Cumhuriyet'in yüzüncü yılında Aleviler, şiddet ve hukuk

Cumhuriyet ve Aleviler iki ayrı bedendir. Ortada Alevileri de içeren bir 'civitas' ve bir 'res publica' (cumhuriyet) yoktur. 'Alevilere şiddet Cumhuriyet'e şiddettir' bulmacasını artık çözmek gerekir.

Abone ol

Orhan Gazi Ertekin*

Aleviler 19. yüzyıla “kanı helal şeyh” diye çağrılarak başlamışlardı. 1826’da Kırşehir Mahkemesi'nde yargılanan Hacıbektaş postnişini Hamdullah Çelebi’ye “kanı helal şeyh” diye aşağılayarak seslenmeyi alışkanlık edinmişti hakimler. Yani cezasız olarak kanı dökülebilir bir insandı Hamdullah Efendi. 20. yüzyıla ise 1924 Anayasası'ndaki “yurttaşlık müjdesi” ile girdiler. Buna karşılık devletin dini “din-i İslam’dı” ve toplumsal düzlemde hâlâ “Alevilerin kanı helaldi”. Bir yandan Cumhuriyet kurumlarının cem ayini baskınları ve dedelerin gazetelerde kriminal olarak ilan edildiği bir “av mevsimi” sürerken diğer yandan toplumsal ilişkiler içinde şiddetin linçten pogroma kadar uzanan birçok türü yaşanıyordu. Cumhuriyet'in “Sünni İslam bedeni” içinde kurduğu bu devlet, böylece “Alevi yurttaşı”nı 19. yüzyılın acı hatıraları ile 20. yüzyılın coşkulu müjdeleri arasında geniş bir anlam arayışına doğru sürükledi. “Cumhuriyet yüzyılı”nın ona yaşattıklarını çok farklı biçimlerde anladı. Yorumladı ve kaydetti. Şimdi asrı tamamladığımıza göre galiba gerçek soru artık şudur: Alevilerin yurttaşlığa, hak ve hukuka dair bir 20. yüzyılı olmuş mudur? Yoksa hala 19. yüzyılın başında hak, özgürlük ve eşitlik taleplerinin şafağında beklemeye devam etmekte midirler? Hâlâ “kanı helal şeyh”in çağdaşı mıdırlar? Yoksa Cumhuriyet'in gururlu yurttaşları mıdırlar? Cumhuriyet'in 100. yılında Aleviler neredeler? Nereden nereye geldiler? Peki 21. yüzyıl neyi vaat ediyor? 

CUMHURİYET'İN YURTTAŞLIK MÜJDESİ

Cumhuriyet kulluktan yurttaşa uzanan bir özgürleşme ve eşitlik vadiyle birlikte gelmişti. Farklı topluluklar ilk kez bir civitas (farklı etnik kültürel, sınıfsal grupları bir yasa etrafında toplamak) içinde bir araya geliyorlardı. Çağdaş Cumhuriyet adı üstünde bir “res publica” (ortak alan) esasına dayanıyordu. Yasalar şunu söylüyordu: Tüm farklılıklarıyla “ortak, eşit ve tek bir beden” vardı artık. Böylece insanlar kültürel, etnik, mezhepsel, dinsel ve bölgesel farklılıklarına karşın “sınıfsız, ayrımsız ve imtiyazsız” biçimde bir araya gelecekleri bir ortak toplumsal zamana dahil olmuş oluyorlardı. 

Bununla beraber Cumhuriyet'in kurumları ve yasaları böyle işlemedi. Yasal düzeydeki bu bütünleşme vaadi Sünni temelli Diyanet İşleri Başkanlığı, İslam temeline dayalı bir mübadele mekanizması ve din bazlı seçilim ve Anayasa'daki Cumhuriyet'in “din-i İslam” aidiyetiyle gerçek hayatta somut bir karşılık buluyordu. Tüm bunlar Cumhuriyet'in yurttaşlığının kolaylıkla teşhis edilebilir nitelikte bir Sünni İslam profiline dayandığını da ilan ediyordu. Açıkçası Alevilerin eşit yurttaş sayıldıkları Cumhuriyet'in kurumları ve yasalarının “toplumsal bedeni” Sünni ve Türk idi. Yeni kurulan devlet Sünni bedenle yoğrulmuş damarlarının içine Alevi “kanı”nı da Cumhuriyet vaatleri ile birlikte yerleştirmek istiyordu. Yine mi helal idi Alevi kanı? Yoksa bu kez ayrımsız; eşit ve özgür tek bir beden mi doğuyordu? 

Hatırlamadan geçmeyelim: 10 Nisan 1928’de 24 Anayasası'ndaki “din-i İslam” ibaresi kaldırıldı. Fakat Aleviler için yasaların gerçeği ile gerçeğin yasaları arasında uzun ince bir toplumsal yol olduğunu anlamak zor değildir. Afro-Amerikalılar bunu son bir buçuk asır içinde defalarca öğrenmiş ve öğretmişlerdi. ABD’de kölelik ilgası sonrası siyahlar da eşit yurttaşlardı. Fakat toplumsal planda izole edilmeleri eşit yurttaşlığın sadece yasada değil gerçek toplumsal hayatta da aranması gerektiğini ortaya koyuyordu. Nitekim Afro-Amerikalılar toplumsal izolasyona dair Jim Crow yasaları kaldırıldıktan sonra bu yasaların gerçek hayattaki hükmünün hala devam ettiğini fark ettiler. Bu onlar için yurttaşlık, hak ve yasal tanıma mücadelesi konusunda oldukça öğretici ve can alıcı bir dersti. Aktivist avukat Michael Alexander “Jim Crow yasaları” çoktan kalktıktan sonra bile “The New Jim Crow” (Yeni Jim Crow) kitabını yazmak zorunda kaldı: Eşitsizlik ve ayrımcı yasalar toplumsal planda devam ediyordu. Aleviler için de “din-i İslam” ibaresinin anayasadan kaldırılması konusunda önemli bir derstir bu. Yani Anayasa'da 1928’de “din-i İslam” ibaresi kalktıktan sonra bile toplumsal düzeyde eşitsizliklerin nasıl devam ettiğini görmek için çıplak göz yetiyor, dikkatli gözlere bile ihtiyaç bulunmuyordu. 

Peki Aleviler, Anayasa ve yasaların gerçeği ile toplumsal ilişkilerin gerçeği arasındaki derin alakayı ve bağı görmüşler midir? Devletin yasal ve kurumsal vaatleri ile bunların gerçeklikleri arasındaki farkı? Gerçek şu ki bu hesaplaşmayı ayakta tutacak bir kamu anlayışı oluşturmak sorumluluğu hep ertelenmiştir maalesef. Bu nedenle Cumhuriyet'i gerçek bir kamu analizine tabi tutmak ve bunun külliyatını oluşturmak mümkün olmamış, bunun yerini Cumhuriyet'in “çağdaşlaşma” vaadi almıştır.

'ALEVİLERİN CUMHURİYETİ'

Türkiye’de Alevilerin kamu ve ortak yaşam anlayışının kabaca iki temel zemini olduğu söylenebilir. Bunlardan birincisi Cumhuriyet'in klasik çağdaşlaşma ve akılcılaşma iddiasını bir cephesel korunma aracı olarak edinmeleridir. İkincisi ise Sünni toplulukların şiddetine karşı Cumhuriyet'in disipline edici gücünden yaşamsal beklentilerinin olması. Buradan bakıldığında Alevilerin bir kamu, bir ortak yaşam anlayışı geliştirmekten ve Cumhuriyet'in kamu anlayışı ile hesaplaşmaktan çok pragmatik bir tutum içine girdiklerini söylemek mümkündür. 

Pragmatik nedenler için ise şunları diyebilirim: Bir defa tıpkı Anglikan Kilisesi gibi Cumhuriyet de Diyanet İşleri Başkanlığı ile birlikte bir “Türki kilise” inşa etmişti. Cumhuriyet'in din ile ilişkisine dair bu yapı Rus tipi bir devlet kilisesi veya İran tipi “Molla Rejimi” kadar geleneksel ve yoğunluklu bir dinsel içerik arz etmiyordu. Cumhuriyet'in İslam’a dair “akılcı bir din” ve “dinin asıl gerçeği”ne dair yaptığı özel vurgular onun dine yönelik politikasını aydınlanmacı olmaktan çok “dinde aydınlanmacı” bir yola doğru sürüklüyordu. Aleviler bunu Cumhuriyet'in çağdaşlaşma iddiasının bir içeriği olarak gördüler ve yer yer anlamlı buldular. İkinci olarak ise Cumhuriyet Sünni İslam’ın toplumsal şiddetini disiplin ve terbiye altına alıyor, ona sınırlar çiziyordu. Aleviler bunu da bir “güvenlik” ve “korunma” aralığı olarak gördüler ve yer yer anlamlı buldular. Böylece kimi zaman ve kimi temsilcileriyle Cumhuriyet'in Sünni toplumsal damarları içinde akmak istediklerini gösteren işaretler verdiler. Kendi kanları akıtıldığında Cumhuriyet'in de kanadığını, Cumhuriyet kanadığında ise öncelikle kendilerinin yaralandığını savunarak ölülerini Cumhuriyet'in panteonuna gömmekte ısrarcı oldular. Onlar Cumhuriyet'in “gururlu yurttaşları” olmakta ısrarlıydılar.

Fakat Cumhuriyet yasaları ve kurumlarının toplumsal zemini bize başka şeyler de söylüyor. Ya da biz onun yerine geçerek söyleyebiliriz: Cumhuriyet toplumunun Aleviler için sürekli şiddet üreten “doğa”sı ile aynı Cumhuriyet'in Sünni toplumsal bedene yapısal bağlılığı Alevilerin devlete olan güven ve korunma beklentisinin sürekli hüsran ve ağıtlarla sonuçlanmasına yol açmıştır. Cumhuriyet çağdaşlaşmasını içeriksiz ve maddesiz bir iddia haline getiren pek çok şey bulunabilir burada.

CUMHURİYET HUKUKUNU ANLAMAYA DAİR BİR BAŞKA YOL

Peki o halde Cumhuriyet'in yurttaşlığını, birlik-bütünlük, yasal eşitlik ve toplumsal adalet vaadini nasıl anlayabiliriz? Cumhuriyet'in civitasını (bir araya gelme) ve res publicasını (ortak yaşam), yasalarını ve kurumlarını nasıl anlamalıyız? Oldukça geleneksel kurumsalcı veya davranışsalcı tarih yaklaşımları yerine farklı bir yol izleyerek yapılabilir bu. 

Cumhuriyetin yasal tarihi ile şiddet tarihini bir arada ele alan bir tarihsel anlayışa ihtiyacımız var. Cumhuriyet'in yasası ile şiddet pratikleri arasındaki ilişkiyi kurabilirsek, Alevilerin Cumhuriyet'in 100. yılındaki durumlarını anlamak daha kolaylaşacaktır. Çünkü orada Cumhuriyet'in tanınabilir somut “bedeni”ni buluruz. Bu nedenle “Kimin ‘kanı helal”dir?’ sorusu ile “Kim Cumhuriyet rejiminin sahibidir?” sorusunun cevaplarının birlikte verilmesi yerinde olacaktır. Kuşkusuz ki normatif bir dünyayı tarihsel anlar ile açıklamak, bir rejimi ve yasalarını bir şiddet süreci ve pratikleri ile birlikte tarif etmek Türkiye ve Avrupa hukuk bilimlerinin geleneksel ve yaygın anlayışlarında yer etmez. Buna karşılık Savingy ve Schmitt’in hukuk bilimindeki yerlerini uyanık bazı şerhlerle kullanmak yararlı olabilir. Yeni sorular ve yeni cevaplara ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde buna ihtiyacımız olduğu kanaatindeyim. 

Şimdi ben bunu yapmaya çalışacağım.

CUMHURİYETİ KURAN BEŞ KIRIM

Cumhuriyet'in kökleri gerçekte Alevilerin 19. yüzyıla girdiği günlerdeki şiddete kadar uzanmaktadır. Yavuz Sultan Selim’e kadar da götürebilirsiniz kuşkusuz. Fakat burada bizi ilgilendiren eşit yurttaşlık; hak ve özgürlükler rejimi olduğuna göre tam zamanı olarak 1826’daki “kanı helal şeyh”e götürmek daha doğru olacaktır. 

Cumhuriyet'te hukuk ve şiddet ilişkisinin kurucu köklerini 19.yy’den başlamak üzere beş büyük tarihsel kırım ile tarif etmenin mümkün olduğu kanaatindeyim. Türkiye Cumhuriyeti’nin hukukunun ve şiddetinin nasıl kurulduğunu, onun kamusunun hangi temellerde geliştirildiğini, beşerî kapsamının ve toplumsal bedeninin nasıl tespit edildiğini buralardan anlayabiliriz. Kuşkusuz ayrıntıları bir başka yazının konusu olmalıdır. Fakat şimdilik geçerken değinmek de Aleviler ve Cumhuriyet sorusunu anlamak bakımından önemlidir. Sözünü ettiğimiz kırımlardan birincisi Yeniçeri Kırımı'dır. Cemal Kafadar, Yeniçeri Kırımı'nı, bir arkaik askeri sınıfın tasfiyesi değil sivil toplumun lağvedilmesi olarak okumak gerektiği uyarısı yapmıştı bir aralar (Bu yaklaşımın Reha Çamuroğlu tarafından kurulup geliştirildiği uyarısını okuyucu ile paylaşmış olayım). Hacıbektaş postnişini Hamdullah Çelebi işte bu kırımın ardından Kırşehir Mahkemesi'nde Yeniçerilerle irtibat ve iltisak nedeniyle yargılanmıştı.

İkincisi “Türkmen anarşizmi”nin bir cüzü olarak Avşar Kırımı'dır. Bu kırım ile yaşayan tarihsel bir dinamik olarak Türkmenlik lağvedilmiş, yerine yapay bir “Türklük” inşa edilmiştir. Üçüncüsü Ermeni Kırımı, dördüncüsü Pontus Kırımı ve sonuncusu ise Dersim Tertelesi'dir. Bütün bu kırımlar Türkiye Cumhuriyeti’nin hem kamusal çapı hem de üzerine üç aşağı beş yukarı oturacağı bir beşerî sınır sağlamıştır. Hukukun yasal vaazlarının taşındığı tarihsel beden bu kırımlarla oluşmuş, ülkenin parlamentosu, kurumları ve tüm bunların faaliyetler düzeni belletilmiş, topluma kendi davranışlarının sınırları gösterilmiş, aksi halde kurulu hukukun yeniden yapılanmasında şiddetin devreye gireceği tarihsel olarak yeniden ve yeniden ilan edilmiştir. Beş büyük kırımın ortak yanı devlete karşı tüm özerk yapı ve potansiyellerin, merkezkaç ve federatif eğilimlerin tasfiye edilmesinde temel basamakları oluşturmalarıdır. 

Tüm bunları Cumhuriyet asrında karşılayan şeyler nelerdir peki? Pek çok…

POGROMLAR, LİNÇLER, CİNAYETLER

Cumhuriyet'in Aleviler söz konusu olduğunda neden bu kadar yaygın ve yoğun şiddet süreçleri ile dolu olduğu üzerine yeniden düşünmek gerekir. Bu şiddet süreçlerinin aynı zamanda yargı ve hukuk eşliğinde ilerlediğine dair sayısız işaretlere rast gelince “Cumhuriyet rejimi”nin nasıl tasnif edilmesi gerektiğine dair soru ve cevaplar giderek netleşecektir. Alevilik, Kızılbaşlık pratiklerinin ve temsilcilerinin 1920’lerden itibaren başlayan kriminalleştirilmesi; cem ayini baskınları, gözaltı ve tutuklamalar, kitap toplatmalar vb. gibi süreçlerin 1965 Aydın, Ortaca, 1967 Elbistan, 1978 Maraş ve 1993 Madımak Pogromlarına kadar uzandığını görmek Alevilerin Cumhuriyet içindeki yasal yurttaşlığının toplumsal ve kültürel sonuçları üzerine dikkatle durmayı salık veriyor. Resmi rakamları çok aşacak şekilde 700’e yakın Alevi, Alevi-Kürt ve solcunun öldürüldüğü, binlercesinin yaralandığı Maraş Pogromu'na bakarsak son iki asırlık hikayenin nasıl yoğunlaştırılmış biçimde Türkiye’nin bir bölgesinde yaşandığını anlamak kolaylaşacaktır. Buna göre Maraş Pogromu Davası 804 sanıklıydı. Fakat garip biçimde katliama karşı direnenleri de bu sanıkların içine yerleştirmişlerdi. Mahkemece katliam sanıklarından 22’sine idam cezası verildi. Fakat katillerin devlet ve kurumlar ile bağı çok geçmeden netleşmeye başlayacaktı. Maraş Katliamı'nın sorumluluğu solcuların üzerine yıkılarak katillerin kurtarılması için neredeyse her şey yapıldı. Yetkili savcı değiştirildi. Yeni savcı işkencelere de nezaret ediyordu. Türkiye tarihinin pek az gördüğü işkenceler ile gerçek sanıklar idamdan kurtarılmaya çalışıldı. Kurtuldular da… 

Diğer yandan sanıklar Cumhuriyet'e karşı ayaklanma suçundan yargılanıyorlardı. Oldukça garip bir durumdu bu. Çünkü yukarıda da gördüğümüz üzere Cumhuriyet Sünni bir bedende kuruluydu ve Alevi kanı aktığında Cumhuriyet'in kanaması oldukça karmaşık bir bilmeceye işaret ediyordu. Benzer durum Sivas Madımak Katliamı için de geçerliydi. Kameralarla tespit edilmiş binlerce kişinin suç fiilleri oldukça sınırlı bir gruba havale edildi. Sanıklar Alevilere karşı pogrom-soykırım suçundan değil devlete karşı ayaklanma suçundan yargılanıyorlardı. Buna karşılık gerçeği herhalde en net koyan sanık müdafilerinden Av. Muhammed Emin Özkan olmuştu. O Sivas Katliamı'nın sebebinin “Pir Sultan'ın bölücü siyasi düşünceleri ve politik tercihleri” olduğunu savunuyordu. Ona göre Pir Sultan ve Sivas Pogromu arasındaki ilişki ise “Bölücü hareketlerin doğal sonucuna katlanmak” idi. 

Özkan Türkiye Cumhuriyeti’ne işte bu Osmanlı hafızasını yerleştiriyor ve sonuçlarından dolayı meşruiyet bekliyordu mahkemeden. Sanık müdafi, böylece Sivas Katliamı'nı devlete karşı değil de devletin devamlılığı içindeki bir eylem olarak ortaya koymuş oluyordu. En son zaman aşımına doğru giden yargılamanın uzun hikayesini göz önüne aldığımızda sanık müdafinin beklentisi karşılanmış gibi görünüyor. Buna karşılık mağdur yakınlarının avukatlarının bazılarının yoğun ısrarı eylemin Cumhuriyet'e ve onun laiklik anlayışına yönelik olduğu tezini işlemekte ısrarlıydı. Bununla beraber gerçek hayat hükümlerini sürmeye devam etti. Nitekim benzer şiddet süreçleri ve yargılamalar sonra da yaşandı. Bu itibarla Cumhuriyet'in Alevilere yönelik suçlardaki “suç ve ceza anlayışı”nı gösterecek daha başka örnekler de bulmak mümkün. En son Okmeydanı Cemevi’nde öldürülen Uğur Kurt cinayetinin sonucunun, taksitle ödenmek üzere 12.100 TL para cezası olduğunu da hatırlayalım.

Şu yukarıdaki çok kısa bir yüzyıl özeti bile “Kanı helal şeyh” Hamdullah Çelebi’nin 19. yüzyılının önümüzde yeniden ve yeniden dönüp durduğunu gösteriyor…

Peki ya 20. yüzyıl? İnsan haklarının yüzyılı?

ALEVİLER VE 'BİTMEYEN 19.YÜZYIL'

Siyasal bilim literatüründe asırların kendi zaman ölçülerini aşan bir anlamı vardır. Örneğin 19. yüzyıl kendi zamanını aşan; 1789-1945 arası bir “uzun yüzyıl”dır. 20. yüzyıl ise 1945-1989 arası “kısa yüzyıl”dır. Buradan bakılınca Alevilerin 19. yüzyılı 1826 Yeniçeri Kırımı ile başlamıştı denilebilir. 20. yüzyılı ise 1924 ile başlamıştı. Ama Aleviler için bu çağları ayırt edecek pek az maddi gerçek var önümüzde. Yani Alevilerin bir 20. yüzyılının olmadığını söyleyebilecek durumdayız sanırım. 

Geldiğimiz aşamada “kanı helal şeyh”ten “kanı helal Aleviler”e uzanan bu toplumsal ve tarihsel izlekte Alevilerin hala “en uzun 19. yüzyıl”ı yaşamaya devam ettikleri ve daha önemlisi yüzyılın hala devam ettiği anlaşılıyor. Cumhuriyet'in yüzyılı ve “müjdesi” gerçekte 19. yüzyılın yurttaşlık, hak ve özgürlük mücadelesinin sınırlarında dolaşıldığı bir seyir izlemektedir. Tıpkı kuzey Amerika siyahları gibi Aleviler de yasa önünde eşitlik, eşit yurttaşlık ve temsil sorunlarının yeniden ve yeniden çözülmesi sözü verildiği bir arafta beklemeye devam ediyorlar. Bu itibarla 1850’lerde ABD’de kölelik statüsünden mahkeme yoluyla kurtulmaya çalışan Dred Scott ile 1950’lerde Türkiye’de Aleviliğin kamusal sesi olmaya çalışan hakikatçi Halil Öztoprak yurttaşlık bahsinde birer çağdaştırlar. ABD’de polis tarafından öldürülen George Floyd ile Türkiye’de polis tarafından öldürülen Uğur Kurt ise sadece çağdaş değil aynı “siyasal mekanizma”nın mağdurlarıdırlar…

72 MİLLET KONFERANSI

Belki artık şunu söyleyebiliriz. Aleviler artık bu yüzyıla son vermek için giderek büyüyen varlık ve eylemlerini dünyanın her yerinde yaşanan modernlik krizi ile birleştirip yeni bir yol açabilirler. Bir “72 millet konferansı” (72 millete bir nazarla bakmak konferansı) iyi bir başlangıç olabilecektir… Ne dersiniz? Yasalar ve toplumsal gerçekler, Cumhuriyet ve yurttaşlık, anayasal sözleşmeler ve birlikte yaşama vb. gibi meseleler üzerinde dünyanın tüm ezilen çağdaşlarıyla birlikte düşünmek için iyi bir başlangıç olmaz mı? 19. ve 20. yüzyılların bize neler getirdiğini artık küresel çapta düşünmeye başlamamız gerekmiyor mu?

Ve nihayet başlıktaki soruya gelelim. Sünni bedende Alevi kanı akar mı? Akmaz ve akar. Akmaz. Çünkü Cumhuriyet'in yüzyılı Sünni bir toplumsal bedenin üzerine ve onu rasyonelleştirmek ve devlete bağlamak üzere inşa edilmiştir. Alevi kanı aktığında Cumhuriyet'in de kanayacağı bir kamu yaratılamamıştır. Cumhuriyet ve Aleviler iki ayrı bedendir. Ortada Alevileri de içeren bir "civitas" yoktur. Olmamıştır. Bir "res publica" (cumhuriyet) yoktur. Bu iki beden iki ayrı hukuk alanıdır ve bu nedenle "Alevilere karşı şiddet Cumhuriyet'e karşı şiddettir" bulmacasını artık çözmek gerekir.

Ama kanar da aynı zamanda. Fakat bu ancak Aleviliğin ortak yaşam potansiyelinin Türkiye’ye teklif edebileceği yeni bir toplumsal sözleşme ile olabilir. Çünkü Sünniliğin sadece kendi bedeni ile ilgilendiği ve geri kalanların acıları ve kanlarına dokunan bir gerçeklik içermediğini 19. yüzyılda olduğu üzere 20. yüzyılda da gördük. Eğer Ayhan Yalçınkaya’nın Halil Öztoprak analizini doğru anlamış isem Alevi anlayışlarında kendi varlığını bütün bir alem ile birlikte değiştirecek bir ortak yaşam yaklaşımı vardır. Ve bu yeni bir kamu ve yeni bir Cumhuriyet ve yeni bir yüzyıl ile mümkündür…

*Emekli Hakim /Akademisyen Dr.