Aile ve kentsel dönüşüm

Altın Portakal Film Festivali’nde yarışan yerli filmlerin önemlice bir kısmı iki konuya odaklanıyordu. Çağımızın simgesi olarak ‘kentsel dönüşüm’ ve eve kapandıkça yüzleştiğimiz ‘aile’.

Cem Erciyes cemerciyes@hotmail.com

Geçen hafta sona eren Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde, ulusal yarışma kapsamında 12 film gösterildi. Bu filmlerden öyle anlaşılıyor ki Türkiye sinemasının şu sıralar en gözde iki konusu ‘aile’ ve ‘kentsel dönüşüm’.

Kentsel dönüşüm uzunca bir süredir yaşadığımız zamanın ruhunu simgeleyen bir kavram. Biliyoruz ki ileride, şimdi tam ortasında durduğumuz otuz yıllık bir dönemin sosyal ve politik felaketlerini hatırlamak için ‘kentsel dönüşüm’ demek yetecek… Sanatçılar da bunun farkında ve kentsel dönüşüm neredeyse Türkiye sineması için bir leitmotif’e dönüşmüş durumda. Sık sık ana tema olarak ya da filmin içinden günümüze dair bir konuşma, tartışma, endişe hiç değilse kent görüntüsü olarak mutlaka kentsel dönüşüm giriyor filmlere. Tabii bunu kullanıp iyi film yapanlar var, yapamayanlar var; bu da sinemaya dair bir mesele…

En iyi film ve en iyi yönetmen dahil beş ödül birden alan ‘Hayaletler’ belli ki bu işi en iyi yapan filmlerden biriydi. ‘Hayaletler’, sadece kentsel dönüşüm hakkında değil, bizi saran karanlığı, hepimizi birer hayalete dönüştüren çıkışsızlığı anlatıyor. Kentsel dönüşümden mustarip yoksul bir semtte geçen filmin kötü adamı, tescilli binaları gizlice yıkıp müteahhitlerle işbirliği yapan ve ‘yeni Türkiyeyi kuruyoruz’ diye böbürlenen Raşid. Sadece iyi insanların bir karaktere dönüşebildiği Dersaadet Apartmanı ise doğrudan kentsel dönüşümü hedef alan bir film. Yıllardır yaşadığı Amerika’dan bir inşaat kamyonunun çarpmasıyla ölen babası için dönen fizik profesörü, bütün iyilerin kaybettiği bir ülkede neredeyse aklını oynatır.

İster iyi ister kötü olsun bu filmleri izlerken bir kez daha anlarız, sonunda hepimiz bir şekilde o yıkıntının altında kalacağız. Ama yine de evimizi mahallemizi yıkıp yeniden daha büyük ve kârlı hale getirme dürtüsünden kurtulamayız. Tıpkı Antalya’da çok beğenilen Çatlak filmindeki baba gibi. Ya da bir başka aile filmi Kumbara’daki beceriksiz koca gibi… Sıradan hayatın dertlerine dolanmış çabalayıp duran kahramanımızın meselelerinden biri de tabii ki annesinin kentsel dönüşüme giren evi ve kötü niyetli müteahhit firmadır…

Kurgu filmler ya da ‘Ah Gözel İstanbul’ gibi belgeseller kamerasını kentin inşaat alanlarına çeviriyor ve uzun uzun orada tutuyor. Çünkü o devasa çukurlar, metal panolarla bölünmüş sokaklar, kamyonlar, sarı baretli adamlar, grinin tek tonunun egemen olduğu bitimsiz alanlar İstanbul’un her yerini sarmış vaziyette. Ne deprem korkumuza çare ne barınma sorunlarımıza; ama inşaat her yerde. Ülkeyi yönetenler için ekonominin lokomotifi, inşaat tozu yutanlar için bir gün çarçabuk zenginleşme hayalinin bir parçası. Sinema aklını ve gözünü bu alana çevirip hem insanları anlamaya ve anlatmaya çalışıyor hem de 2020 yılının İstanbul'unu kayıt altına alıyor. Biliyoruz ki Türkiye sineması İstanbul’un siyah beyaz romantik görüntüleri gibi günümüzün boz bulanık inşaatlarını da geleceğe taşıyacak; ne de olsa bu kentin az sayıdaki vefalı dostlarından biri sinema…

AİLEDEKİ ÇATLAK, KAPANIR MI?

Gazete Duvar’ın kültür sanat editörü Anıl Mert Özsoy aktardı: Bu yılki festivalin en iyi izleyicilerinden biri olan, bütün filmleri ve hatta söyleşileri bile izlediğini gördüğümüz Şerif Gören, aile filmlerine dikkat çekmiş ve Türkiye sinemasına eve kapandığı için biraz da kızmış… Kızmakta haklı mı değil mi bilmiyorum ama tespit doğru. Günümüzün ortalama bireyini simgeleyen kamera eve sığındığında ailenin çatlakları, sokağa çıktığında ise kentsel dönüşümün yıkımlarıyla karşılaşıyor. Festivalde yarışan ‘Çatlak’, ‘Dirlik Düzenlik’, ‘Koku’, ‘Kumbara’ hatta ‘Gelincik’ fena halde aile filmleriydi. Aile içi ilişkiler, çatışmalar, sevgi ve sevgisizlik, dayanışma ve rekabet ama ille de de ev içi... Pandemi ile bir ilgisi yok bunun, çünkü karantina günleri daha çok yeni. Evin içine dönen kamera küçük mutfaklarda, bol eşyalı salonlarda, sigaralı balkonlarda mutsuz yatak odalarında gezinmekle kalmıyor, uzun uzun duruyor. Orta sınıfı konuşturuyor, kavga ettiriyor.

Geçimsiz kız kardeşler, beceriksiz karı kocalar, birbirine diş bileyen büyük aile… kırık dökük, çatlak ve sızdırıyor… ama sonuçta yine birbirine bağlı, bağımlı. En fazla kendi ailesini umursayan insanların ülkesinde, aile ve hepimizi altında toplayan o ortak çatı, kolay kolay vazgeçilecek bir şey değil.

Kamusal alan politik ve ekonomik sebeplerle tekinsizleştikçe hepimiz daha fazla ev insanı olduk. Eve dönüş aileyi kaçınılmaz biçimde gündemimize getirdi. Aslında bu bakımdan Türkiye sineması, tiyatrosu, romanı gayet zengin bir geçmişe sahip. Ne de olsa en çok kendi ailesini kollayan ve en çok da sevdiklerine kıyabilen sıkışmış bireylerin ülkesinde yaşıyoruz. Ailemiz de evimiz gibi; dönüşsün, yenilensin, bizi daha da zenginleştirsin istediğimiz ama asla öyle olmayan şey…

Biraz da festival organizasyonundan ve festivallerin gidişinden söz etmek istiyorum, onu da yarına, bir sonraki yazıya bırakıyorum.

Tüm yazılarını göster