Evini foşur foşur yıkayanlara neden bayılıyoruz? 

Sadece memleket sosyal medyasında değil, dünyada da her gün yeni temsilcilerle büyüyen, çoğalan, ışıl ışıl bir alan... Temizlik fenomenleri, kire pasa batmış çağımıza ve dağınık zihinlerimize bir bahar temizliği öneriyor ve bunu pandeminin ilk günlerinden beri yapıyorlar. Biz de onlara bayılıyoruz. Bu sevgimiz, belki ferahlama ihtiyacından ama bir yandan zamanın ruhuna da dair bir konu. Bana göre, usul usul zamanını bekleyen tekinsiz bir konu…

Yenal Bilgici yenalbilgici@gmail.com

1.

Ekranda kocaman bir sünger; sıkınca, içindeki su tezgâhın üstüne yayılıyor, yayılıyor… Küveti beyazdan da beyaz yapana kadar hışır hışır ovan bir el… Halıların üzerinde yürüyüp giden, kimileri çok teknik, kimileri daha önce hiç görmediğim, içinden birtakım ışıklar çıkaran yeni nesil elektrik süpürgeleri… Tozlar içeri çekiliyor, yağlar akıp gidiyor, kirler kayboluyor. Geriye bir beyazlık, bir parlaklık, bir ışıltı kalıyor. 

Seyrettikçe rahatlıyorum. Yağlar çözüldükçe, kirler lavabolardan akıp gittikçe, fayanslar ovuldukça sanki benim de içimde bir yer temizleniyor, damarlarım genişliyor, kalbim ferahlıyor, zihnimdeki karışıklık bir düzene giriyor. 

Neyse ki bu görüntüleri çok aramam gerekmiyor. İmaj yoğun sosyal medyanın her noktasında bu tecrübeyi üreten “temizlik yıldızları” var. Instagram’da, TikTok’ta, YouTube’dalar… Yıkıyorlar, parlatıyorlar, ovalıyorlar, çözüyorlar, siliyorlar, kurutuyorlar... Erkek kadın fenomenler, evlerinde işyerlerinde hatta parklarda bahçelerde temizlenmedik bir yer bırakmıyorlar. 

2. 

Sadece memleket sosyal medyasında değil, dünyada da her gün yeni temsilcilerle büyüyen, çoğalan, ışıl ışıl bir alan bu. Temizlik fenomenleri, kire pasa batmış çağımıza ve dağınık zihinlerimize bir bahar temizliği öneriyor ve bunu pandeminin ilk günlerinden beri yapıyorlar. Çok net bir neden-sonuç ilişkisi… Evimize kapandığımız günlerde, yapacak en isabetli işlerden biri, çoktandır ihmal ettiğimiz “içerideki” hayatlarımıza çekidüzen vermekti. Temizlik fenomenleri işte bu ihtiyacı yönlendirdi; bir yandan da varlığını esasen “dışarıda” bulan sosyal medyanın can suyu devşirdiği yeni kaynaklardan biri haline geldiler. Demek ki hem sistemin hem bizlerin ihtiyaçlarının örtüştüğü yerde zuhur ettiler. Rağbet gördüler, başarılı oldular. Halen de iş yapıyorlar. 

Bir açıdan, pandemiden daha evvel, 2010’lu yıllarda başlayan bir başka trendi de devam ettiriyorlar. Hatırlarsanız bir dönem, dağınık evlere çekidüzen vermek, fazlalıklardan kurtulmak, bu sayede mekânı ve ruhu ferahlatmak için yazılan kitaplar, çekilen programlar büyük iş görüyordu. Bu alanın lideri Japon yazar, ‘düzen’ gurusu Marie Kondo’nun kitapları ve kendi ürettiği KonMari metodu gezegenin dört yanında kendine taraftar buluyordu. Bu işler, bu metotlar hızla kabul gördüler, çünkü neticede gerçek bir ihtiyaca karşılık veriyorlardı. Her şeyin son derece fazlalaştığı, gidişatın karmaşıklaştığı, iplerin elden kayıp gittiği hayatlara, köprüden önce son çıkış nevinden bir müdahaleydi onlar… Az şey mi? 

Yeni nesil temizlik fenomenlerinin bazıları bu düzen ihtiyacını da sahipleniyorlar, karmaşık hayatlara çözümler getiriyorlar. Evleri topluyorlar, odaları yeniden düzenliyorlar, kimi zaman fazlalıklardan da kurtarıyorlar. Nizam, intizam, düzen, temizlik, ferahlık, sağlık... Sosyal medyanın bu tertemiz alanının kodları bunlar. 

3. 

Bu işlerin popüler olmasındaki neden-sonuç ilişkisi yeterince tatmin edici demiştim. Bir de tam olarak görünmeyen ama bizleri belli doğrultularda hareket ettiren birtakım başka kuvvetler var. Ruhumuzdaki, zihnimizdeki değişimler ve ihtiyaçlar var. Daha örtük bir neden-sonuç ilişkisi… Financial Times gazetesinde tam da bu konuyu inceleyen, Jessica Salter imzalı bir makalede söz konusu ihtiyaçlara, psikologların ve nörobilimcilerin yaklaşımlarına da yer verilmiş. 

Örneğin, tüketim psikologu Paul Marsden, kişinin evinin, o kişinin bir uzantısı olduğunu, bu yüzden eve yapılan bu tür müdahalelerin zihinsel ve ruhsal durumlar, özellikler ve süreçlere dair ipuçları verebileceğini söylüyor: “Evimizi düzenlediğimizde, esasında kendimize de bir çekidüzen veririz; kıymetimiz ve arzulanabilirliğimize ilişkin sinyalleri de bu şekilde hem kendimize hem de başkalarına iletmiş oluruz.”

Nörolog Faye Bageti ise konuyu bir başka yerinden tutuyor: “Gündelik hayatlarımızda işlemek zorunda olduğumuz enformasyonun fazlalığı preforantal korteksimize ciddi yük bindiriyor. Bu tip işleme süreçlerine ihtiyaç duymayan ezbere hareketlerse beynimize geçici bir rahatlama imkânı sağlıyor. Temizlik yapma, telefonlarımızdaki uygulamaları kaydıra kaydıra kullanma ve video izleme işte bu ‘ezber’ kategorisine giriyor; üçünü bir arada mümkün kılan aktiviteler de beyne bir yenilenme imkânı veriyor.”

Ferahlama, yenilenme, tazelenme… Banyodan çıktığımızdaki rahatlama gibi… “Beyinlerimizi yıkamaya” da ihtiyaç var demek ki. Etrafımızı yıkadıkça, temizledikçe; dahası başkalarının etrafının temizlendiğini gördükçe rahatlıyoruz. 

Sadece kişisel değil, toplumsal bir ihtiyaç da söz konusu. Uğur Gürsoy’un yıllarca evvel, Uykusuz Dergisi’nin kapağına çizdiği efsane karikatürde eli hortumlu adamın, tüm ulusa seslenişindeki gibi: “Herkes dışarı çıksın bir ülkeyi yıkayayım bok içinde kaldı ortalık…”

Çünkü bu da gereklidir. Toplum da ferahlamak ister bazen. Kişisel ferahlık yetmez, toplumsal ferahlık da gerekir. Her şeyin, her şeyin temizlenmesi gerekir… 

4. 

Ama…

Tüm bu temizlik fenomenlerinin, düzenleme gurularının, foşur foşur videoların, ferahlama ve rahatlama ihtiyacının dışında; yine de bu konunun çok içinde, biraz ötelerde, kendi başına duran, zamanını bekleyerek duran bir düşünce var. 

Bu pırıl pırıl temizlik dünyasının içinde saklı bir tohum var. Her şeyin arı duru olması fikri… Her şeyin püripak olması fikri. Her şeyi kontrol etme, hayata düzen getirme, herkesi hizaya sokma fikri… Yükselen spor trendleriyle, güzellik salonlarıyla da uyumlu bir fikir bu. [Bu spor, sağlık ve güzellik konusunu bir başka yazıda daha geniş ele almak istiyorum.] 

Herkesin gürbüz ve güzel, bakımlı ve sağlıklı olması gerektiği yönündeki obsesyon, olmayanların geri plana itilmesi, gençliğin, zindeliğin ululanıp yaşlılığın hakir görülmesi… Bunların hepsi, aynı büyük düşüncenin parçalarıdır. Temiz, pür, arı duru, zinde, sağlıklı olma gereğini önceleyen bir fikirdir bu. Aynı fikir, bir yönetim biçimi olarak otoriteryanizmin, hatta faşizmin gündelik iktidarını besleyen ve onu her gün mümkün kılan fikirdir.

Siyahla beyaz gibi, bu düşüncenin karşısında bir başka büyük düşünce vardır; temizlik ve paklığın, pürlüğün, düzenin, kutsiyet atfedilen gençliğin karşısında; kimi zaman kirli paslı kimi zaman eski püskü, dağınık, karmaşık, hem genç hem yaşlı, kozmopolit hayatlar vardır… 

Bir küçük parantez. Eski Beyoğlu’nun tarihin bu döneminde neden yitip gittiğini düşünün… Taksim Meydanı’nın nasıl tahkim edildiğini, dahasının Gezi Direnişi yüzünden nasıl yapılamadığını düşünün. Beyoğlu’nun kayboluşu zamanın ruhuna son derece uygun. Ama İstanbul tarihin hiçbir döneminde düz bir çizgi üzerinde ilerleyen bir şehir olmamıştır. Bu yüzden gelecekte bir gün Beyoğlu, bütün kozmopolitizmiyle, dağınıklığıyla, kiriyle pasıyla ve bunlardan beslenen o yaşam enerjisiyle geri dönecektir. 

Parantezi kapayalım. “Evlerini foşur foşur yıkayanlar, düzenli spor yapanlar otoriter düşüncelere yakındır” demek istemiyorum, doğru da değil zaten. Ayrıca ben de bunları zaman zaman, bazen abartarak da yapıyorum. Ben de bunları seyredince rahatlıyorum. Ama zamanın ruhu tek tek bizim hareketlerimizden, kurduğumuz neden-sonuç ilişkilerinden bağımsızdır. Şunu da söylemeli: Zamanın ruhu davranış kalıplarıyla beslenir, bazı fikirlerin, kavramların dolaşıma girmesiyle, genel kabul görmesiyle oturur. Bugün de genel kabul gören, fazla kabul gören  üç “masum” kavram var. Temizlik, güzellik ve sağlık…

Faşizm her zaman Kara Gömlelikler’in Roma’ya yürümesiyle gelmez; bazen de elektrik süpürgeleriyle, bulaşık telleriyle, süngerlerle, köpüklerle, koşu bantlarıyla, dudak dolgularıyla, bench press’lerle gelir… Bazen temizlik, pürlük, zindelik ve güzellik fikri olarak da gelir. 

Geliyor da zaten. 

Tüm yazılarını göster