YAZARLAR

Bir sözle hayat değişir

Kendimden biliyorum. Bir söz de değil. Sayısız şarkının sayısız satırından yüzlerce cümle, binlerce kelime. Kulağından girer, ruhuna değer, içine işler insanın. Ve orada kalır. Yıllarca. Bir ömür boyu. Ve insanı yapar. Kişiyi yapar. Bir insanı o kişi yapar. Işığı olur, yolu olur. Kitabı da olur.

Saçma sapan sözler de vardır, saçma sapan olmayan sözleri söyleyenlere dair edilen. Onlar şiir de olamaz, şarkı sözü de. Ama yutuluverir hüp diye öyle sözler, çünkü birdenbire anlaşılıverir ki, ağızdan hiç çıkmasa daha iyidir. Ya tornistan yapılır, ya geri alınır, ya yalanır, ya da yalanlanır, bazen de yalandan. Bunlardan birkaç tanesi de geçtiğimiz günlerde, işsiz güçsüz birtakım işgüzarın bezirgânlığıyla nasıl olduysa yolunu en yetkili ağızdan vaazlara kadar bulan sözler şeklinde, hep birlikte uyanıp gördüğümüz günün bulmacası gibi çıkıverdi karşımıza. Evet, Sezen Aksu’nun diline ve ‘diline’ dair söylenip yazılanlardan bahsediyorum.

Olanlar üzerine hemen bir sürü doğru söz söylenmiş ve son derece yetkin, benim hissiyatımı da yansıtan, ustaca ele alınmış metinler bulunduğundan, mükerrer şeyler yazmaya gerek yok. Belki, pek değinildiğine rastlamadığım şu husustan bahsetmek gerekir: Türkçe ismi Şahane Bir Şey Yaşamak olan mevzubahis şarkı Aksu’nun bestesi olmadığı gibi, özgün sözleri de kendisinin değil. Adapte (Türkçe) sözleri Aksu yazmış. Orijinal şarkının ismi C’est La Vie, yazar ve bestecileri de birçok farklı milletten, tam bir uluslararası ‘kitlecoşturan’. Hani Dünya Kupası gibi dev spor organizasyonlarının resmi nakaratı veya bu defa Eurovision’u kazanmaya ant içmiş yazar/prodüktörlerin elinden çıkmış bir İskandinav şarkısı türünden. Nitekim Sezen Aksu da yılbaşından bir gün önce yeni yıla dair umutlarını paylaşmak için kendi resmi YouTube kanalından duyurdu bu 2017 çıkışlı aranjmanı.

İçimde uyanan şüphe sonucunda sözlerin orijinaline baktım. Orada Âdem ve Havva’dan bir bahis göremedim. Yani o kısmı Sezen Aksu’ya ait. Lakin, bırakın Sezen Aksu kalibresinde olanları, sıradan bir söz yazarı dahi farklı bir dildeki güfteden kendi diline söz yazarken, yani adapte ederken, metni genelde anlam ve içerikten önce işlevsellik yönünden ele alır. Bu kesinlikle duruma bir mazeret ya da açıklama getirmek için yazdığım bir şey değil, zira ikisine de ihtiyaç yok. Ama hemen hiçbir söz yazarı / şarkıcı büyük dertlerini güftesi ve/veya bestesi kendine ait olmayan uyarlamalar üzerinden anlatmayı seçmez. Sanatsal tercihleri ve ifade biçimleri bu düzlemde seyretmez. Öte yandan, şarkıcıdır, söz yazarıdır, istediği şarkı sözünü yazabilir. İfade özgürlüğü, sözlük ve kuramsal anlamıyla evrensel ve kapsayıcıdır, hiçbir “ama”ya, “fakat”a ve açıklamaya mahal yoktur, “ona, sana, bana göre”si olmaz, olamaz. Olursa o ifade özgürlüğü olmaz. “Burası bilmemnere”si de olmamalıdır. Neresi ve ne olursa olsun.

Bu devran bir şekilde dönmedikçe bu türden avamca zorbalıklar görmeye, duymaya bir süre daha devam edeceğiz gibi görünüyor. Provoke edici veya sinirlendirici olmaktan ziyade kendiliğinden sıkıcı ve geçici olmaya doğru da gidiyor bu güzel ülkenin yakasından er ya da geç düşecek bu söylemler, bir yandan. Hele, sıkılgan olduğu kadar cin gibi olan yeni nesilleri düşündükçe iyice bayat, hatta küflenmeye yüz tutmuş... Aynı şeyleri döndüre döndüre tekrar etmek, nesillerce ezberlerle baştan aşağı boca etmek o şeyleri ne daha değerli hale getirir ne de sağlamlaştırır. Olsa olsa sıkar ve bıktırır. Bildirilerle, genelgelerle hadler bildire bildire hiçbir şey bildirilmez. Bildirilse de bilinmez, bilinse de anlaşılmaz. Kişi bir değere, yola, ilkeye en fazla kendisi anladığında bağlanır, çünkü ancak anlayarak bilebilir. Anlatmanın en etkili ve garantili yolu anlatılmak istenen şeyin sevdirilmesinden geçer. Sopayla, kötekle, cezayla, bağıra çağıra anlatmak olmaz. Sevgiyle, tutkuyla, aşkla, güvenle olur. Bunlarla hissedilerek anlaşılan ne varsa kemikleşir, yerleşir. Karakter böyle oluşur, eylem böyle gelişir. Karakterli eylem ve söylemler de toplumları ileriye götürür, ulusları kalkındırır, insanları umutlandırır. Hepimiz ölecek ve bazılarımıza göre sonrasında bir yerlere gidecek olsak da, ikisinin de öncesinde biraz umutlu, biraz mutlu olmanın nesi kötü olabilir?

Bir söz değiştirebilir bir hayatı. Derinden inandığım bu olguya, henüz geçen hafta çıkan yeni mor ve ötesi albümü Sirenler için yazdığım yazıda da, hayatımın söz ve şarkı yazarı Justin Sullivan’ın sekiz ay önce çıkan Surrounded albümüyle ilgili yazdığım yazıda da değinmiştim. Daha kimbilir kaç yazı yazmak gerekir dünyamızın yüzlerce şarkı yazarının binlerce şarkısını anlatmak için. Bir sözü söylemenin bin şekli vardır. Biri söyleyince olur, öbürü söyleyince olmaz. Biri bir şekilde söyleyince olur, öbürü başka şekil söyleyince olmaz. Nitekim bu işte Sezen Aksu gibi mahir olununca, gündeme cevaben bir gecede yazıverdiği o güfteyle durup dururken bir kez daha tarihe çentik, bir klasiğe daha imza atan yine kendisi olmuştur.

Yeni şeyler söylemek, kapalı köşeli kaskatı bazı zarfları esnetmek dimağda alanlar açar. Zihne yeni fikirler sunmak, ruhu müzikle beslemek değiştirir, dönüştürür. Tümü belki başta biraz sancılıdır ama eninde sonunda genellikle iyileştirir. Bu söz bir şarkıda da olabilir, bir kutsal kitapta da, her ikisinde birden de. Birini de, ikisini de seçmekte kişi sonuna kadar özgür olabilmelidir. Birilerinin zorlamasıyla değil, aklının, fikrinin ve ruhunun götürdüğüne gidebilmeli, bunun önünde hiçbir engel bulunmamalıdır. Topluma illa mühendislik yapılacaksa, bu müdahaleler tüm yolları açmak ve tüm engelleri yıkmak üzerinden olmalıdır. Bundan kimseye ne kötülük ne de zarar gelir. Özgür düşünce, özgür dünyayı getirir. Özgür dünyada tutsaklık hüküm süremez, özgürlük sürer gider. Özgür çocuklar gülümser, hayat kurtulur.

Korkmakta çok haklılar. Köhne ezberlerle, var etmemek ve yaşatmamak üzerine inşa edilmeye çalışılan karanlık ucubelere karşı en büyük silahtır söz. Hele bir de sazla birleşir, şarkıya dönüşür, müzikle söylenirse karşısında hiçbir şeyin duramayacağı bir mühimmattır. Bir notayı, melodiyi, tınıyı ilk defa duymanın açtığı ufkun kişiyi götürebileceği yerlerin sınırı yoktur. Zihinden zihne, zihinden kalbe, kalpten ruha, ruhtan evrene karışan bir tohumdur. Bir değdi mi o tohum bir daha iflah olmaz gönül. Hakiki kuvvet süslü kürsülerden, sırça köşklerinden tümgüçlü sanrıların öfkeli azarlarını bağırmakta değil, serbestîyi kabullenebilmekte gizlidir. Her türlü tahakkümden vazgeçebilmektir. Yeri geldiğinde kontrolü bırakabilmektir. Ben, ben, ben dediğin kadar sen, sen, sen de diyebilmek, duyabilmektir ötekini. Biz olabilmektir.


Can Sertoğlu Kimdir?

1975 yılında İstanbul’da doğdu. Alman Lisesi’nden mezuniyetinin ardından The University of Texas at Austin’de Radyo-Televizyon-Sinema ve Ekonomi alanlarında çift lisans aldı. New York’ta Atlantic Records bünyesinde önce Arif Mardin’le, sonra A&R (Artist & Repertoire) departmanında Tori Amos, Stone Temple Pilots, Led Zeppelin, Jewel, Kid Rock gibi sanatçı ve gruplarla çalıştı, eş zamanlı olarak Brooklynli grup World/Inferno Friendship Society’nin menajerliğini yürüttü. 2005 yılında mor ve ötesi’nin menajerliğini üstlenmek üzere Türkiye’ye döndü, grubun üyeleriyle birlikte kurduğu Rakun Müzik’in Genel Müdürü olarak çalıştı. 2015-2018 Puhu TV’nin İçerik Direktörü olarak görev aldı. Türkiye Eğlence Sektörü Derneği (TESDER) üyesi ve derneğin ilk Menajerler Komitesi Başkanıdır. Halihazırda Ferment Records’un kurucu ve yönetici ortağıdır. Bugünlerde, müzik ve müzik sektörü hakkında bildikleri, düşündükleri ve hissettiklerinden yola çıkarak yarı-kurgusal bir metin çalışmasına hazırlanmaktadır. Not: Yazarın eski yazılarına bit.ly/GD-CSe bağlantısı üzerinden ulaşılabilir