Hususi bir talih ve trajedi; Cumhuriyet Türkiye’sinde popüler kültür

Popüler kültür meselesine gelişkin bir analizle bakmak, Türkiye’nin toplumsal hayatının değişmeler ve devamlılıklar içeren tarihi bütünlüğü içinde yaklaşmak zorundayız.

Abone ol

Yüz yıllık Türkiye Cumhuriyeti’nin kültür alanına ilişkin meselelerini bir ayrışma ve çatışma konusu olarak ele almak ve bunu da, Şerif Mardin’in klasik formülasyonuna atfen, modernleşmeci seküler “merkez” ile muhafazakâr dindar “çevre” çatışması içinde ele almak âdetten olmuştur. Bu çerçevede, Cumhuriyet’in kuruluşu ve inkılâplardaki jakobenizm, tek parti ve Millî Şef dönemi, 1945’de çok partili hayata geçiş, 1950 Demokrat Parti iktidarı, ’60, ’72 ve ’80 ihtilâlleri, “Özallı yıllar” vs. genellikle “merkez” ile “çevre” arasındaki itiş kakış hikâyesi olarak okundu. Nihayet, 2000’li yıllardan itibaren seri seçim zaferleri, halk oylamaları ve 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında yapılan düzenlemelerle “merkez”in, Erdoğan ve onun siyasal örgütü AKP eliyle, “çevre” tarafından teslim alındığı yargısı genel kabûl gördü.

KÜLTÜREL ALANDA 'MERKEZ-ÇEVRE ATIŞMASI' YAKLAŞIMI SORUNLU 

Toplumsal dünyanın ekonomi gibi, siyaset gibi, sağlık, eğitim, hukuk gibi çeşitli “alan”ları içinde bir “alan” olan kültürel alan, toplumsal gerçekliğin kılık kıyafetten yeme içmeye, gündelik dilin jargonundan kültürel beğeni ve yatkınlıklara kadar pek çok konuda çatışan yaşam tarzlarının açığa vurulduğu bir bölgedir. Siyaset, her zaman bu alanı belirlemek ister ama sınırlı bir etkinin ötesinde bu konuda mutlak bir güce sahip değildir. Dolayısıyla, tarihsel bağlamda (yani Osmanlı’dan Cumhuriyet’e) Türkiye’de kültürel meseleler, “merkez ve çevre” biçiminde basit bir kutuplaşma olarak tezahür etmemiştir, etmemektedir. Kültürel alanı merkez-çevre çatışması şeklinde formüle etmenin hem gerçeklik (yani olgular) hem de soyutlama (yani teori) düzeyinde çeşitli sorunları var. Her şeyden önce, modernleşen Türkiye’nin siyasal tarihinde ne homojen ve monoblok bir “merkez”den ne de yine aynı şekilde homojen ve monoblok bir “çevre”den söz etmek mümkündür; daha ziyade, kendi içinde çatışan “merkez” ve “çevre” klikleri (ya da fraksiyonları) arasında dönemsel ittifaklardan söz edebiliriz, ki bugün yaşadığımız şey de budur. Geçmişte, Cumhuriyet’in erken dönemlerinde bir örneğini merkezin asker/sivil bürokrasisi ile çevrenin büyük toprak sahipleri arasındaki uzlaşıda gördüğümüz bu durum, bugün de bürokratik merkez ile tüccar çevrenin ittifakıyla yaşanmaktadır.

BATILI ULUSAL KÜLTÜR YARATMA ARZUSU

Böylesi ittifaklar, her dönemde kendi iktidar seçkinlerini de yaratmıştır. Toplumsal dünyanın her alanında türeyen bu seçkinler kültürel alanın da dönemsel hegemonyasını oluşturmuşlardır. Kültür meselesi de o iktidar seçkinleri için daima ve öncelikle gündelik yaşamı dizayn etme, kamusal alanı belli bir düzene tâbi kılma gayretinin bileşeniydi. Cumhuriyet’in kurucuları, imparatorluk mirasından Batılı bir ulus devlet çıkartabilmek için, içeriği ve çerçevesiyle Batılı bir ulusal kültür yaratma arzusundaydı. Ne var ki ulusal kültür, egemenlerin ideolojik arzularına tâbi olamayacak kadar çeşitlilik arz eden bir alandır. Hele ki Anadolu gibi binlerce yıllık bir tarihin kültürel birikimine ve yanı sıra, etnik ve mezhepsel çeşitliliğe sahip bir coğrafyada bu iş çok daha zordu. Sonuçta fraklı, klasik müzikli Batı kültürü şehir kulüplerinde, Cumhuriyet balolarında sıkışıp kalırken, bizzat Atatürk’ün isteği üzerine bestelenen, librettosu Türkçe yazılan “Özsoy” operasını kimse izlemezken, halk nezdinde Batı kültürü ancak (pavyonlarda sahneye “Aman Adanalı” türküsüyle çıkılıp, Batılı bar eğlencelerinde olduğu gibi rumba, çaça eşliğinde strip-tease yaparak bitirilen dansöz gösterileri misali) popüler kültür şeklinde benimsendi. Bunun başlangıcı da 1950’ler civarıdır.

ELİT KÜLTÜR-POPÜLER KÜLTÜR ÇATIŞMASI 

Dolayısıyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin kültürel tarihinde “merkez-çevre” çatışmasından ziyade, gündelik yaşam içerisinde cereyan eden bir “elit kültür-popüler kültür” çatışması vardır. Ve bugün AKP iktidarının muhipleri de, kılık kıyafet seçimlerinden ev döşeme biçimlerine, tatil tercihlerindeki dönüşümden şık mekânların müdavimi olmaya kadar geniş bir yelpazede ortaya koydukları, üstelik hem müstesna (benzerlerinden ayrı, ayrıcalıklı) hem de mûbah (yapılmasında dini açıdan bir sakınca bulunmayan) lüks ve gösterişçi yaşam tarzlarında somutlaşan beğenileri, tüketim alışkanlıkları ve yatkınlıklarıyla gündelik yaşamın yeni elitleri olmuşlardır. Dindar muhafazakârı laik moderniyle kalabalıkların payına da hep birlikte “Kızılcık Şerbeti” izleyip, hep birlikte Tik Tok’ta You Tube’da video “like’lamak” düşmektedir. Popüler kültür alanı, tutuculaşan siyasal iktidar karşısında epeyce politize olmuş gözükse de, türbanlısıyla şortlusuyla "genç kızlarımızın" hep birlikte coşup eğlendiği Tarkan konserleri, popüler kültürün iktidar elitleri karşısında halkın ortaklaşalığını, farklı kültürel kimliklerin ve zevklerin buluşma noktası olduğunu göstermeye yeter.

O yüzden, Cumhuriyet Türkiye’sinde halkın kültürle buluşma hikâyesi, esasen, hem elitlerin toplumsal yaşam içerisinde yaygınlaştırmak istedikleri kültürü hem de halkın (halk içindeki sınıfsal, etnik ve mezhepsel çeşitliliğin) kültürünü kendine malzeme edip popülerleştirebilmek gibi bir kabiliyeti olan popüler kültürün tarihidir. 

POPÜLER KÜLTÜR NEDİR? 

Türkiye’de popüler kültürün tarihsel seyrini gözlemlemek ve tespit etmek, sadece kültürel alana yönelik bir merakı gidermek değil, “modernleşme”, “yarı-feodal yapı”, “göç”, “kentleşme”, “sanayileşme” gibi yapısal sorunları anlamak demektir. Ama öncelikle, karmaşık gibi görünen bir konuyu açıklığa kavuşturmak, yani “popüler kültür”ün ne olduğunu belirginleştirmek ve bir tanım üzerinde anlaşmak gerekiyor. Aksi halde Cumhuriyet Türkiye’sinde popüler kültürün tarihini araştırırken gerçekte neyi aradığımızı tam olarak bilemeyebiliriz. Buna bağlı olarak, nereden başlatacağımızı da kestiremeyebiliriz. Gerçekten Demokrat Parti iktidarıyla tarihlenen “Amerikan yaşam tarzı”na geçişimiz midir popüler kültürümüzün miladı, yoksa 1920’lerin Muhit ve Resimli Ay dergilerine kadar giden magazin tarihimiz midir? Peki ya 1931 yılında Columbia firmasından bir plâk çıkartmış olan Türkiye Güzellik Kraliçesi Mübeccel Namık, Türkiye’nin ilk “popstar”ı mı sayılmalıdır? Yahut, 1938 yılında Hitler selamı veren vatandaşlarımızın fotoğrafıyla süslenmiş olarak “Saçlarınızı itaate alıştırınız!” diyen Pertev Briyantin reklâmları, popüler kültürün ideolojik manipülasyonuna ilişkin ilk örnek mi kabul edilmelidir? Vs...

MİLAT DEMOKRAT PARTİ İKTİDARI 

Popüler kültür, modernleşen hayatın gündelik yaşam kültürüdür. Bu bakımdan Cumhuriyet Türkiye’sinde popüler kültürün olgusal tarihi biraz daha eskiye gitse de düşünce dünyamızda müstakil bir konu başlığı haline gelişi 1980’lerin hemen başıdır. Popüler kültürün toplumsal yaşayış ve gündelik hayatımızdaki etkisini “Özallı yıllar” tabir edilen yıllar itibariyle hissetmiş olacağız ki onun hakkında düşünmeye o tarihlerde başlamış ve takip eden yıllarda daha bir yoğunlaşarak buna hız vermişiz. Murat Belge’nin 70’ler sonu itibariyle Cumhuriyet’te, Birikim’de çıkan yazıları; Ünsal Oskay’ın, Aydın Uğur’un Gergedan, Argos, Gösteri gibi dergilerde takip edilen makaleleri; Meral Özbek’in “Orhan Gencebay Arabeski” üzerine yaptığı çalışma, Nurdan Gürbilek’in “Vitrinde Yaşamak”, Can Kozanoğlu’nun “Cilalı İmaj Devri”, Ahmet Oktay’ın “Türkiye’de Popüler Kültür”, Rifat Bali’nin “Tarz-ı Hayat’tan Life Style’a” kitapları, Tayfun Atay'ın değerlendirmeleri bu bağlamda akla ilk gelenlerden. Sorunun ağırlığı “Özallı yıllar”la birlikte hissedilmiş olsa da, Türkiye’de popüler kültüre ilişkin tespit ve referanslar, İkinci Dünya Savaşı sonu ve Demokrat Parti iktidarıyla tarihlenen “Amerikan yaşam tarzı”na geçişimize kadar gider. O yıllar adeta bir milattır, popüler kültüre ilişkin yerel örnek ve referanslarda bundan geriye pek gidilmez.

Popüler kültürün İkinci Dünya Savaşı sonu ve Demokrat Parti iktidarıyla başlayan “Amerikan yaşam tarzı”na geçişimizle tarihlendirilmesi, modern Türkiye’nin dünya pazarına açılıp oraya bağlanması için gerekli yapısal dönüşümün bu döneme (1940’lı yılların sonuyla 50’li yılların başına) denk geldiği düşünüldüğünde, bunun yanlış bir tarihlendirme olduğu söylenemez. (Ama, daha 1929 yılında bile yelkenliyle gezen sarışın bir kadın ve “güneş banyosu” yapan Holywood yıldızı Lola Todd’un resimleriyle süslenmiş bir “Avrupa ve Amerika’da spor ve eylence” yazılarının çıktığı dergiler de vardı, bunu da belirtmek gerekir.) İktisadi büyümeyi sürdürebilme ümidiyle Türkiye’nin Batı için güvenilir bir ileri karakol olduğunu kanıtlama yoluna gidildiği, bu maksatla Kore’ye asker gönderilip ABD’ye askeri üslerin verildiği DP dönemi, Türkiye’nin hızla “Küçük Amerika”lılaştığı bir dönemdi. Bu dönemin ikonik şehri Adana’da kişi başına düşen Cadillac sayısının çoğu Amerikan şehrinden daha yüksek olduğu söylenir.

Ama elbette bu kültür, toplumun çok sesliğini içeren, özgürlükçü talepler de barındırabilen demokratik bir kültür olmaktan uzaktı. Bu, Batı dünyasının popüler kültüründe böyleydi, bizde değil. Popüler kültür, nihayetinde topluma aittir; her öğenin içinde yer aldığı bütün’ün koşullarına göre etkili olabildiği ve kendisinin de kaçınılmaz biçimde o bütün’den etkilendiği karmaşık bir yapı içinde işler. Bu sebeple kapitalist modernleşmenin klasik coğrafyası için, Batı dünyası için, popüler kültürün demokratikliğinden söz edilebiliyorken, kentleşmenin geniş kitleleri kapitalizmin o bilinen rasyonel örgütleyiciliğinin dışında bırakmış ve klasik sınıf dengelerini de bu esnada epeyce bozmuş bir biçiminin yaşandığı Türkiye için aynı şeyleri söyleyemiyoruz. Bizde kentleşme süreci Batı’daki klasik tarihinden çok farklı bir gelişim izlediğinden sonuçları da doğal olarak epeyce farklıdır. Burası uzun bir konu ama kestirmeden gidip, taşra hayatının kentsel mekânlara taşınması biçiminde yürüyen kendi modernleşmemizin, popüler kültürü bizde Batı’daki gibi eleştirel/muhalif bir kültür olarak üretemediğini söylemekle yetinelim.

Kültür, beğeni biçimlerine bir erişim yoludur. Gelişkin kültüre uzak bırakılmış kitleler, eleştirel ürünlere ilgi göstermek için gerekli olan bilgi, yorum, estetik zevk ve beğeni araçlarına sahip olmaktan da alıkonulmuştur. Demografik sosyoloji, bunu kanıtlamak için geçen yüzyılın ortalarından itibaren harekete geçmiştir. Bizim popüler kültürümüz daha ziyade “kitlesel” referanslar taşıdığı için “kitle kültürü” diye ayrılmış o lanetli kategoriye yakın duruyor. İçeriğinde demokratik/özgürleşimci unsurlar aransa yine de bulunabilir belki ama popüler kültürün demokratik/özgürleşimci unsurları dediğimiz şeyler de öyle tepeden tırnağa isyan kesilmiş dört başı mamur ürünler de değillerdir.

ARABESK MÜZİK 'EFSANESİ'

Bu konuda Türkiye’nin kültür tarihinde arabesk müziğe hep özel bir başlık açılmıştır. Popüler kültürün egemen kültür karşısında belli bir direniş alanı yarattığına ilişkin son derece tartışmalı tezden hareketle, zaman zaman arabesk müziğin Türkiye’de popüler kültürün demokratik/özgürleşimci yanını temsil ettiği söylenmiştir. Başlangıçta belki sahiden “kırdan kente göçmüş, fakat kentte de tutunamamış kalabalıkların protestosu”ydu arabesk. “Batsın bu dünya”; “Nasıl isyan etmem?”; “Bir teselli ver”... Bunları hepimiz biliyoruz. Hani rock müzikte belli belirsiz bir isyan fetişizmi vardır ya, protestonun müziği gibidir ya rock... Belki arabesk de, “hiçbir şey”in bir derece üzerinde olanların müziği olabilirdi sahiden de. Ama bu efsane biteli çok oluyor. Aşağı yukarı 80’li yıllardı, o tarihten itibaren arabesk artık “tutunamamış kalabalıkların acı ve kahır yüklü müziği” olmaktan çıktı; ipek gömlek, rugan ayakkabı, viski ve lüks otomobil figürleri eşliğinde “köşe dönmeci” kültürün simgelerinden biri olup, çok başka bir yaşama üslûbuna vurgu yapmaya başladı; “hiçbir şey”in bir derece üzerinde olanların müziği olarak tanımlanma koşulunu tümden yitirdi; “yoksulluk toplumbilimi”ne dair o eski içeriği kalmadı. Üretken olmayan düşük verimli ekonomimizin, emek örgütlenmesinin olağan kapitalist koşulları yerine örgütsüz, küçük mülkiyete dayalı esnek emek ilişkileri üzerinde yükselen çalışma hayatımızın toplumsal dünyamızda yarattığı sarsıntıların kültürel sembollerinden biri olarak kendi yerini sabitledi.

Popüler kültürün Türkiye’deki seyri bu mantık ve gerekçeyi her zaman doğrulamış ve her dönem geçerli kılmıştır: Artık kentlerde “kalabalıklar”a dönüşmüş olan Cumhuriyet’in güngörmüş orta sınıfının içsesindeki asudeliği temsil eden Zeki Müren’den, kendi talihine terk edilmiş kalabalıkların gürültülü yakınmaları ve histerik eğlencesini bir arada var edebilen Seda Sayan’lara uzanışımız; Orhan’lı Ferdi’li arabesk, bir “dolmuş müziği” olarak, sanayileşen kentlerin kenar mahallelerine ucuz işgücü olarak gelip yığılmış yoksul halkın beğenisi iken, farklı projelerle gündeme gelen Müslüm Gürses’in finans, banka, sigorta, reklam ve medya sektörünün palazlandırdığı yeni orta sınıf zevkine hitap eder oluşu; mahallenin mizahını yapan “Gırgır”dan metropolün mizahını yapan “Limon” (ve “Leman”, ve “Penguen”) dergisine geçiş; 80’lerdeki “Perihan Abla”lardan, 2000’lerde CNBC-E, 2020’lerde de Netflix ve Disneyplus dizilerine kayan merakımız vs, bunlar hep dünya pazarına eklemlenmiş Türkiye’nin, sermaye hareketi ve birikiminin toplumsal yaşamda yarattığı değişimlere göre ilerlemiş olan popüler kültür serüvenimizi izah eder.

GARB İLE ŞARK ARASINDA HUSUSİ TRAJEDİMİZ

Türkiye’nin modernleşme süreci üzerine epeyce düşünmüş, emek vermiş bir yazar olan Ahmet Hamdi Tanpınar, “Türk ruhunun, kendisini muasırı olduğu milletlerden ayıran bir hususîliği, onu çok ferdî bir talihin sahibi yapan bir trajedisi var” diyordu; bu trajedi “iki büyük âlemin içimizde yaptığı mücadeledir. Bir yandan tarihî zaruretlerden kudret alan bir irade ile Garb’a gittik, öbür yandan hakikî cevheri ile bizde konuşmaya başladığı zaman, sesine kulaklarımızı kapatmak imkânsız olan bir mâzinin sahibiyiz.” Tanpınar’ın dikkat çektiği “hususî trajedimiz”in sebebi olan ve bir dönem münevverlerimizce “tek selamet çaresi” olarak görülen Batılılaşma fikri, modernleşen milletler camiasında bizi sahiden de “çok ferdî bir talihin sahibi” yapmıştı. Hakkındaki tartışmalara ve uzlaşmazlığa bakıldığında, rahatlıkla, popüler kültürün Doğu/Batı meselesine bağlı büyük bir sorun olduğunu söyleyebiliriz. Popüler kültürümüz üzerinde de, şüphesiz, modernleşmeyi Batılılaşma olarak yaşamış bir toplum olmanın etkileri var. İlk sinema ve magazin dergilerimiz bize “Holivut yıldızları”nın hayatlarını naklediyordu. İlk pop müzik parçalarımız “ecnebi müzik” üstüne yazılmış Türkçe sözlü “aranjman”larla ortaya çıktı. İlk çizgi romanlarımız “Ten Ten”, “Texsas” ve “Süperman”, bir tek bölümünü bile asla kaçırmadığımız ilk televizyon dizilerimiz “Kaçak”, “Küçük Ev” ve “Dallas”tı vs...

Fakat insan, bugün bol ritimli ve danslı pop müzik kliplerini izlediğinde, uluslararası dijital platformlar için üretilen yerli içeriklere vs. baktığında, popüler kültürün Türkiye’de Doğu ve Batı, gelenek ve modernlik, alaturka ve alafranga gerilimini sembolik düzeyde kendince bir senteze kavuşturduğunu düşünüyor. Bu kültürün güncel içeriğinde artık fazlasıyla kendi ürünlerimizin ağırlığını hissediyoruz. Doğaldır, zira herkesin birbirine kültür alıp verdiği “milletlerarası” bir piyasa söz konusu artık. Genel itibariyle “milletlerarası”, ama oraya katılan “millet”lerin her birine göre de “millî”! Ya da şöyle diyelim: Tayin edici bileşenleriyle (müzik, dizi ve film yapım şirketleri, küresel yayın, reklam ve pazarlama ağları, imajları ve trendleriyle) milletlerarası, katılış tarzıyla (söylem, dil, simge ve malzemeleriyle) millî!

HUSUSİ SENTEZİMİZ

Biz, Batı’daki benzerleri gibi “servet ve refah” artışına değil, “israf ve helâk”a neden olan tefeci tüccarlarımızla; üretken olmayan düşük verimli ekonomimizle; emek örgütlenmesinin olağan kapitalist koşulları yerine örgütsüz, küçük mülkiyete dayalı esnek emek ilişkileri üzerinde yükselen çalışma hayatımızla ve nihayet gizli açık bütün ideolojik baskı ve denetim yöntemlerimizle, modernleşmenin açık bir toplum olabilmemizin önüne geçtiği bir ortamda popüler kültürümüze de (doğal olarak) özgürleşimci bir içeriğe bürünme fırsatını hiç veremedik. Bunun yerine, sınırlı zenginlik ve refahın zorunlu sonucu olarak, çekişmeye, kıskandırmaya, hasete ve özenmeye dayalı hâkim etiğin taşıyıcısı olabildi en fazla. Oluşum tarihine ortak olmadığı bir modele heves ettiği için ara sıra züppe, iki arada bir derede kaldığı için de çoğunlukla cıvık bir şeyleri ifade etti. Bunda bir akıldışılık varsa, bu, kitlelerde uyanan popüler kültüre yönelik talebin akıldışılığından ziyade, içinde yaşanılan, ne yöne gideceğini tayin edememiş toplumsal formasyonun akıldışılığıdır.

Biz popüler kültür meselesine gelişkin bir analizle bakmak, Türkiye’nin toplumsal hayatının değişmeler ve devamlılıklar içeren tarihi bütünlüğü içinde yaklaşmak zorundayız. Kendi insan sorunlarımıza ilişkin bir şey bu, dolayısıyla, anlamaya çalışmaktan, değiştirilebilirliğini kavramaktan alıkonulmamış insan aklı ve eliyle pek âlâ onarılıp düzeltilebilir.