YAZARLAR

Başımız dik olmayınca 

Hayattaki her ayrıntıya kelime arayan Almanlar, yeni çağ rahatsızlıkları için de bir karşılık bulmuş: Zivilisationskrankheiten…  Bel, sırt ve boyun ağrıları da bunların içinde. Bir bakıma bel ve boyun ağrısı çağında yaşıyoruz. Fazla oturuyoruz. Yanlış duruyoruz. Oturdukça bir batağa saplanıyoruz. Ayağa kalkmamız gerekiyor. Kelimenin her anlamıyla. 

1.

Otobüs durağında… Bekleme salonunda... Evde, mutfak masasında, rahat koltuğumuzda… Başımız hep önde. Biraz da tuhaf bir açıyla, aşağı doğru, elimizdeki akıllı telefona bakıyoruz. Bunu her gün yapıyoruz. Dakikalarca, saatlerce… Yıllardır böyleyiz. Sonuç: Boynumuz ağrıyor. 

Telefona bakmadığımız saatlerde, oturuyoruz. Evimizde oturuyoruz. Arabada, trafikte oturuyoruz. Beyaz yakalı bir işte çalışıyorsak hele, hep oturuyoruz. Televizyon karşısında oturuyoruz. Rahatça oturuyoruz. Haksız da değiliz, hayat yeterince zor, bir parça rahatlık arıyoruz. Oturmayıp ne yapacağız?

Ama rahatlığın bir bedeli var: Belimiz ağrıyor, başımız ağrıyor; sırtımız, boynumuz ağrıyor. Yıllar geçtikçe daha da ağrıyor. Ama doktorların söylediklerine bakılırsa, yıllar geçmeden de ağrıyor. Gençler, hatta çocuklar bile bu ağrılardan muzdarip. 

Hollandalı ortopedik cerrah Piet van Loon ile NRC gazetesinde yapılmış bir röportajı okuduğumda, bu ağrıların bu çağı tanımlayan unsurlardan biri olduğunu düşündüm. Bir bel, sırt ve boyun ağrısı çağında yaşıyoruz. Hayattaki her ayrıntıya kelime arayan Almanlar bu tür konulara da bir karşılık bulmuş: Zivilisationskrankheiten…  Yaşam biçimi rahatsızlıkları. Çağ yangınları. Diyabet de bunun içinde, obezite de, kanserin bazı türleri de. Ayrıca modern yaşamın fiziki kapasitemizle oynadığı oyunların sonuçları da…

2.

69 yaşındaki Van Loon kırk küsur yıldır, yıpranmış vücutlarla ilgileniyor. Eskisi gibi işlemeyen dizler, kalçalar, omuzlar… Bir uzmanlığı da skolyoz (omurga deformasyonu) tedavisi. Van Loon’un ömrü insanların iskelet ve kas sisteminin sağlıklı gelişimi üzerine çalışarak geçmiş. Hareket uzmanlarıyla, fizyoterapistlerle, birçok farklı disiplinden uzmanla paslaşmış. Uzmanlıkla keskinleşen bakışı, daha sokağa çıkar çıkmaz, ileride muayenehanesine gelecek insanları fark ediyor. 

“Azıcık çevrenize bakmanız yeter. Kamburlaşmış omuzlar, yuvarlanmış bir sırt, tuhaf bir yürüyüş. Yarın doktora gidecek olanlar, işte bunlar.”

Umut Sarıkaya’nın bir karikatürünü hatırlıyorum. “Bakkal ve Kuruyemiş Birliği”, ülke genelindeki bütün üyelerinin boyun röntgenlerini toplayıp inceliyordu. Neticede dizi izlemekten, daha doğrusu, büfelerde hep yukarıya yerleştirilen plazma ekranlara tuhaf bir açıyla bakmaktan, Birlik’in bütün üyelerinin boyunlarının “eridiği” görülüyordu. 

Karikatür: Umut Sarıkaya

Doktor Van Loon, Sarıkaya’nın karikatürünü görse, mesleki anlamda, muhtemelen hiç de yabana atılır bulmazdı. Çünkü sadece kuruyemişçilerin değil, her birimizin boynu, artık günün önemli bir bölümünde, tuhaf bir açıda duruyor. Üstelik çocuklar ve gençler de giderek artan oranlarda bu denkleme dahil oluyor. 

“İnsan bedeninin tam anlamıyla olgunlaşması 16 ile 20 yıl alıyor” diyor Doktor Van Loon. “Yıllardır, daha çok gençte, bu büyüme aşamasında işlerin daha da yanlış gittiğini görüyorum.”

Kemikler, dokular, kıkırdaklar, omurga… Hepsi perişan halde. İnsan vücudu bugüne dek görünmediği ölçüde tuhaf görünüyor. Dr. Van Loon bu görüntüye, “akıllı telefon sırtı” diyor. Ama yine ona göre bunun bir çözümü de var. Çok da basit bir çözüm. Hareket etmek. 

Bu kadar basit mi sahi? iPhone 4’ün piyasaya yeni çıktığı günlerde, telefondaki bir bağlantı sorunu hakkında, Apple’ı kurucusu Steve Jobs’un, bazılarına hakaretamiz de gelen bir çözümü vardı. Belli bir açıda tutulduğunda telefonun bağlantı sorunu yaşandığı söylendiğinde, Jobs, “o zaman öyle tutmayın” demişti. 

O zaman öyle tutmayın. O zaman öyle durmayın. Hareket edin. Hele çocukları hareketsizliğe mahkum etmeyin. Vücudun gerekli esnekliği kaybetmesine izin vermeyin. 

Yine Van Loon’un sözlerine başvuralım:

“İnsan vücudu uzun süre oturur halde kalmaya uygun değildir. Hele göçük sırtla, düşük omuzlarla. Üstelik böyle oturarak oluşan zarar, egzersizle de önlenemez ve tamir edilemez.”

Kulağa biraz sevimsiz geliyor ama mesele de ortada: Oturmayın, çökük durmayın, boynunuzu öyle tutmayın. Ben de bu tip sorunların çoğundan muzdarip biri olmanın eminliğiyle söylüyorum: İş işten geçmeden hareket edin.

3.

Evet, oturmak, çağ rahatsızlığının kaynaklarından biri. Ama bir başka Hollandalı doktora, bağımlılık uzmanı Robert van de Graaf’a bakılırsa, etkisi tahmin edilenden daha fazla. “Öldürücü” denecek kadar fazla. Yine NRC gazetesinde yapılan bir röportajda söylediklerine bakacak olursak, rahat koltukların ve sandalyelerin üzerine “Uzun ve tembelce oturmak öldürücüdür” yazmayı gerektirecek kadar fazla. Evet, tıpkı sigara paketlerindeki gibi. 

Van de Graaf’ın, geçen sene Journal of Physical Activity and Health dergisinde bu konuda bir makalesi yayımlandı. Orada bir salgından bahsediyordu: Koltuk kullanım bozukluğu salgını..

Doktor Van de Graaf, “İnsanların doğal durumu oturmak değildir” diyor. İnsan ayaktadır ya da yatar. Bunun için küçük çocuklara bakmamızı söylüyor. Sürekli hareket halindeler. Hareket etmiyorlarsa da yerdeler. Bir koltukta değiller. Yerde de çeşitli şekillerde hareket ediyorlar.

Düşünüyorum da benim de çocukluğa dair en eski anılarım hep yerde. Zamanımın önemli bölümü evdeki kalın halıların üstünde yatmakla,  oynamakla, yuvarlanmakla geçiyordu. Bildiğim herkesin evi de böyleydi. Kışın halılar… Yazlarıysa, zaten evin içinde pek vakit geçirmezdik. Dışarıda oynardık.

Devir değişti. Çocuklar da büyükler de oturuyor şimdi. Ama Doktor Van Loon’a göre olduğu gibi, Van de Graaf’a göre de uzun süreler oturmak insanlığın yeni meselesi. Ciddi bir problem. Kemikler için problem. Kaslar için problem. Kalp için problem. Kan dolaşımı için problem. Oturmak, “vazgeçmemiz gereken” bir alışkanlık. Doktor, Avustralya’da yapılmış bir araştırmadan çok ilginç bir örnek gösteriyor. Araştırma, toplam ölümlerin yüzde 7’sinin “fazla oturmaya” bağlı olduğuna işaret ediyor.  

Bunun bir açıdan bir kültür problemi olduğunu söylüyor Dr. Van de Graaf. Evlerimizde çok koltuk var mesela. Ya da işyerinde belimiz boynumuz ağrırsa oturmamayı değil, daha rahat bir koltukta oturmayı düşünüyoruz; tavsiye edilen de bu zaten. Van de Graaf’a göre yeni yaşam kültürü, zorluklarla başa çıkmamak üzerine kurulu. Biraz olsun rahatsızlık ve acı varsa, onu hemen yatıştırmaya çalışıyoruz. Uykuya kahve, strese tatlı, can sıkıntısına cep telefonu; yorulmaya ise oturmak… 

Doktor, “fazla oturmamayı”, Hollanda’da bir ulusal kampanya haline getirmek istiyor. “Bu, alkol ve sigara bağımlılığı gibi bir mesele ve herkesi ilgilendiriyor ama kimse farkında değil” diyor. 

Bu konunun önemi gerçekten herkesi ilgilendirmesinde ama gözden kaçmaması gereken bir yanı da var. Herkes nasıl çalışacağı hakkında kendi kararını veremiyor. Hangi koltukta oturacak, kaç saat oturacak, nasıl oturacak? Ayağa kalkabilecek mi? Beyaz yakalıların serbest düştüğü bu dönemde, giderek artan çalışma saatlerinin bir de bu yönü var, fena halde sınıfsal bir yön.

4.

Hollandalı mimar ve tasarımcı Gerrit Rietveld’in bugün “ergonomik” açıdan epey sıkıntılı görünecek sandalye ve koltuk tasarımları vardır. Rietveld’in sandalyeleri rahatsız eder. Rahat oturtmaz. “Oturmak bir eylemdir” der Rietveld. Hareketi de içerir. 

Oturmak, ayağa kalkmayı da içerir. Yapmamız gereken bu ayağa kalkmak. Bunun ruhumuz için neden önemli olduğunu zaten hep konuşuyoruz ama kelimenin gerçek anlamıyla da gerekli olan bu.

Bir de şu var: “Ergonomik” sözcüğünü yıllardır kullanıyoruz. Evet, bu ergonomik bir mesele. Epey de ciddi bir mesele. Birdenbire değişen yeni yaşamlarımıza da ölçüyü bir türlü bulamadığımızı gösteren bir mesele. Başımız önde, akılı telefona doğru eğik. Sırtımız saatlerdir koltukta. Omuzlarımız çökük.

Ruhumuzun, iki binli yıllarla beraber muazzam değişen yaşam kültürüne ne kadar uyum gösterdiğini hep konuştuk. Zihnimiz neden perişan? Dikkatimiz neden darmadağın? İlişkilerimiz neden yaralı bereli? Bunların ötesine geçmeye çalışıyoruz.  

Öyle görünüyor ki bedenlerimiz de bu çağa henüz hazır değil. Ya da biz onu hazırlayamıyoruz. Başka neyimiz var ki? Ruhumuz, bedenimiz… Bu kadarız zaten. 

Hevesimizin sonu yok bu belli, peki sınırlarımız üzerine ne zaman konuşacağız?


Yenal Bilgici Kimdir?

Yenal Bilgici, gazeteci. 1979 İskenderun doğumlu. Siyaset bilimi eğitimi aldı. 2000 yılında gazeteciliğe başladı. Nokta, Aktüel, Newsweek, GQ Türkiye, Habertürk ve Hürriyet’te çalıştı; yazılı ve görsel birçok başka mecrada yazdı çizdi anlattı. Siyaset, kültür, tarih üzerine röportajlar yaptı, yapmaya devam ediyor. 2022 Ocak’ında Türkiye’de son dönemde yaşananları hakikat-sonrası çerçevesinde ele aldığı “Memlekette Tuhaf Zamanlar - Hakikat Sonrasıyla Geçen İki Binli Yıllarımız” isimli eseri Doğan Kitap’tan yayımlandı. 2019’da tarihçi İlber Ortaylı ile “Bir Ömür Nasıl Yaşanır” isimli, büyük ilgi gören bir nehir röportaj kitabı yayımladı, bu kitabı 2022 Şubat’ında yine Ortaylı ile söyleştiği “İnsan Geleceğini Nasıl Kurar” takip etti. Özellikle Avrupa gündemini takip etmeyi, toplum ve teknolojinin kesişiminden türeyen yeni dünya üzerine düşünmeyi, edebiyatı ve bir de bloglarında 'Eski Usul' ve 'Tuhaf Zamanlar’ yazmayı seviyor.