Vesayetin tezgahına düşülüyor

En çok can yakansa sosyal mühendislik illetinden mustarip kitlenin iktidarda olan partisi eliyle vesayet metotlarının tekrar ediliyor oluşu. 27 Mayıs'ın 147'si, 12 Eylül'ün 1402'si gibi 28 Şubat'ta ihraç edilenlerin de büyük kısmı takip eden süreçte haklarını kısmen geri alabildiler. Bugün ihraç edilenler için de aynı durumun yaşanacağını tahmin etmek zor değil. Fakat neden darbecilerin tasfiye yöntemi?

Berrin Sönmez bsonmez@gazeteduvar.com.tr

Haftalardır yıllar öncesine takılı yaşıyor gibiyim. 28 Şubat sürecinde üniversiteden atılmış bir öğretim görevlisiyken hissettiklerim, çektiklerim birer birer canlanıyor. Hayatta insanın başına gelebilecek en umutsuz durumlardan birisi çocuklarına bir de öğrencilerine verecek cevabının olmayışı. Kurum çalışanları ve meslektaşların vebalı görmüş gibi kaçışı, selam vermekten dahi ürker oluşu. Komşular, akrabalar yani insan hayatına sıcaklık katan yakın çevrenin bir anda buz kesişi. Ortalıkta dönen dedikoduyu hiç hesaba katmıyorum bile. Hesaba katmıyorum desem de aslında onlara sırtımı dönebilmek için başka bir şehre taşındığımı çok iyi hatırlıyorum.

Vaktiyle başta sağlık sorunlarım olmak üzere yine akademinin çalkantılı bir başka döneminin, önüme koyduğu engelleri atlayamayarak yarım bıraktığım doktora meselesi var bir de içimden hiç çıkmayan. Aftan yararlanarak tekrar başladığımda ise 28 Şubat'a toslayışım. Kâbus günlerinde sadece akademiye değil tarihe ve tarihçiliğe de kahredip bir daha açılmamak üzere doktora sayfasını kapatışım.

Üniversiteye açtığım davayı kazanamadığım için emekliliğimi istemek zorunda kaldım. Emeklilik işlemlerim bile altı ay sürmüştü. Emekli sandığı genellikle bir iki haftada işlemleri tamamladığı halde üniversite hep eksik evrak gönderdiği için resmi postayla aylarca süren yazışmalardan sonra şahsen gitmek zorunda kalmıştım. Gittiğimde bile ilgisiz banko memurları bir hafta on gün sonra tekrar uğramamı istediklerinde amiyane tabirle bende 'kayış kopmuş' ve kıyameti koparmıştım. Biraz gürültü çıkarıp ortalığı rahatsız edince daire başkanının sekreterinin yazdığı minicik bir notla on dakika içinde işlem tamamlanmıştı. Elime bir zarf uzattıklarında tekrar bağırmaya başlamak üzereyken zarfın içinde emekli kimliğim ve birikmiş aylıklarımı görünce donakalmıştım. Altı ay ve iki kelimelik notla on dakikada biten işlem. Akıl alır gibi değil. Emekli olup devletten kurtulmanın hafifliğini yaşamaya başladım sonra. Ancak birkaç yıl önce hakkım olan yeşil pasaportu almak için de benzer bir savaş vermek zorunda kaldım. Çünkü 28 Şubat darbecilerinin icadı olarak 28 Şubat mağdurlarının yeşil pasaport almasını zorlaştıran engeller, 2011 de bile hâlâ sürüyordu. En son çalışılan kurumdan bir yazı gerekiyordu. Doğrudan elden alınması gereken bir belge olmadan verilmiyordu pasaport. 15 Temmuz gecesi FETÖ kalkışmasının gözü dönmüş saldırısında harabeye dönen Ankara Emniyet Müdürlüğü Pasaport Şube ile Afyon Kocatepe Üniversitesi Rektörlüğü arasında mekik dokudum bir zaman. Çünkü söz ettiğim belgede emniyetin istediği bir kelimeyi yazmıyordu rektörlük. Hakkım olanı almamın önünde darbecilerin kuralı gereği bulunması gereken o kelimeyi yazdırmak için de rektörlük personeli ile saatlerce tartışmak zorunda kalmıştım. Sabah dokuzda gidip akşam dört buçukta ancak alabilmiştim sihirli sözcüğü içeren gerekli yazıyı.

Yakın arkadaşlarımla bile pek konuşmadığım bu onur kırıcı yaşanmışlığı yazmak çok zor. Öylesine zor ki saatlerdir bitmiyor, bir vaz geçip sonra tekrar başlıyorum. Tekrar yaşıyorum o günlerin ruh halini. Zorluyorum kendimi. Çünkü biliyorum bugün de başkaları aynı zorlukları, endişeleri, sıkıntıları yaşamakta. Yarım yamalak demokrasinin, vesayet demokrasisinin lanetli döngüsü bir kere daha sahnede. Çok uzun geçmişe sahip devletin tasfiye geleneği…

Torna tesviye tezgâhında hoyratça şekillendirilirken toplum, sıradan insanlar kütükten fırlayan kıymıklar gibi. Çoğu ayaklar altında ezilirken arada bazıları göze batıyor.

En çok can yakansa sosyal mühendislik illetinden mustarip kitlenin iktidarda olan partisi eliyle vesayet metotlarının tekrar ediliyor oluşu. 27 Mayıs'ın 147'si, 12 Eylül'ün 1402'si gibi 28 Şubat'ta ihraç edilenlerin de büyük kısmı takip eden süreçte haklarını kısmen geri alabildiler. Bugün ihraç edilenler için de aynı durumun yaşanacağını tahmin etmek zor değil. Fakat neden darbecilerin tasfiye yöntemi, FETÖ kalkışması sonrasında, bu darbe teşebbüsünü önleyebilen demokrasi güçleri tarafından uygulanır? Tüm darbeler ilkin hukuku darp eder. Bu nedenle darbelerle mücadelenin yolu hukuku güçlendirmekten geçmeli. Hukuksuzluktan OHAL döneminde bile kaçınılmalı. Madem kurtardık demokrasiyi 15 Temmuz direnişiyle o halde keyfini sürmeliyiz demokrasinin.

Diğer yandan 15 Temmuz kalkışmasıyla atlattığımız badirenin büyüklüğü ve tehlikenin henüz geçmediği de ortada. Elbette bu örgütün karar mekanizması, devlet aygıtında kilit mevkileri tutmuş olanlar, emirleri verip, emirleri uygulayanlar cezalarını çekmeli. Paralel devlet yapılanması uzun yıllardır ayrık otu gibi kökleşmiş, söküp çıkarmak kolay değil. Ancak bürokrasinin alt kademelerini, akademisyenleri, öğretmenleri tasfiye etmek, ayrık otunu çim biçme makinesiyle tıraş etmeye benziyor. Asıl suçlular hâlâ çöreklendikleri köşelerde gizlenirken sıradan insanların hayatlarının karardığını görmek üzücü.

Neyse ki geçmiş darbelerden ufak ama önemli bir farkla ayrılmaya başladı, tasfiye süreci. 19 Eylül'den itibaren itiraz imkânı sunulması çok kıymetli bir fark. 28 Şubat hukuksuzluğu, “hâkimin takdir hakkı” kavramını ters yüz ederek, “rektörün takdir yetkisi”ne dönüştüren içtihat kararlarıyla geçmişti tarihe. Keyfi yönetime tam yol verildikten sonra da hep kaybedilmişti davalar. Şimdi umulur ki, ihraç edilenlerin itirazları samimiyetle incelensin ve tasfiyeler sadece doğrudan sorumlu olanlarla sınırlı tutulsun.

Tüm yazılarını göster