut Hoca’nın geçmişini bilmeyiz. Kendini Çamlıca Lisesi’nde bulmadan önceki yaralı bereli hayatını bilmeyiz. Okulun aşçısı Hafize Ana’nın tarihini, neden hafiften delirmiş olduğunu da bilmeyiz. Zengin çocukların aileleriyle yaralı bereli ilişkilerini de son ana dek bilmeyiz. Öyledirler. Oradadırlar. 

Öğrenciler de oradadır. Güdük. Ferit. Şaban. Tulum. Diğerleri… Hayatları acı tatlı ilerler. Ertem Eğilmez’in filmi iki düzlemde de müthiş çalışır. Hem de dahiyane bir buluşla. Tatlı anlarda nananaranarana diye kopup giden neşeli müzikle, acı anlarda kemanları uzata uzata çalan aynı ezginin ağır versiyonu naaaaaaanaaaanaranaarana ile. 

Tam da Stoacı bir buluştur bu: İki hayat da aynıdır aslında. Biri, Güdükle Şaban’ın Ferit’le Tulum’un Mahmut Hoca’yla dost oldukları, birbirlerini buldukları, birbirlerini hatalarıyla da kabul ederek el ele tutuştukları hayat. Diğeri birbirini ıskaladıkları hayat… Biz filmde Hababam Sınıfı’nın dönüşümünü izlediğimizi sanırız; kötüden iyiye dönen çocuklar gördüğümüzü sanırız. Ama dönüşen Mahmut Hoca’dır. Sert eğitimci, elini diğerlerine gerçekten uzatmayı, gerçek iyiliği öğrenmiştir bu filmde. Artık ümidi vardır. Stoacı çember kapanır.

İki hayat da birbirine dönüşür. Reddedip, acılaşıp içine çökebilirsin ama birbirini kabul da edebilirsin. Sadece “o an” vardır, her şeyin mümkün olduğu ve asla elinden alınamayacak o an. O an iki hayattan birini seçebilirsin.

Artık iki hayata da uzağız. Ama güzel olanın ilki olduğunu içimizden hep biliriz. 

Çünkü Hababam Vokal Grubu’nun isabetle söylediği üzere: Bu hayat çekilmez, sen olmasan Mahmut, ah bu hayat çekilmez…


Yenal Bilgici Kimdir?

Yenal Bilgici, gazeteci. 1979 İskenderun doğumlu. Siyaset bilimi eğitimi aldı. 2000 yılında gazeteciliğe başladı. Nokta, Aktüel, Newsweek, GQ Türkiye, Habertürk ve Hürriyet’te çalıştı; yazılı ve görsel birçok başka mecrada yazdı çizdi anlattı. Siyaset, kültür, tarih üzerine röportajlar yaptı, yapmaya devam ediyor. 2022 Ocak’ında Türkiye’de son dönemde yaşananları hakikat-sonrası çerçevesinde ele aldığı “Memlekette Tuhaf Zamanlar - Hakikat Sonrasıyla Geçen İki Binli Yıllarımız” isimli eseri Doğan Kitap’tan yayımlandı. 2019’da tarihçi İlber Ortaylı ile “Bir Ömür Nasıl Yaşanır” isimli, büyük ilgi gören bir nehir röportaj kitabı yayımladı, bu kitabı 2022 Şubat’ında yine Ortaylı ile söyleştiği “İnsan Geleceğini Nasıl Kurar” takip etti. Özellikle Avrupa gündemini takip etmeyi, toplum ve teknolojinin kesişiminden türeyen yeni dünya üzerine düşünmeyi, edebiyatı ve bir de bloglarında 'Eski Usul' ve 'Tuhaf Zamanlar’ yazmayı seviyor.