Şu Nuray Mert hadisesi

Eğer arzuladığınız bir demokratik ülke varsa, o zaman devletin anti-Kürt siyasetinden türettiği otoriter rejime itiraz etmek kişisel meselenizdir. Dolayısıyla bir mücadeleyi kendiniz için verirsiniz, Kürtler için değil.

İrfan Aktan iaktan@gazeteduvar.com.tr

Türk aydınının Kürtlere ve Kürt hareketine verdiği desteğin arkasındaki koşulluluk son derece problemli bir algının ürünü: “Mesul değil, masumuz!” Oysa Türkiye’de on yıllardır devam eden bu savaşta hiçbir Türk ve aydını masum değil ama hepsi mesul. Türkiye’deki elle tutulur savaş karşıtı hareketlerin öncülüğünü bilaistisna Kürtlerin yapmış olması bile Türk aydınında Kürt hareketine yönelik eleştiride bulunurken az da olsa bir mahcubiyet yaratmıyorsa, bunun esas nedenlerinden biri egemen kibridir. Kendinizi devletin çerçevelendirdiği Türk kimliği içinde konumlandırmıyor olabilirsiniz ama isteseniz de istemeseniz de o kimliğin mesullerindensiniz. Bu mesuliyetten kurtulmanızın tek yolu, iktidarların her seferinde anti-Kürt politikalarının motor gücü olarak kullandığı bu kimliği dönüştürme girişimine cesurca girişmektir ki, bunu Kürtler için filan değil, olsa olsa kendi onurunuz için yaparsınız.

Jean-Paul Sartre’ın Cezayir özgürlük hareketine ırkçı-milliyetçi duygularla karşı çıkan Fransızlara yönelik şu hitabını Türkiye’de kaç aydın yapabildi mesela? “Başta hiçbir şey bilmiyordunuz, buna inanmaya hazırım, sonra şüphe duymaya başladınız ve artık biliyorsunuz; ama gene de suskun kalıyorsunuz. Sekiz yıllık bir suskunluk artık zarar verir. Hem de boş yere: İşkencenin kör edici parlaklığı gökyüzünün en yüksek noktasında, tüm ülkeyi aydınlatıyor; bu parlak ışık altında tek bir kahkaha bile artık samimi çıkmıyor, öfke ve korkuyu maskelemek için boyanmamış tek bir yük, tiksintimizi ve suç ortaklığımızı ele vermeyen tek bir hareket yok artık. Bugün nerede iki Fransız buluşsa aralarında bir ölü beden var. Bir mi dedim? Fransa vaktiyle bir ülkenin adıydı; dikkat edelim ki 1961’de bir nevroz adı olmasın.”

“Yeni Türkiye” epey bir süredir bir nevroz adı. Ve bu nevrozun üstesinden gelmek için her türlü bedeli göze almakla mükellef Türk aydını, hâlâ Kürtlere parmak sallıyor. Hem de en ufak bir mahcubiyet duymadan. Çünkü Türk aydını bu nevrozdan azade değil. Suçunun üstesinden gelmek için “karşısına” konumlandırdığı Kürt hareketini suçlayıp duruyor. “Niye bunu yaptın, niye şunu yapmadın, ben sana söylemiştim, bak sana şu kadar destek verdim ama sen şımarıkça davranıp duruyorsun” vs.

Türk aydını çatışma derinleştikçe, PKK şiddet eylemlerini sürdürdükçe Nuray Mert’in çok sevdiği vurguyla “kimse kusura bakmasın ama artık yollarımız ayrılıyor” deyip köşesine çekiliyor. Oysa o “köşe” fildişi kule filan da değil. Sartre’ın dediği gibi “Siz kurban değilseniz, o zaman kesinlikle işkencecisiniz.” “Sizin şiddet karşıtı görüşleriniz bile bin yıllık bir ezme ilişkisiyle yönetiliyorsa, pasifliğiniz sizi ezenlerin safına koymaktan başka bir amaca hizmet etmez.”

HER ŞEY YENİ BAŞLIYOR

Şu sıralar, Kürtlerin oylarını vererek teslim ettikleri DBP’li belediyeleri uzun namlulu silahlar eşliğinde “ele geçiren” ve Türk bayraklarıyla bu zaferlerini ilan eden devlet memurları, eşitsiz eğitim koşullarına rağmen büyük emek ve azimle üniversiteye girip yoksulluk içinde eğitimlerini bitirmiş ve yine büyük emekle sınavlar geçip öğretmen olabilmiş 11 bini aşkın çoğunluğu Kürdün memuriyetinin askıya alınması, Kürtlerle beraber barış ve özgürlük mücadelesi yürüttükleri için nadide Türk yazar ve akademisyenlerin hedef tahtasına oturtulması, hadisenin sadece güncel kısmını oluşturuyor. Keza, ABD ve diğer uluslararası güçleri reddedemeyecekleri tekliflerle Cerablus’taki devir-teslim işlemine ikna ettiği anlaşılan Türkiye’nin El Bab ve hatta Rakka’ya uzanan bir tesir alanı yaratarak Rojava kantonlarını kuşatmaya çabalaması da, şimdilik neticesi kestirilemeyen ama geleceğe ne tür tohumlar ektiği az çok malûm gelişmelerin güncel kısmı.

İşin aslına bakılırsa, her şey yeni başlıyor. Her iki tarafın da (Kürt hareketi ve Türk devleti) yolu epey uzun ve belirsiz. Ama bu belirsizlikte devletin ziyadesiyle hassasiyet gösterdiği temel bir husus var: Türklerin, özellikle Türk demokrat ve aydınlarının devletten yana olmasa bile bitaraf kalması. Zira Kürtlerin yanında sembolik sayıda dahi olsa Türklerin bulunması, devletin Türk milliyetçiliğinin korkularını besleyecek can suyunu azaltmaya, o iksiri tesirsiz bırakmaya yeter. Demokrat Türkler aradan çekilirse, devletin “Türk korkusunu” besleme ve bunu da savaşının sebebi kılma çabasının çok daha kolay olacağı düşünülüyor veya biliniyor. O yüzden de demokrat Türklerin en az Kürtler kadar yoğun bir baskıyla, basınçla, hiçleştirilme tehdidiyle karşı karşıya olduğunu görüyoruz. Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay, bu tehdidin yakın tarihli “kurbanlarından” sadece ikisi.

GELELİM SEVİMSİZ GERÇEKLERE

Nuray Mert, geçtiğimiz hafta HDP’ye ve Kürt hareketine “Yine sevimsiz gerçekler” başlıklı yazısıyla sert bir eleştiri yöneltti. (http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/595449/Yine_sevimsiz_gercekler.html)

Mert, mealen Kürt hareketinin silahlı çatışmayı sürdürmesi halinde Türk demokratlarının Kürtlerin haklarını savunamayacağını söylüyordu: “Bu sevimsiz gerçeklerden kaçarak, bırakın demokrasi mücadelesini, Kürtlerin hak ve özgürlüklerini dahi savunmaya devam edemeyiz veya ederiz etmesine de bizi dinleyen bulamayız; ne demokrasiye, ne özgürlüklerin önünün açılmasına en ufak bir katkımız olamaz; üç beş aydın demokrat birbirimizi oyalamış oluruz, o kadar.”

Yiğidi vur, hakkını ver: Mert doğru söylüyor. Savaş derinleştikçe, Türk demokratlara yönelik basınç artacak ve bir süre sonra sesleri mutlak bir biçimde kısılacak. Sesini çıkaranların da karşı karşıya kalacağı bedel artacak. Fakat bu hakikat, yakın tarihi yanlış yazma hakkını kimseye tanımıyor. Bu savaşın nasıl ve neden başladığını, Kürt hareketinin bu noktaya nasıl sürüklendiğini herkes kadar Nuray Mert de çok iyi biliyor olmalı.

Fakat Mert’in sorunlu duruşu burada değil, şurada: “Kürtlerin hak ve özgürlüklerini dahi savunmaya devam edemeyiz veya ederiz etmesine de…” Anlaşılan Mert, Kürt hareketine veya Kürtlere “destek vermeyi” bir zaruret değil lütuf olarak görüyor. Mert ve onun gibi Kürtlere destek vermeyi demokratik bir ülkede yaşama mutluluğunun bedeli olarak görmeyenler, her geçen gün kendi alanlarının daralacağını bilmiyorlar mı? Türkiye’de hiçbir Türk, Kürtlerin demokratik taleplerini destekleyerek lütufta bulunmuyor. Eğer arzuladığınız bir demokratik ülke varsa, o zaman devletin anti-Kürt siyasetinden türettiği otoriter rejime itiraz etmek kişisel meselenizdir. Dolayısıyla bir mücadeleyi kendiniz için verirsiniz, Kürtler için değil. Kürtler, bu mücadelenizde sadece müttefikiniz olabilir ama bu ittifaka dahil olmayı da kimse size dayatmıyor. ÖDP’sinden Birleşik Haziran Hareketi bileşenlerine kadar çok sayıda demokrasi gücü, bu ittifaka dahil olmayarak mücadelesini de sürdürüyor, bedelini de az veya çok, ödüyor. O halde peki, HDP’ye destek vermeyin ama gidin örneğin ÖDP’ye destek verin. Haftada bir masanıza kurulup oraya buraya ahkâm kesmek destek de değil ayrıca. Kendi kişisel kanaatinizi paylaşarak fiili savaşın sürdüğü bir ortama ne destek ne de güç katmış oluyorsunuz. Gidip bir barış inisiyatifi kurun. Bir güç oluşturun. Diyarbakır’a gelmeyin, Trabzon’a gidin. Türkiye demokratikleşsin diye mücadelenizi mahallenizde yürütün mesela. Kürtlerin haklarını filan savunmayın, kendi haklarınızı savunun. “İyi ama PKK savaşmasa zaten Türkiye’de demokrasi rüzgârları eserdi, PKK engel oluyor” diyorsanız, size çözüm sürecinin başladığı günlerde Gezi’de Türklere yapılan muameleyi hatırlatırlar. Uzun lafın kısası, herkes kendi özgürülüğü, hakkı ve hukuku için vereceği mücadelenin bedelini göze alsın, yeter. Nasıl olsa demokrasi mücadelesini kim kazanırsa, nimetlerinden hepimiz faydalanırız!

İrfan Aktan'dan zorunlu açıklama

Tüm yazılarını göster