Cumhuriyet'in 100. yılında Türkiye’de sağ partiler ve demokrasi

Türkiye’de sağ partilerin önemli değişimler geçirdiği görülmektedir. Sağın bu dönüşümünde askeri müdahaleler, uluslararası konjonktür ve sağ partilerdeki parti içi dinamikler belirleyici olmuştur.

Abone ol

Hakan Yavuzyılmaz*

1950’de çok partili hayata geçilmesiyle beraber Türkiye’de merkezin sağında kalan partilerin hakimiyeti dikkat çekicidir. Bu hakimiyet hem oy anlamında hem de hükümetlerin kompozisyonunda, sağın ideolojik ağırlığıyla belirginleşmektedir. Cumhuriyet’in 100. yılına girerken sağ partilerin bu hakimiyeti başlı başına Türkiye’de sağ partilerin eleştirel bir perspektiften envanterini çıkarmayı gerekli kılmaktadır. Bu yazının amacı 1923’ten günümüze Türkiye’de sağ partiler içerisindeki süreklilik ve kopuş temalarının bir özetini sunarak bu süreklilik ve kopuşların demokrasi açısından yarattığı sorunları tespit etmektir. Şüphesiz Türkiye’de sağın son 100 yıllık tarihinin detaylarına girmek bu yazının sınırları içerisinde olanaksızdır. Burada sadece genel anlamda süreklilik, kopuş temalarının bir özeti sunulacaktır. Bu yapılırken, parti sisteminde ‘sağın’ yeri, sağ partilerin örgütsel yapıları, ideolojileri ve seçmen mobilizasyon stratejilerinin Türkiye’de demokratik pekişme yönünden ortaya çıkarttığı sorunlar üzerinde durulacaktır. 

SAĞ VE SOL ARASINDAKİ AYRIŞMANIN SINIRLARI 

Özellikle soğuk savaş sonrası dönemde sağ ve sol arasındaki ayrışmanın sınırları sürekli tartışma konusu olmuştur. Bu tartışma biraz da ideolojik spektrumda bu kavramların göreceli niteliğinden kaynaklanmaktadır. Yine de bu tartışmayı bu yazının sınırları içerisinde derinleştirmeden ‘sağın’ve ‘solun’ tüm göreceliliklerinden bağımsız evrensel savunduğu ilkelerin tespiti Cumhuriyet’in 100. yılında sağ partilerin analizi bakımından önem taşımaktadır. Ünlü siyaset bilimci Norberto Bobbio bu ilkelerin tespitini yapmıştır. Bobbio’ya göre solun ilke ve değerleri eşitlik, özgürlük, dayanışma ve insan/toplumun değiştirilebileceğine yönelik kabuldür. Sağın evrensel ilkeleri ise aşkın değerlere verilen önem, kurulu düzenin radikal değişiminin reddi ve farklılık ve eşitsizliğin doğallığı olarak özetlenebilir.(1) 

Belli ölçüde yukarıdaki evrensel sağ değerleri içerisinde barındıran Türk sağının üç temel kolundan bahsedilebilir. Bunlar muhafazakarlık, İslamcılık ve milliyetçiliktir. Tanıl Bora’nın da belirttiği gibi bu üç kolu Türk sağının üç hali olarak da düşünmek mümkündür.(2) Belli dönemlerde bu üç akımdan birisinin belirginleştiği siyasi partiler ortaya çıksa da bu üç ‘hal’ Türkiye’de sağ siyasi partilerin programlarında, söylemlerinde farklı şekillerde görünür olmuştur. 

Bobbio’nun evrensel ilkeleri çerçevesinde değerlendirildiğinde Cumhuriyet’in kurucu kadrosunun ideolojisini sola yakın bir yerde konumlayabiliriz. Burada özellikle insanın ve toplumun değiştirilebileceğine olan inanç ve bu yönde atılan adımlar belirleyici niteliktedir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında sosyo-ekonomik temelde bir sağ-sol ayrışmasının gelişmemesinde Kemalist tek parti rejiminin “imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış kitle” vurgusu belirleyici olmuştur. Bu nedenle sol-sağ arasındaki ayrışmada 1923 sonrası siyasi modernleşme sürecine ve CHP’nin politikalarına karşı oluşan tepkisellik belirleyici olmuştur. Bu sağ reaksiyoner tavrın temelini süreklilik ve evrimsel değişimi savunan mütedeyyin muhafazakarlar oluşturmuştur. Sağın radikal dönüşüme reaksiyoner tavrı ve din, gelenek gibi öğeleri vurgulayan söylemi çerçevesinde Cumhuriyet modernleşmesi aşırı ve ‘taklitçi’ bir Batılılaşma hamlesi olarak entelektüel seviyede de yerilmiştir. Tek parti yönetiminin kurumsallaştığı yıllarda otoriter yönetime karşı -özellikle siyasi elitler düzeyinde- sağ muhalefetin temel unsurları demokratikleşme, serbest piyasa ekonomisi, temel hak ve özgürlükler olmuştur. Örneğin 1925 yılında tek parti rejimi tarafından kapatılacak olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın (TCF) programında bu temalar belirleyici niteliktedir. 

Benzer şekilde CHP kadroları içerisinden ortaya çıkan ve özellikle 1940’lı yılların ortalarından itibaren partinin politikalarına muhalif bir elit kadro tarafından kurulan Demokrat Parti’nin (DP) de 1950 seçimlerine kadar temel gündemi seçimlerin serbestliğini ve adilliğini sağlayacak düzenlemelerin yapılması olmuştur.(3) Bununla beraber DP, CHP’nin dışlayıcı ve sert tutumundan muzdarip olan köylüler, dini gruplar, muhafazakarlar, özellikle varlık vergisi gibi uygulamalardan etkilenen dini azınlıklar, toprak sahipleri, otoriterliğe karşı olan liberaller gibi çok geniş ve çeşitli bir kitleyi mobilize edecek bir söylem benimsemiştir. Bu söylemde şüphesiz ‘yeter söz milletin!’ sloganında somutlaşan popülizm de belirgin olmuştur. DP’nin de TCF’ne benzer şekilde, programında ve ilk dönem söyleminde demokrasi, temel hak ve özgürlükler ve serbest teşebbüs temaları ön plandadır. Bu temalara ek olarak özellikle 1990’lı yıllara kadar Türkiye’de sağ entelektüellerin ve partilerin söylem ve ideolojilerine temel teşkil edecek olan anti-komünizm de belirgindir. Komünizm karşıtlığının bu dönemde CHP ile DP’nin sahiplendiği temel ortak söylem olduğunu da akılda tutmakta fayda vardır.(4)

1960-1975: SAĞ İÇERİSİNDE PARÇALANMA

DP’nin 10 yıllık iktidarı döneminde Türkiye, sivil bir iktidar altında hızlı bir otoriterleşme yaşamış ve bu süreç 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi'nin taşlarını döşemiştir. 1960-1980 arası dönemde CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’nün CHP’yi ‘ortanın solunda’ bir parti olarak konumlandırışı ve DP’nin halefi olarak kurulan Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi’nin de ‘ortanın solu Moskova yolu’ sloganında somutlaşan daha net bir sol-sağ ayrışması başlamıştır. DP’nin kapatılması sonrası kendilerini sağda konumlandıran birçok parti (özellikle Yeni Türkiye Partisi ve Adalet Partisi) DP oyları için mücadele etmiş ancak Adalet Partisi özellikle 1960-1975 arası dönemde merkez sağı hakimiyeti altına almıştır. Sağ içerisinde bu dönem bir parçalanmadan da bahsetmek mümkündür keza sağ içerisinde milliyetçiliği temsil eden CKMP/MHP ve siyasi İslam'ı temsil eden Milli Görüş hareketi de bu dönemde ortaya çıkmıştır. Her ne kadar sağın bu iki kolu farklı ideolojilere sahip olsa da soğuk savaş döneminin etkisi ve Türkiye’de solun yükselişi nedeniyle anti komünizm bu partileri bir araya getirebilen bir tutkal işlevi görmüştür. 

Özellikle 1965 seçimleriyle DP’nin gerçek varisi olarak kendini kabul ettiren Adalet Partisi, halefine benzer bir ideoloji ve seçmen mobilizasyon stratejisi benimsemiştir. Adalet Partisi’nin seçmen tabanını köylüler, tarım sektöründe çalışanlar, ticari sınıflar gibi pek çok farklı toplumsal grup oluşturmuştur. DP’ninkine benzer şekilde AP de sosyo-ekonomik yönden oldukça farklı bu seçkin toplum tabanını kayırmacılık, dini konularda daha tavizkâr bir tutum, demokrasi-özgürlük-kalkınma vurgusu, populist seçmen mobilizasyonu gibi stratejilerle mobilize etmeyi başarmıştır. “Milliyetçi-muhafazakâr-mukaddesatçı” olarak formüle edilen bu kimlik AP’nin temsil ederek mobilize etmeye çalıştığı geniş koalisyonu bir arada tutmak için elverişli bir formül olsa da çok geçmeden AP içerisinden ve dışından yükselen İslamcılık ve milliyetçilik bu stratejiyi olumsuz etkilemiştir. 

ANTİ-KOMÜNİZM: PARÇALI SAĞIN TUTKALI 

Adalet Partisi içerisinde kendisine yer bulamayan Necmettin Erbakan’ın kurduğu Milli Nizam Partisi (MNP) ve 1969 yılında Alparslan Türkeş tarafından kurulan Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), AP’nin parti sistemindeki ve genel olarak sağdaki hâkim konumunu erozyona uğratmıştır. 1970-1980 arası dönemde sağ-sol arasındaki derinleşen bu çatışma ortamında kendisini merkez-sağda konumlayan AP de önemli ölçüde radikalleşerek merkezden uç sağa kaymıştır. 1970-1980 arası dönemde sol karşıtlığı ve anti-komünizm, parçalı hale gelen sağın tutkalı olmuştur. Bu dönemde kurulan sağ koalisyon hükümetlerinin kendilerini "Milliyetçi Cephe Hükümetleri" olarak adlandırmaları, hem sağcılığın milliyetçilikle özdeşleştirildiğini hem de toplumsallaşan sağ-sol kutuplaşmasının ne ölçüde derinleştiğini göstermesi bakımından dikkate değerdir.(5) 

Burada bir parantez açıp 1990’lar ve sonrasında Türk siyasetinde belirgin etkilere sahip olacak MHP ve Millî Görüş hareketi ile ilgili de değerlendirmede bulunmak faydalı olacaktır. Türk sağında AP döneminde başlayan parçalanmanın temel nedeni olan bu iki parti, Cumhuriyet’in ilanından günümüze Türk sağını belirleyen iki akım (ya da Türk sağının iki hali) olan milliyetçilik ve İslamcılığın siyasi partiler arenasındaki temel taşıyıcıları olmuşlardır. 

MİLLİ SELAMET PARTİSİ: ‘MİLLİLİK-TAKLİTÇİLİK’

Milliyetçi-mukaddesatçı ve muhafazakâr isimler bu tarihten önce de siyasi partiler içinde bulunmuşlarsa da MNP sayesinde ilk defa parlamento içinde temsil edilebildiler (Aytürk, 2014). 12 Mart Muhtırası'nın ardından laikliğe aykırı politikaları nedeniyle kapatılan MNP’nin yerini bir sene sonra aynı kadroların kurduğu Millî Selamet Partisi (MSP) almıştır (Sarıbay, 1985). 1970’ler boyunca hem merkez sağ hem de merkez sol partilerle koalisyon hükümetleri içinde yer alan MSP sağ-sol kutuplaşmasının yoğun yaşandığı bu dönemde kendisini üçüncü yol olarak konumlandırarak koalisyon hükümetlerinde anahtar parti haline gelmiştir. Temelde milliyetçi-muhafazakâr bir zemin üzerinde İslami kimlik oluşturmayı hedefleyen Milli Görüş hareketi kutuplaştırıcı söylemi ‘millilik- taklitçilik’ temelinde kurmuştur.(6)

Sağ içerisinde milliyetçi akımı temsil eden bir kol siyasi parti temelinde 1948 yılında Fevzi Çakmak tarafından kurulan Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) olmuştur. Bu kolda ilerleyen ve 1969 yılında MHP’nin kuruluşuna kadar geçen evrede Alparslan Türkeş’in liderliği eline alması sonrasında İslam'ı milliyetçilikle yoğuran farklı bir ideolojik formasyonun belirginleşmesi dikkat çekicidir. 1970’li yıllarda ön plana çıkan İslami vurgularda İslam’ın Türk kültürünün vazgeçilmez bir unsuru olduğu vurgusunda somutlaşan ve ‘komünist tehdide’ karşı ortaya kurulan ‘Türk-İslam sentezi’ tezi bu yıllarda MHP’nin sağ içerisindeki konumu bağlamında belirleyici olmuştur. Milletin vücut bulmuş hali olan devlete sarsılmaz sadakat ve milletin çıkarlarının devletin çıkarlarından ayrıştırılamayacağı kabulüne vurgu yapan ülkücülük ve 1969 yılında kurulan ülkü ocakları partinin ideolojik yönü, kadrolaşması ve gelecekteki lider kadrosunun oluşmasında oldukça etkili olmuştur. 1970’li yıllarda temel vurgusu anti-komünizm olan MHP, 1969-1975 yılları arasında Türk sağı içerisinde görece daha marjinal bir konumdayken 1975-1980 arası dönemde Milliyetçi Cephe Hükümetleri içerisinde yer alarak önemli derecede siyasi etki üretmiştir.    

12 EYLÜL DARBESİ VE SONRASI  

12 Eylül rejimi tüm siyasi partileri kapatarak liderlerini siyasi yasaklı ilan etmiş ve siyasi partilerin örgütlenmelerine yönelik kısıtlayıcı birçok düzenleme getirmiştir. Bu siyasi konjonktürde sağın birçok bileşenini pragmatik bir biçimde bir araya getiren bir merkez-sağ koalisyon niteliğindeki Anavatan Partisi (ANAP) özellikle 1983-1987 yılları arasında Türkiye parti sisteminde hâkim konumunu korumuştur. ANAP belirli bir ideoloji yerine kendi duruşunu ‘vizyon’ olarak ortaya koymuş ve farklı eğilimleri içerisinde barındırarak 1980 öncesi dönemin aşırı kutuplaşmış siyasi ortamına mesafesini ortaya koymuştur. Kuruluşunda serbest piyasa ekonomisiyle sosyal adaletin gerekliliklerini kabul eden milliyetçi muhafazakar bir parti olarak kendisini tanımlamıştır. Özellikle 1980 öncesi dönemle bağları olan siyasi partilerin tekrar siyaset sahnesine dönmesiyle ANAP’ın ideolojik formasyonu daha net bir şekilde liberal ekonomi ve milliyetçi-muhafazakâr bir kombinasyonu içeren merkez sağa kaymıştır. 

1990’LAR: PARÇALI YAPIYA DÖNÜŞ

1990’larda Milli Görüş hareketinin Refah Partisi’yle tekrar siyaset sahnesine çıkışı, Adalet Partisi’nin devamı niteliğinde ve kendini merkez-sağda konumlayan Doğruyol Partisi’nin kuruluşu ve milliyetçiliği temsil eden MHP’nin geri dönüşüyle sağ tekrar oldukça parçalı bir yapıya kavuşmuştur. Bu dönemde sosyo-ekonomik anlamdaki sağ-sol kutuplaşmasının yerini sosyo-kültürel temelli farklı fay hatları almıştır. 

Siyasal İslam’ın yükselişiyle belirginleşen laiklik-İslamcılık fay hattı özellikle 1994 yerel seçimlerinde Refah Partisi’nin sürpriz başarısı ve 1995 Seçimleri'nde gösterdiği performans neticesinde koalisyon hükümeti içerisinde yer almasıyla derinleşmiştir. Özellikle RP’lilerin bu dönemde yaptığı radikal açıklamalar partinin 28 Şubat 1997 süreci sonrasında kapatılması ile sonuçlanmıştır. Bu dönemden sonra Türk sağı içerisinde siyasi İslam'ı temsil eden kol içerisinde görüş ayrılıkları derinleşmiştir. RP’nin kapatılmasından sonra kurulan Fazilet Partisi’nin de kapatılması sonrası Milli Görüş hareketi içerisinden hareketin temsilcisi Saadet Partisi kurulmuş ve Milli Görüş gömleğini çıkarttığını iddia eden ve kendisini merkez sağda konumlayan Adalet ve Kalkınma Partisi siyaset sahnesine çıkmıştır.  

ADALET VE KALKINMA PARTİSİ 

AKP ilk yıllarında seküler devlet elitine karşı bir hayatta kalma refleksi olarak değerlendirilebilecek oldukça müphem ve ‘muhafazakâr demokrasi’ olarak formüle edilen bir ideoloji ile siyaset sahnesine çıkmıştır. İçinden çıktığı Milli Görüş’ün adil düzen vurgusundan önemli ölçüde farklılaşan muhafazakâr demokrasi; AB üyeliği, demokrasi, temel hak ve özgürlükler, ilerlemeyi dışlamayan bir muhafazakarlık, serbest piyasa ekonomisi, ideolojik bir İslamcılığın yerine geleneğin bir parçası olarak din gibi temaları vurgulamıştır. 2002 yılında iktidar olan AKP ilk iki döneminde özellikle vesayet kurumlarını zayıflatacak adımlar atsa da kısa zamanda bu kurumları partizan şekilde ele geçirecek adımlar atmıştır. Demokrasinin sağlıklı işlemesi için gerekli olan denge ve denetleme mekanizmaları ortadan kaldırılmış ve süreç içerisinde Türkiye AKP iktidarları altında adil ve serbest seçim yapma kapasitesini giderek yitirmiştir. 20 senelik iktidar döneminde AKP, merkez sağdan uçlara doğru radikalleşme süreci geçirmiş ve milliyetçilik ve İslamcılık partinin söyleminde giderek hâkim hale gelmiştir. AKP’nin radikal sağ iki partiyle kurmuş olduğu ittifak partinin ilk döneminden sonra geçirdiği dönüşümü göstermesi bakımından önemlidir. 

TÜRK SAĞINDA SÜREKLİLİKLER VE DEMOKRASİ

Yukarıda sunulan kısa özet Türkiye’de sağ partilerin önemli değişimler geçirdiğini göstermektedir. Sağın bu dönüşümünde askeri müdahaleler, uluslararası konjonktür ve sağ partilerdeki parti içi dinamikler belirleyici olmuştur. Çok partili hayat içerisinde merkez sağ, sağ partiler ve liderlerinin söylemlerinde yaşanan dönüşümlerde, icap eden koşullara göre belli oranda pragmatist şekilde pozisyon alma kabiliyetinin de azımsanamayacak ölçüde etkisi olmuştur. Bu “icapcılığı”(7) Demirel’in 1960 Darbesi sonrası liberal demokratik değerleri vurgulayan söyleminin daha milliyetçi bir tona bürünerek dönüşümünde; yine Demirel’in Cumhurbaşkanlığı döneminde 28 Şubat sürecindeki olumlar tavrında; Özal’ın 12 Eylül rejimiyle pragmatist ilişkisinde; MHP’nin 1990’larda özellikle 1997’deki liderlik değişiminde partiyi daha ılımlı yönde merkeze kaydırma gayretlerinde; Refah Partisi’nin kapatılması sonrası Fazilet Partisi'nde somutlaşan siyasal İslam'ın pragmatik ılımlılaşma çabasında; AKP’nin ilk dönemdeki temel hak ve özgürlükler, hukukun üstünlüğü gibi liberal demokratik prensiplere vurgu içeren müphem merkez sağ pragmatizmi sonrasında milliyetçi, İslamcı ve çoğunlukçu bir milli iradecilik yönündeki radikalleşmesinde görmek mümkündür.

Bu pragmatik dönüşlerin Türkiye’de demokratik pekişmeye etkisini bir kenara bırakarak Türkiye’de demokrasinin pekişmesi yönünde olumsuz etki üreten bazı sürekliliklere de dikkat çekmekte fayda var. Bu süreklilik temaları şüphesiz sadece sağ partilere mahsus değildir ama sağ partilerde daha belirgin olduğu söylenebilir. Düşünsel ve söylemsel zeminde Türkiye’de sağ partilerin hemen hepsinde bir düşman imgesi üzerinden kutuplaştırma mevcuttur. Soğuk savaş yıllarında bu düşman komünizm/Moskova iken soğuk savaş sonrası dönemde zaman zaman Batı, masonlar, Siyonistler zaman zaman (özellikle 1980 sonrası) ise Kürt siyasi hareketi olmuştur. Kutuplaştırma stratejisinin diğer temel ortak noktası ise milli iradeciliktir.(8) Politik spektrumun sağında kalan birçok parti, elitler karşısında saf ahlaki açıdan üstün halkı/milleti konumlandırarak ‘halkı’ temsil iddiasında bulunan popülist bir siyasi mobilizasyon stratejisinden faydalanmışlardır. İçeride “biz ve onlar” ayrımını elitler ve halk arasında kuran bu söylem, milliyetçilik ile de çoğu zaman bileşerek düşmanlaştırma ve kutuplaştırma siyasetini besleyen önemli bir unsur haline gelmiştir. Türkiye’de solun da katkı verdiği bu aşırı kutuplaşma sivil demokratik siyasetin askeri müdahalelerle kesintiye uğramasında ve sivil otoriterleşme süreçlerinde azımsanmayacak ölçüde etkili olmuştur.

Bu popülist söylem ve strateji her ne kadar geniş halk kitlelerinin taleplerini bir ölçüde siyasetin merkezine taşıma işlevi görse de milli iradecilik üzerinden çoğunlukçu bir demokrasi anlayışını da beraberinde getirmiştir. Adil ve özgür seçimler vurgusuyla iktidar mücadelesi yürüten Demokrat Parti’nin iktidarları döneminde attığı otoriter adımlar bu duruma örnek teşkil eder. Aynı çizgiyi ideolojik formülasyonuna demokrasi kavramını ekleyen AKP’de de görmek mümkündür. Günümüzde bu çoğunlukçu demokrasi anlayışı Türkiye’de demokrasinin işlerliğinde yaşamsal öneme sahip olan denge ve denetleme mekanizmalarının erozyona uğratılmasında önemli bir etken olmuştur. 

Türkiye’de özellikle geniş toplumsal koalisyonları temsil etme iddiasında olmuş DP/AP/DYP, ANAP, AKP gibi partilerin şahsileşmesi de demokrasi açısından olumsuz sonuçlar doğuran bir diğer etken olmuştur. Partilerin seçmen mobilizasyonunda liderlerin hâkim rolü sadece parti-seçmen ilişkisini değil, parti içi demokrasi açısından da sorun yaratan bir dinamik olmuştur. Sağ partilerin ekseriyetindeki bu şahsileşme -ki bu dinamik sadece sağ partilere mahsus değildir- liderleri, parti politikalarının, seçimlerde rekabet edecek adayların, yerel teşkilatların belirlenmesinde orantısız şekilde kuvvetlendirerek otoriter parti örgütlerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur.(9) Bu partilerde farklı hiziplerin parti içi otoriterlik nedeniyle içerisinde bulundukları partilerde etkisiz kalmaları sağ partilerde parçalanma dinamiğini de ortaya çıkartmıştır. Son dönemde MHP içerisinden kopan İYİ Parti, AKP içerisinden kopan DEVA ve Gelecek Partileri parti içi otoriterleşme kaynaklı parti bölünmelerine verilebilecek çarpıcı örneklerdir.  

Özellikle iktidarda bulunmuş merkez sağ ve sağ partilerde görülen bir diğer özellik ise kayırmacılık gibi partikülarist ve programatik olmayan stratejileri yoğun şekilde kullanmalarıdır. Şüphesiz bu uygulamalar başından beri sadece sağ partilerin envanterinde olmamıştır ve sol partiler tarafından da kullanılmıştır.(10) Ancak sağ partiler uzun iktidar dönemlerinde bu tip uygulamalara daha sık başvurmuşlardır.  Özellikle uzun süre iktidarda kalan sağ partiler oluşturdukları patronaj ağlarıyla örgütlerini bir arada tutarken seçmenlerine sağladıkları ayni ve nakdi faydalar temelinde seçmenleriyle araçsal bir ilişki kurmuşlardır. Bu stratejiyi belli ölçülerde DP-AP-ANAP-DYP-AKP çizgisinde görmek mümkündür. AKP, diğer sağ partilerin bu stratejisini devlet aygıtları, yerel yönetimler ve iş dünyası üzerinde sağladığı hakimiyetle daha sistematik hale getirmiştir. Şüphesiz bu araçsal ilişki partilerin kurumsallaşması önünde temel bir engel teşkil etmiş ve demokratik vatandaşlığı olumsuz yönde etkilemiştir ve etkilemeye devam etmektedir. Bununla beraber kayırmacılığın hem parti-içerisinde hem de parti-seçmen bağıntısında başat rol oynaması Türkiye’de demokratik adil rekabeti de olumsuz etkilemeye devam etmektedir. 

TÜRK SAĞI VE DEMOKRASİ: BURADAN NEREYE?

2002 yılından günümüze kendisini merkez sağda konumlandıran AKP hâkim parti haline gelerek demokrasinin işlerliğinde vazgeçilmez olan birçok kurumu erozyona uğratmıştır. Bu süreç sonucunda Türkiye kusurlu bir demokrasiden rekabetçi otoriter bir rejime geçiş yaşamıştır.(11) Yaşanan otoriterleşme sürecinde Türkiye’de sağın demokrasiyle sorunlu ilişkisinin temel bileşenleri olan kutuplaştırma, milli iradecilik temelli çoğunlukçuluk, şahsileşme ve kayırmacılık ilişkileri belirleyici olmuştur. 

Günümüzde Türkiye’de sağ en parçalı halini yaşıyor. Merkez sağı temsil etme ve AKP’nin yaşadığı gerileme sonu oluşan boşluğu doldurma iddiasında olan dört siyasi parti mevcut; daha uçlara doğru gidildiğinde ise Türk sağının milliyetçi ve İslamcı kolunu temsil iddiasında olan partilerin sayısı da artmış durumda. Bu siyasi partiler özellikle son yıllarda otoriterleşme sonucu oluşan demokrasi-otoriterlik fay hattı(12) üzerinde farklı cephelerde rekabet halindeler. Her ne kadar bu fay hattı sağ ve sol partilerin Cumhur İttifakı’na karşı bir arada rekabet etmelerine neden olsa da sağın üzerinde siyaset yaptığı geçmişteki fay hatları hala mevcudiyetlerini korumaktadır. Merkez sağda oluşan boşluğun doldurulması ve Türkiye’nin tekrar demokrasi yönünde ilerlemesinde, sol kadar sağın geçmişle süreklilik gösteren ve demokrasi ile sorunlu olan temalarla kendi arasında kuracağı mesafe önemli ölçüde belirleyici olacaktır.   

*Dr. / Denge ve Denetleme Ağı Araştırma ve Politika Geliştirme Koordinatörü

NOTLAR:

(1) Norberto Bobbio, Sağ ve Sol: Bir Politik Ayrımın Anlamı, çev. Zuhal Yılmaz, Dost Kitapevi Yayınları, Ankara, 1999.

(2) Tanıl Bora, Türk Sağının Üç Hali, Birikim Yayınları, İstanbul, 2009.

(3) Cem Eroğul, Demokrat Parti: Tarihi ve İdeolojisi, Yordam Kitap, İstanbul

(4) Tanıl Bora, “Türk Sağı: Siyasal Düşünce Tarihi Açısından Bir Çerçeve Denemesi” İnci Özkan Kerestecioğlu ve Güven Gürkan Öztan (der.) Türk Sağı: Mitler, Fetişler, Düşman İmgeleri. İletişim Yayınları, İstanbul

(5) Tanıl Bora, “Türk Sağı: Siyasal Düşünce Tarihi Açısından Bir Çerçeve Denemesi” İnci Özkan Kerestecioğlu ve Güven Gürkan Öztan (der.) Türk Sağı: Mitler, Fetişler, Düşman İmgeleri. İletişim Yayınları, İstanbul

(6) Tanıl Bora, Cereyanlar: Türkiye’de Siyasal İdeolojiler. İletişim Yayınları İstanbul

(7) Bu kavramı Tanıl Bora’dan alarak kullanıyorum.

(8) Tanıl Bora, Cereyanlar: Türkiye’de Siyasal İdeolojiler. İletişim Yayınları İstanbul

(9) Pelin Ayan Müsil, Authoritarian Party Structures and Democratic Political Setting in Turkey. New York, Palgrave Macmillan (2011).

(10) Toygar Sinan Baykan, “Türkiye’de otoriterliğin “uzun süre”si üzerine: Çifte vesayet sistemi, siyasal partiler düzeni, popülizm ve klientelistik parti-seçmen bağları”, Toplum ve Bilim 158, s. 27-52 (2021).

(11) Berk Esen, “Türkiye'deki Rekabetçi Otoriter Rejim”. Birikim, sayı 374-375 (2020)

(12) Orçun Selçuk ve Dilara Hekimci,  “The Rise of the Democracy – Authoritarianism Cleavage and Opposition Coordination in Turkey (2014–2019)”. Democratization, cilt 27, sayı 8, s. 1496-1514 (2020).