Gri zihinler siyah köpek yavruları, beyaz ana kuzuları

Herkes için öncelikli mücadelenin endüstriyel ​etle olması gerektiğini düşünüyorum. Bütün “lezzet avcılarına” en azından endüstriyel eti bırakma, faytona binmeme, yunus parkına, sirke gitmeme çağrısı yapabilirim sanırım. Bir de varsın saç kreminiz sincap katledilerek denenmemiş olsun yahu.

Metin Solmaz msolmaz@gazeteduvar.com.tr

İnsan evladının zırvası çok. İrrasyonellik yerleşik. Kuyruğunu kovalayan köpekle alay ederiz ya. Herhangi bir piyango bileti almaktan daha mantıklı bir şey yapar o köpek. Bir arada yaşamak, kaynak paylaşmak, nazik olmak gibi sıradan şeyler bu yüzden bu kadar zor. Kesintisiz irrasyonel olabilme durumu da bütün dünyaya müthiş bir tutarsızlık ve ikiyüzlülük yayıyor. Üstelik pek kimse bununla yüzleşmek istemiyor.

“Savaş iyidir” diyen az çıkar. “Milli Piyango almak mantıklıdır” diyen de. “Kadınları çocukları dövelim, taciz edelim, işçileri sömürelim, öldürelim, kedileri tekmeleyelim” diyen de pek çıkmaz. Ama hepsi birer meşhur pop şarkı gibi hayatımızın göbeğindedir. Cebimizdeki paranın bize söylenmeden alınan yarısı silaha gider, her ayın 9’unda 19’unda bilet alınır ve her gün ikişer kadın ve işçi öldürülür. Öğretmenler öğrencilerini, babalar çocuklarını döver, taciz eder, çocuklar kedileri tekmeler. Yer yerinden oynamaz, simge birkaç durum dışında şaşıran, öfkelenen olmaz.

Bütün bunlar arasında hayvanlar konusu insan evladının istisnasız en ikiyüzlü olduğu konu.

Çünkü endüstriyel et sektörü ve devletler kadar olmasa da iyi kötü, az çok, veganından kasabına hepimiz suç ortağıyız. Pek çoğumuz da “epey bir şeylerin yanlış gittiğinin” farkında.

Bir süre Büyükada’da yaşadım, fayton seyrettim, faytoncuyla konuştum, binenlerin en az yarısı “ayol yazık bu atlara” diyor. Üzerindeyken.

Tavuk yerken bulunduğu ortamda tavuk kesiliyor diye ağlayan birisini görmüştüm.

Yunus parkı adındaki işkencehanelerde yüzenlerin, hayvanat bahçesi adındaki suçsuzlar hapishanesinde gezenlerin, sirk zibidiliğiyle eğlenenlerin hepsi bunları “hayvansever” olduğu için yapıyor. Oralarda hayvanları sevgiyle seyrediyor. Onların sempatik varlıkları ile “hoşça vakit geçiriyor”.

Bütün avcılık derneklerinin adında bir doğa, doğal hayat hatta “koruma” lafları geçiyor.

Şehirlerde en büyük köpek düşmanları köpek sahipleri arasından çıkıyor. En çok sokak köpeği şikayetini onlar yapıyor. Köpek sahiplerinin pek çoğu maalesef köpek milliyetçisi.

Jonathan Safran Foer’in müthiş “Hayvan Yemek” kitabında söylediği gibi: Köpeklerini seven Fransızlar bazen atlarını yer. Atlarını seven İspanyollar bazen ineklerini yer. İneklerini seven Hintliler bazen köpeklerini yer.

Hepsi ne kadar saçma değil mi?

Peki bu kadar göz önünde olup biten bu saçmalık, bu mezalim nasıl sürebiliyor?

Maalesef yavaş yavaş oluyor bu işler. Bilmek anlamaya, anlamak harekete geçmeye yetmiyor.

….

Şöyle tarif etmeye çalışayım: Bugün doğal görünen yarın acayip olabiliyor. Şurada kaç sene önce belediye otobüslerinde bile sigara içilirdi. 46 kişilik bir şehirler arası otobüste misal 10 saat boyunca 30 kişi birer paket sigara içerdi hatırlıyor musunuz? Pembe Panter bütün çizgi filmlerinde fosur fosur sigara içerdi. Şimdi düşünebiliyor musunuz?

Bugünün normali, yarının anormali.

Bence dünyanın hızına bakılırsa çok uzak olmayabilecek bir gelecekte hayvanların üst üste ve işkenceyle büyütülüp öldürülüp küçük et parçaları halinde marketlerde satıldığı zamanlar şaşkınlıkla anlatılabilecek. Kimse inanamayacak böyle korkunç bir mezalime bütün bir insanlığın ortak olabildiğine.

Tıpkı insanat bahçeleri gibi. Bugün düşünmesi bile çılgınca. Bilmeyen kaldı mı bilmiyorum. 20'nci yüzyılın ilk çeyreğine kadar dünyada insanat bahçeleri vardı, insan sergilenen. Örneğin sadece 1889’da Paris’te sergilenen çoğu Afrikalı 400 insanı 18 milyon başka insan ziyaret etmiş, parmaklarıyla birbirine göstermiş: “Aaa, zenciye bak ne şirin”.

Yine aynı yıllarda Afrika’da kadınları 20’sine kadar seks kölesi olarak kullanan, 30’una kadar çalıştıran, 30’unda da kesip yiyen bir kabile vardı.

Ve bütün bunlar normaldi. Bütün bunların olduğu yerlerde günlük hayat sürüyordu. O gün insanat bahçesinden bilet alan herkes kendi çocuğunu seviyor, bakkaldan alışverişini yapıyor akşam bira içiyordu.

Bugün de henüz sütten kesilmeden boğazı kesilmiş “ne sevimli” kuzunun pirzolasını yiyen herkes bir yandan birasını yudumlarken kendi çocuğunu seviyor.

….

Bir köpek yavrusu bulundu. Bacakları ve kuyruğu kesilmiş durumda. Bakışları insanların kalbine işledi, uykuları kaçırdı. Benim de kalbime işledi, uykularımı kaçırdı.

Herkes işkence zannetti. Herkes haklıydı. Köpek yavrularını tecavüz ederek öldüren insanlarla aynı atmosferi soluyoruz. Benim bitirdiğim lisede epey bir insanın yaz aşkı anıları genellikle tek taraflıydı. Karşı taraf eşekler, köpekler filandı.

Bir yığın arkadaşımın profil fotoğrafı oldu “o köpek”.

Bir “Özgecan Aslan” yahut “Aylan Kûrdî” kadar olmasa da infial yarattı.

Bu infial de vicdan sahibi insanlarda insanlıktan ümidi kesmememiz gerektiği hissi uyandırdı.

Nitekim oluşturduğu duygusal ortam seçim ortamıyla birleşince Adalar’da fayton zulmü için sonun başlamasına da yol açtı.

Her bakımdan infial iyi oldu. Zulme sessiz kalmak suça ortak olmaktır. Ve o köpeğin o masum bakışlarından etkilenen hiç kimsenin sahtekar olmadığına eminim.

….

Malumunuz iletişimin kuralıdır. Bilmem nerede her gün bin çocuk ölüyor para verin derseniz pek bir para toplayamazsınız. Ama bir fotoğraf koyup “Ayşenazcan’ın bacağını kurtarmak için para lazım” derseniz toplarsınız. Göz işi gönül işidir. İnsan resmedebildiği, gördüğü, anladığı şeyi kendine yakın hissediyor. O köpek yavrusunun fotoğrafı olmasaydı infial bu kadar büyük olmazdı.

Madem göz işi gönül işidir şimdi bir başka fotoğraf çekmeye çalışalım.

Koyunun bebeğine kuzu denir. Süt kuzusu henüz meme emmekte olan yavrudur. En çirkini bile o köpek kadar sevimlidir. Memesini emdiği annesi hakikaten annesidir. Bizlerin annesinden farksız. Ağırlığı 4-5 kg arasında olur.

Süt kuzusu en fazla iki aylık olur. Örneğin Vedat Milor 20 günlük olan bir ana kuzusunu yemişti. Diğer kuzu yiyenler açıkça söyledi diye kızmışlardı ona.

O bebek köpeğin bakışları kadar çaresizdir ölüme giden kuzunun bakışları.

Peki, kuzu yemeyince ne olur? Hayvana beş altı ay daha ömür “hediye etmiş” olursunuz.

Bu iş külliyen yanlış değil mi? Bir hayvanı öldürmek üzere yetiştirmek, hele hele sıkış tepiş cinsel hayattan uzak, eziyetler ve antibiyotikler içinde büyütmek ve sonra onu pirzola haline getirmekte bir hata yok mu?

Bu ana kuzularını bilerek isteyerek üstelik rutin olarak ve lezzet uğruna kesenler ve küçük parçalara ayırıp satanlar, yiyenler suçsuzken o köpek yavrusunu yanlışlıkla öldüren, en azından taammüden değil de taksirle cinayet işleyen kepçe operatörü hapiste.

Bunda da bir acayiplik yok mu?

(Yanılma payımı saklı tutarak eklemeliyim kepçe ile böyle nokta atışı organ kesimi çok mümkün görünmüyor. Muhtemelen bir işkenceci iş başındaydı yine.)

….

O köpek yavrusunun fotoğrafını görünce bir başka acayiplik daha geldi aklıma.

2016’da Rojava'nın Cizire Kantonu'nda çıkarılan yasada hayvanlara zarar verenlere 8 yıldan 30 yıla kadar hapis cezası verilebileceği haberi çıkmıştı. Çok süper çok iyi niyetli bir haber. Ve muhakkak ki bir yığın muasır Batı medeniyetinin de ilerisinde bir uygulama. Samimiyetle düşüneni de yapanı da tebrik ederim. Ama sormadan duramam: Acaba bonfile yerken mi yazmıştı yasayı çıkaranlar? Bonfile haline gelmiş bir hayvan neden aynı yasaya göre “zarar görmüş” sayılmıyor acaba? Zarar görmeden bonfile haline gelebilen hayvanlar mı yaşıyor Rojava’da?

Kuzuysanız pirzola olabilirsiniz ama köpekleri tekmeleyemezsiniz. Peki ya köpekleri pirzola yapmak yasanın hangi kısmına giriyor?

....

Bir “eti bırakın” yazısından başka bir şey yazmaya ​çalıştım.

Hatta herkes için öncelikli mücadelenin endüstriyel ​etle olması gerektiğini düşünüyorum.

Bütün “lezzet avcılarına” en azından endüstriyel eti bırakma, faytona binmeme, yunus parkına, sirke gitmeme çağrısı yapabilirim sanırım. Bir de varsın saç kreminiz sincap katledilerek denenmemiş olsun yahu.

Tüm yazılarını göster