Abdullah Aysu: Kıtlık geliyor ve çare küçük çiftçilik

Tarım dahil tüm üretim alanlarının şirketlere devrinde 12 Eylül darbesinin belirleyici olduğunu söyleyen Çiftçi-Sen Genel Başkanı Abdullah Aysu’ya göre dışa bağımlılığın iflas ettirdiği küçük çiftçinin topraklarına bankalar el koyuyor ve bu toprakları büyük şirketlere satıyor. Büyük şirketler de bu toprakları başkalarına ektirip devletten büyük teşvikler alıyor ve bu teşvikler sayesinde her yıl topraklarını daha da genişletiyor. Tipik bir Gazap Üzümleri hikâyesi aslında. Büyük şirketlerin gıda üzerindeki tekeli bu şekilde kuruluyor. Ama Abdullah Aysu ekliyor: “Bu karamsar tabloya rağmen biz kazanacağız. Çünkü doğa şirketlerden değil, bizden yana.”

İrfan Aktan iaktan@gazeteduvar.com.tr

Geçen gün bir arkadaşımız, Ankara’da kurulan çöp pazarından söz ediyordu. En yoksullar çöplerden topladıklarını getirip bu pazarda birazcık daha az yoksullara satıyor. Eskiden çoğu kendi toprağını işleten, köyünde kıt kanaat de olsa bir şekilde geçinen insanlar ya savaştan veya topraklarını işletemez düzeyde yoksullaşmış olmaktan dolayı şehirlerin kenar semtlerine, çöplerine düştü. Arkalarında bıraktıkları topraklar ise iktidarın da teşviki neticesinde bankaların, şirketlerin, yakılan Kürt köylerindekiler de korucuların eline geçti.

1980 askeri darbesinden itibaren belli bir istikrarla devam ettirilen bu talan sistemi küçük çiftçiliği, “iyi tarımı”, hayvancılığı, sağlıklı ürün olanağını bitirdi. Dahası, eskiden resmi kurumların denetiminde olan üretim süreçleri, ithal girdiler, bu kurumların kapatılmasıyla gözü paradan başka şey görmeyen şirketlere, onların danışmanlarına devredildi. 2018 Türkiye’sinde insanların şarbondan ölmesi, tıpkı bizdeki başkanlık sistemi gibi, “bürokrasi yolumuzu kapatmasın, işler hızlıca hallolsun” denilerek denetim mekanizmalarının aradan çıkarılmasının bir sonucuydu yani.

Birleşmiş Milletler’in “Köylü Hakları ve Kırsal Alanlarda Çalışan Diğer Kişiler Deklarasyonu”nu görüştüğü ve görüşülmesini kabul ettiği dakikalarda, kendisi de kırk yıldır Ankara’da çiftçilik yapan fakat aynı zamanda çiftçi hakları konusunda dünya genelinde yürütülen mücadelenin en aktif üyelerinden biri olan Çiftçi-Sen Genel Başkanı Abdullah Aysu’yla buluştuk. Mevzu derin, konu uzun ama bir o kadar da hayati. Aysu’ya kulak vermekle yetinmeyelim…

Bugün (28 Eylül) Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nde çok kritik bir görüşme gerçekleştirildi. “Köylü Hakları ve Kırsal Alanlarda Çalışan Diğer Kişiler Deklarasyonu”nun BM Genel Kurulu’nda nihai oylamaya sunulması 3’e karşı 33 ülkenin oyuyla kabul edildi. Bu deklarasyonun anlamı ve önemi nedir?

Sadece köylüleri değil, mevsimlik işçilerden küçük balıkçılara, tohumdan suya, üretimden pazarlamaya kadar, 22 ana başlık altında geniş bir kesimi ve konuyu kapsayan deklarasyon 12 yıldır BM’ye kabul ettirilmeye çalışılıyor. Bu mücadelenin başını küçük çiftçilerin küresel örgütü olan La Via Campesina (Çiftçinin Yolu) çekiyor. 87 ülkede örgütlü olan La Via Campesina’nın 300 milyon üyesi var. Türkiye’den de Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu’nun bağlı olduğu bu yapı dünyanın en büyük küresel örgütü. Biz Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu olarak hem La Via Campesina-Avrupa’nın kurucu 19 üyesinden biriyiz hem de 12 yıldır buranın Köylü Hakları Komisyonu’ndayız. Tabii La Via Campesina olarak değişik ittifaklarımız da var. Örneğin Bolivya gibi bazı ülkeler doğrudan bize, köylü hakları açısından destek veriyor, uğraşıyor.

“Köylü Hakları ve Kırsal Alanlarda Çalışan Diğer Kişiler Deklarasyonu”nun BM Genel Kurulu’ndan da onay alması köylüler açısından ne ifade edecek?

Bugün Cenevre’den çıkan kararla birlikte deklarasyonunun aralık ayında BM’nin New York’taki zirvesinde tartışılıp oylanmasının önü açıldı. Deklarasyonun nihai olarak kabulüyle birlikte dünya çapında çiftçilerin, kırda çalışanların sözlerini kurabilmeleri açısından önemli bir dayanak ortaya çıkacak. Dünyadaki hızlı değişimler ne yönde seyredecek bilemiyoruz ama şu aşamada görünen o ki New York’ta bu deklarasyon onaylanacak.

Bankaların ve ulus üstü şirketlerin geniş toprakları satın alıp köylüleri topraksızlaştırdığı, tohumu, suyu, ilaçları tekellerine aldıkları bir düzende BM’yi köylüler lehine bir deklarasyona iten saik nedir?

1994’te kurulan Dünya Ticaret Örgütü’yle birlikte dünya yeniden şekillendi. “Hükümet niye yolumuzu, köprümüzü yapmıyor” diyoruz örneğin. Oysa 1994 yılı itibariyle DTÖ üyesi olan devletler, bu hizmetleri yapma görevlerini şirketlere devretti. DTÖ normlarına göre devletler, özel sektörle rekabet edebilecek hiçbir faaliyette bulunamaz. Dolayısıyla bir şirket “bu yolu yapacağım” dediği zaman devletin “hayır, ben yapacağım” deme yetkisi kalmıyor. 2006’da, bizzat DTÖ’nün o dönemki genel direktörü Pascal Lamy, DTÖ’ye üye olmak için sıraya giren ülkeler için “bunlar acaba neye imza attıklarını biliyorlar mı?” diye sormuştu! Sorusu bu kadar net ve rafineydi. Çünkü DTÖ’ye üye olduğunuz anda Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Anlaşması, NAMA (Tarım Dışı Piyasalara Giriş Anlaşması), AoA Tarım Anlaşması gibi çok sayıda anlaşmaya da imza atmış sayılıyorsunuz.

Bu anlaşmalara imza atmış olmanın üye ülkeler açısından getiri-götürüsü ne?

O zaman üye devletlerin “gümrük vergimi indirmem” deme yetkisi olmuyor mesela. Sürekli “niye sıfır gümrükle hayvan, buğday ithal ediyoruz” diyoruz ama bu, DTÖ üyesi olmanın bir sonucu. Dünyadaki bu yeni düzen aslında Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT- General Agreement on Tariffs and Trade) adı altında 1983’ten 1989’a kadar Uruguay’da, farklı ülkelerin katılımıyla tartışıldı ve tarım ilk kez orada serbest piyasanın içine alındı. 1993’te kurulmuş olan La Via Campesina, küçük çiftçilerin tasfiye edilerek şirketlerin tarıma egemen kılınacağı öngörüsüyle pozisyon aldı ve gıda egemenliğinin elden gittiğini ifade etti. Gıda egemenliği kavramını da ilk kullanan La Via Campesina’dır.

1999’da Seattle’da başlayıp dünyaya yayılan alternatif küreselleşme yanlısı hareketler, 2001 yılında Dünya Ekonomik Forumu’na (DSF) alternatif olarak ilk Dünya Sosyal Forumu’nun toplanmasına zemin hazırladı. Porto Alegre’deki DSF daha sonra çeşitli ülkelerde toplandı ve topraksızlar, köylüler, işçiler bu forumun temel aktörüydü. O dönem Fransız çiftçi José Bové bir politik aktör olarak öne çıktı. Türkiye Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu’nun 2004 yılında La Via Campesina’ya üye olduğu dönemde de bu rüzgârın etkisi sürüyordu. Daha sonra ne oldu da bu hareketler sönümlenmeye başladı?

1999 yılında kapitalizmin merkezlerinden biri olan Seattle’da Dünya Ticaret Örgütü Bakanlar Konferansı’nın üçüncüsü düzenlenirken José Bové gibi çok sayıda arkadaş da orada hazır bulunup tarihi görkemlilikte bir karşı duruş sergilemişti. 2003 yılında DTÖ Meksika’da, Cancun’da toplandığında yine küresel ölçekli bir eylemle karşı karşıya kaldı. Orada Güney Koreli bir çiftçi olan Lee Kyung-Hae, tel örgülerin üzerine çıkıp kendisini feda etti, şehit oldu. Boynunda da “DTÖ çiftçileri öldürüyor” yazılı bir döviz vardı. Daha sonra Doha’da, Hong-Kong’da DTÖ benzer direnişlerle karşılaştı. Bu direnişler, aralarında Brezilya ve pek çok Afrika ülkesinin olduğu 33 DTÖ üyesinin pozisyon değiştirmesini sağladı.

DÜNYA SOSYAL FORUMU’NDAN DAHA GÜÇLÜ BİR ÇIKIŞ YOLU ARANIYOR

.

Nasıl bir pozisyon aldı bu ülkeler?

Bakanlar Konferansı’nda DTÖ’nün normları şekillendiriliyordu. DTÖ’nün IMF ve Dünya Bankası’ndan farkı, her ülkenin bir oy hakkı olması ve kimsenin veto yetkisinin olmaması. Dolayısıyla 33 ülkenin karşı çıkmasıyla birlikte DTÖ sadece ilk aldığı kararlarla kaldı; yeni normları şekillendiremedi. Fakat egemen devletler DTÖ’nün Bakanlar Konferansı’nda yapamadıklarını yan yollarla, devletlerin bir araya gelip bölgesel serbest ticaret anlaşmaları imzalamasıyla yapmaya çalışıyorlar. Öte yandan 2000’li yıllarda ortaya çıkan küresel ölçekli direnişin neden durağanlaştığını biz de kendi aramızda, birçok küresel ölçekli örgütle birlikte yaklaşık altı yıldır tartışıyoruz. Öne çıkan genel kanı, bu hareketlere yanlış aktörlerin öncülük yaptığına ilişkin.

Hangi aktörler bunlar?

Kendinden menkul bazı partiler, sefer tası gibi üst üste konmuş ve aslında yeni düzeni restore etmeye yönelen çok sayıda sendika. Şu anda, bu aktörleri de dışlamadan ama kaybedecek hiçbir şeyi olmayanların, küçük çiftçilerin, güvencesizlerin, çöp toplayanların ve sistemle doğrudan göğüs göğüse gelmiş birtakım örgütlerin öncülük yapacağı yeni bir küresel mücadele organize edilmeye çalışılıyor. Geçen yıl bu tartışma ve çabanın Venezuela’da toplanarak dünya kamuoyuna duyurulması planlanıyordu. Fakat Venezuela çok karışınca toplantı için Nikaragua belirlendi. Orası da karışınca bu toplantı gerçekleştirilemedi. Ama ortada böyle bir olgu var ve Dünya Sosyal Forumu’ndan daha güçlü, o forumlardan ders almış ve onu da kapsayacak başka bir çıkış yolu aranıyor.

KÜÇÜK ÇİFTÇİLİK ENDÜSTRİYEL ÜRETİMDEN DAHA VERİMLİ

Dünyadaki ezilenler çeşitli direniş hatları oluştururken, otoriter ve tekçi eğilimi dolayısıyla yer yer uluslararası sistemle çelişkiler yaşayan AKP bir süredir yerlilik ve millilik propagandası yapmaya, hatta dünya sistemine ilişkin eleştirilerde bulunmaya, “dünya 5’ten büyüktür” demeye başladı. AKP’nin bu söylemine karşın ülke içinde örneğin tarım politikasında bir değişim, “yerlilik, millilik” gözlemliyor musunuz?

Hayır, kitleler karşısında veya televizyon ekranlarında böyle bir söylem olsa da, egemen düzenle paralel bir hatta ilerleniyor. Tarımda şirketlerin kontrolünü sağlayacak ve çiftçiliği ortadan kaldıracak politikalarda devam ediliyor. Bakın bundan altı yıl önce BM’nin yaptığı çok çarpıcı bir alan çalışması var. 1000’i aşkın farklı sahada yapılan çalışmada küçük çiftçinin üretim tarzıyla endüstriyel üretim tarzı arasında verimlilik farkı incelendi. Küçük çiftçinin yaptığı üretimdeki verimliliğin yüzde 50 ila yüzde 170 arasında daha fazla olduğu bizzat BM araştırmasıyla ortaya kondu.

Oysa genel kanı endüstriyel tarımla daha fazla ürün elde edildiği yönünde değil mi?

Öyle değil işte! Bir kere endüstriyel tarımda hibrit tohum kullanılıyor. Bu tohum ancak çok su olduğu ve gübre verildiği zaman verimli olabiliyor. Gübreyi toprağa attığınızdaysa sadece ana ürününüzü değil, topraktaki tüm bitkilerin tohumlarını beslemiş oluyorsunuz. Dolayısıyla bu sefer de yabancı otlara karşı ilaç kullanmanız gerekiyor. Böcekler o yabancı otların altına yumurtalarını bırakıyor. Bir de bunları öldürmek için ilaç kullanıyorlar. Ayrıca kullanılan gübre de granül bir kimyasal olduğu için toprağın içindeki canlıları da öldürüyor. Bir hektar arazinin 15 santimlik kalınlığında yaklaşık 20 ton canlı yaşıyor. Bu canlıların birçoğu da bu şekilde zehirlenip ölüyor. Dolayısıyla toprak toza dönüyor ve kendi kendine üretemez hale geliyor. Endüstriyel üretimde dışarıdan ne kadar gübre verirsen, ona musallat olan böceği ne kadar öldürürsen o kadar verim elde ediyorsun. BM bu tespiti yapınca birden bire el frenini çekti ve endüstriyel tarımın dünyayı kıtlığa sürüklediğini açıkladı.

BM’DE KANTARIN TOPUZU ÇİFTÇİDEN YANA

Peki buna karşı herhangi bir tedbir öngörülüyor mu?

Birleşmiş Milletler bu tehlikenin görünür olması için 2014’ü “Aile Çiftçiliği Yılı”, 2015’i “Uluslararası Toprak Yılı” ilan etti. 2016 da “Uluslararası Bakliyat Yılı” ilan edildi.

Niye bakliyat yılı?

Çünkü bakliyat bitkisel protein olarak insanları beslediği gibi havadaki azotu alıp toprağa sabitlediği için toprağı da besliyor. BM bu konuda hızla farkındalık yaratmaya çalıştı. Haliyle de endüstriyel tarımla küçük çiftçi tarımı karşı karşıya geldi ve kantarın topuzu küçük çiftçiden yana.

Peki sayısız uzman, şirket neye dayanarak endüstriyel tarımın terkinin açlığı, kıtlığı beraberinde getireceğini ileri sürüyor?

Dünyada 1 milyar insan aç, 1 milyar 300 milyon insan da gizli açlık çekiyor. Dolayısıyla ortadaki mesele ürün azlığının sebep olduğu açlık değil, adil paylaşım meselesi. Netice itibariyle açlığı bitirecek ve sağlıklı ürünü sağlayacak sistemin küçük çiftçilik olduğu ortaya çıkmış durumda. Büyük şirketler ve onların destekçisi devletler bu hakikatin görünür olduğunu bildiği için sürekli bir söylem saldırısı içindeler. Oysa kıtlığa çare küçük çiftçilikte.

DOKTORLAR, KUYUMCULAR ÇİFTLİK KURDU, HEPSİ BATTI

.

Birleşmiş Milletler’in raporu Türkiye tarafından nasıl karşılandı peki?

BM’nin küçük çiftçilikle ilgili tespiti Tarım Bakanlığı’nın konferans salonunda toplanılıp birkaç söylemle geçiştirildi. Herhangi bir proje geliştirilmedi. Ama açlığı yok etmek ve beslenme şartlarını düzeltmek üzere kurulan ve BM’nin uzmanlık kuruluşu haline gelen Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Tarım Bakanlığı ve biz Çiftçi-Sen, üç yıl önce Antalya’da beraber bir toplantı yaptık. La Via Campesina bu toplantıyı düzenlemek üzere bizi, yani Çiftçi-Sen’i görevlendirmişti. Tarım Bakanlığı buna sesini çıkarmayınca biz orada değişik demokratik kitle örgütleri ve STK’ları da davet ederek geniş katılımlı bir toplantı yaptık. Peki Tarım Bakanlığı bizimle birlikte mi davranıyor, hayır. Küçük çiftçiden yana bir iş mi yapıyor, hayır. Şirketlere iş yapıyorlar mı, gani gani! Bütün destekleri bir biçimde onlara aktarıyorlar. Türkiye’yi dolaşın, hayvancılık sektörüne deli gibi paralar aktarıldı. Doktorlar, kuyumcular gidip geniş, fenni ahırlar kurdu. Ve hepsi battı, parayı vurup gittiler!

Çiftlik Bank hikâyesi gibi mi?

Hayır, Çiftlik Bank onun sivil dolandırıcılık versiyonu. Benim sözünü ettiğim ise kamunun desteğiyle, hibelerle yapılan büyük çiftlikler. Bunlar, “kültür ırklarını besleyerek daha çok verimlilikle ürün elde edeceğiz” diyordu ve bakanlık da örneğin 24 ineği olanlara değil, büyük çiftlik kuranlara para aktarıyordu.

Peki bunlar neden battı?

Bir kere dışarıdan getirilen hayvanların birçoğu buraya uyum sağlayamıyor. Aslında ot durumumuz, iklimimiz ve ürün yetiştirme yelpazemizde koyunculuk var, inekçilik yok. Niye inekçilik yok? Çünkü bizim ülkemizde yüksek boylu ot azdır. İneğin bir otu yiyebilmesi için diliyle kavrayabileceği kadar yüksek olması lazım. Koyun ise kısa otu dişiyle kesip yiyor. Dolayısıyla bu büyük çiftlik sahipleri, ineklerini dışarıda besleyemeyince içeri kapatmaya başladı. Fakat yurtdışından alınan bu kültür ırkı inekler, bizdeki sarı ineklere göre yirmi kat daha fazla yem tüketiyor. Bu da bizi giderek yem ve saman ithalatçısı bir ülke haline getirdi. Yani aslında inekçilikte fason üretime geçtik. Türkiye’de şu an hayvanların yemi, ilacı ve hayvanın kendisi dışarıdan geliyor! Hayvancılıkta maliyetin yüzde 70’i yem, yüzde 10’u veterinerliktir. Bu inekler sürekli ahırda tutuldukları için dayanıksız hale geldiler. Haliyle daha çabuk hastalanıyorlar ve daha çok ilaca, veterinere ihtiyaç duyuyorlar. Yem, veterinerlik, ilaç giderlerini, bunların fiyatlarının da dövize göre değiştiğini hesapladığınızda çiftçilerin neden battığı daha iyi anlaşılır. Çiftçinin ürün fiyatını herhangi bir kamu kuruluşu değil de tüccarlar belirlediği için, tüccarların baskılamasıyla fiyatlar düşük belirlenir, maliyet yükselir ve çiftçi iflas eder. İflas eden çiftçinin toprakları da, borçlu oldukları bankaların eline geçer. Bankalar da çeşitli ihaleler açarak bu toprakları şirketlere satar. Mesela Trakya’da 200 bin dönüm toprağa sahip şirketler var. Bu şirketler de toprağı başkalarına ektirip Tarım Bakanlığı’ndan gelen çok ciddi parasal destekleri ise kendileri alıyor. Bu paralarla da sürekli arazilerini genişletiyorlar.

Ve iş giderek Steinbeck’in 1930’lardaki büyük buhranı anlattığı Gazap Üzümleri romanına dönüşüyor; eskiden kendi toprağını işleten köylü buraları terk edip şehirlere göç etmek, buralarda üç kuruşa çalışmak zorunda kalıyor, değil mi?

Soma buna bir örnektir. Soma’da ölen 301 insanın çoğu daha önce tütün üreticisiydi. TEKEL özelleştirilip tütün ortadan kaldırılınca yer üstünde çalışan bu insanlar yer altına inmek, 900-1000 lira gibi paralar karşılığında çalışmak zorunda kaldılar. Üstelik yeraltıyla ilgili hiçbir bilgiye sahip olmadıkları için, kömür madeninde kazmalarını tarlada kullandıkları gibi kullanmaya başladılar. Madendeki gazın öldürücü olup olmadığını da bilmiyorlardı. Oradaki üretim sistemi de haydutça olduğu için, işçiyi korumak gibi bir dertleri yok. Ne de olsa kırdan gelen insanların orada çalışmaya mahkûm olduğunu biliyorlar. Sadece madenlerde değil, üçüncü havalimanındaki işçilerin ölüm nedeni de aynı. Bu insanlar toprak işlemeyi, hayvan bakmayı bilir ama onuncu kattan ip sarkıtıp malzeme çekmeyi ve güvenlik önlemi olmadığı için orada sabit durmayı bilmez. Bu insanların ölümüne kaza değil, cinayet denir.

ÖZAL’IN YAPTIĞI İLK İŞ DEVLETLE ÇİFTÇİNİN BAĞINI KOPARMAK OLDU

.

Türkiye’de köylüler, yoksullar, işçiler, aile çiftçiliği karşıtı uygulamaların kökeni çoğunlukla 12 Eylül askeri darbesinden hemen önce alınan 24 Ocak Kararları’na kadar götürülür. Bu günlere nereden geldik?

Bu hikâye Türkiye’ye özgü değil aslında. Az önce ifade ettiğim DTÖ Bakanlar Konferansı’nın benzerleri Tokyo Round adıyla Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) kapsamında 1973-1979 yılları arasında Japonya’da yapıldı. Bu toplantıların temel hedefi, tarım dahil bütün üretim alanlarını adım adım serbest piyasaya taşımaktı. Fakat bu toplantı bittiğinde Türkiye dâhil hiçbir ülke tarımın serbest piyasaya taşınmasını kabul etmedi. Ne var ki bizde 1980 yılındaki 24 Ocak Kararları ve IMF-Dünya Bankası marifetiyle serbest piyasaya geçildi. Bu geçiş askeri darbeyle oldu. Çünkü sadece tarımda değil, sistemin tümünde köklü bir değişim isteniyordu. Fakat o dönemki toplumsal muhalefet buna engel teşkil ediyordu. Bu muhalefeti ortadan kaldırmak için askeri bir yönetim gerekiyordu ve bu yapıldı. 1983 yılında Turgut Özal geldiğinde tarımda yaptığı ilk iş devlet ile çiftçinin bağını koparmak oldu. Çok önemli görevler yürüten altı tane genel müdürlüğü kapattı.

Hangi genel müdürlüklerden söz ediyorsunuz?

Mesela Toprak-Su Genel Müdürlüğü birinci, üçüncü ve dördüncü sınıf tarım arazilerini belirlemişti ve kimsenin buralara fabrika yapma hakkı yoktu. Özal bunu kaldırdı. Bugünlerde şarbon vakasından söz ediyoruz, o zaman Veteriner İşleri Genel Müdürlüğü vardı ve Özal döneminde kapatıldı. Bugünlerde ilaç kalıntılı ürünlerden, Rusya’ya gidip dönen domateslerden söz ediyoruz. O zamanlar bunu denetleyen Zirai Karantina Genel Müdürlüğü vardı ve kapatıldı. Şu an “tükettiğimiz gıdaların ne olduğunu bilmiyoruz” diyoruz. O zaman Gıda İşleri Genel Müdürlüğü vardı ve kapatıldı. Bu müdürlüğün o zaman her bölgede laboratuvarları vardı. Çiftçiye bilgiyi ve bulguyu aktaran Ziraat İşleri Genel Müdürlüğü kapatıldı. Bu şekilde kapatılan tüm kurumların yerini şirketler almaya başladı. Daha sonra özel şirketlerin çay üretmesine izin veren karar çıktı. İlk özelleştirmeler SHP-DYP koalisyonu döneminde Et Balık Kurumu, SEK ve yem sanayiinde yapıldı ve bunun altında Murat Karayalçın’ın imzası vardır. Tarımın canına okuyan Şeker Kanunu, TEKEL’in özelleştirildiği Tütün Kanunu, Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri Yasası da DSP-ANAP-MHP koalisyonu döneminde yapıldı. Bütün bu hazırlıkların arkasından gelen AKP de tüm bu tahrip edilmiş, dağıtılmış alanların yerine şirketleri ikame etmek üzere yasalar çıkardı. Üstelik bütün bu yasaları da “iyi iş” paketiyle sundular.

Nasıl yani?

Daha sağlıklı gıda diyerek Organik Tarım Yasası çıkardılar. Tüm il ve ilçelerde var olan tarım müdürlüklerine değil 17 tane şirkete sertifika verme yetkisi tanındı. Tarım müdürlüklerindeki personelin atıl duruyor. Sen onlar üzerinden köylüye bu bilgiyi aktarmıyorsun. Ama 17 tane şirkete çiftçi para ödeyerek sertifika alıyor. 1980 öncesinde Teknik Ziraat Müdürlükleri’nin elemanları köylere gidip bilgileri aktarıyor, iyi tarımı öğretiyordu. Şimdi ise bunu zirai danışmanlar yapıyor. O dönemde toprak tahlili yapılır, ne kadar gübre açığı varsa o kadar alabilirdiniz. Gübreyi de Zirai Donatım Kurumu ve Tarım Kredi Kooperatifi satıyordu. Bunlar devlet kurumuydu ve gelen belgeye göre gübre veriyordu. Aynı şekilde zirai bir hastalık olduğunda devlet kurumlarının belirlediği oranda ilaç kullanabiliyordun. Şimdi bunları doğrudan şirketler organize ediyor.

Bunun ne zararı var?

Çünkü iyi tarım olarak tabir edilen ürünlerin bir garantisi de hesap sorabileceğin bir mecra da yok. Üründe ilaç kalıntısı olduğunu ancak ihraç edilen ülkenin gümrüğü tespit edebiliyor. Onların geri çevirdiği ürün de iç tüketime mi sunuluyor, imha mı ediliyor, bilmiyoruz. Bir bakıyorsunuz biberin fiyatı 5 liradan 1 liraya düşüyor. Acaba geri çevrilen ürünler mi bunlar? Bilemiyoruz. Oysa devlet, anayasal bir yükümlülük olarak insanlara sağlıklı ürün temin etmekle yükümlüyken, daha yüksek fiyata “iyi tarım” gibi kademelendirmeler yapamaz. Parası olmayan, iyi ve güvenli ürünlere erişemiyor. Herkesin sağlıklı gıdaya endişesiz bir biçimde ulaşması, devletin de bu konuda mutlak suretle sorumluluk alması lâzım.

Endişe demişken, yakın zamandaki şarbon salgını yüzünden insanlar öldü. Pek çok insan et tüketmemeye başladı…

Bakın biz hayatı hep kendimizden başlatıyoruz. “Brezilya’dan bu inekleri ithal etmeseydik, insanlarımız şarbondan ölmezdi” diyoruz. İyi de o hayvanları Brezilyalılar yiyecekti. Demek ki bu sorunlar dünya ölçekli. Oradan bize şarbon geliyor ama bizden de ilaç kalıntılı tarım ürünü gidiyor veya neyse ki gümrükten dönüyor. Şarbon bizde eskiden de vardı. Geçmişte doğrudan başbakanlığa bağlı olan Şap Enstitüsü’nün bütün görevi şap ve şarbonu ortadan kaldırmaktı. Nitekim bu konuda epey yol da alınmıştı. Fakat denetimsiz ithalat şarbonu tekrar hortlattı. Eskiden kasap çengellerindeki etlerin üzerinde mühürler görürdünüz. Çünkü Et Balık Kurumu’nun mezbahalarında kesilen hayvanlar devletin veterinerleri tarafından denetlenip mühürlenirdi. Hastalık olduğunda da o veterinerler bölgeyi karantinaya alırdı. Ama şimdi bütün bu süreçler şirketlere geçti ve onların da temel motivasyonu para kazanmak. Halkın sağlığı umurlarında değil. DTÖ kurulduktan sonra çok uluslu şirketler ulus üstü şirketlere dönüştü ve devletler onun altına yerleşti. İşte DTÖ eski genel direktörü Pascal Lamy bu nedenle üye olan ülkelere “neyin altına imza attığınızı biliyor musunuz” diye soruyordu. Nitekim bir şirket “şu hayvanı şuna satacağım” dediğinde ve sen devlet olarak bunu kabul etmediğinde, DTÖ o şirketin kaybını sana ödettiriyor.

Yani Türkiye şarbon hastalığı taşıyan hayvanları satın almak zorunda mı?

Hayır, DTÖ, halk sağlığı söz konusu olduğunda ürünü iade edebilirsin de diyor. Ama bu hastalığın olup olmadığını denetleyecek bir laboratuvarın, denetim mekanizmaların yok. Bize GDO’lu ürün geliyor mesela ama bunun zararlı GDO’lu olup olmadığını denetleyecek bir laboratuvarımız.

Söyleşinin başında ilk kez La Via Campesina’nın gıda egemenliği kavramından söz ettiğini aktarmıştınız. Ne demek gıda egemenliği?

Neyi ne kadar, nasıl, kimin için üreteceğine karar verme hakkıdır gıda egemenliği. Üretici ve tüketicinin ortak davranışıyla gıda egemenliği yeniden tesis edilmediği sürece bütün bu sorunları yaşamaya devam ederiz.

NE ÜRETEN OLDUK NE YÖNETEN

.

Üretici ve tüketici ne yapabilir peki?

Üretici ve tüketici kendi ağlarını kurmak zorunda. Nitekim Türkiye’de bu da uç vermeye başladı. Boğaziçi Üniversitesi Kooperatifi, Kadıköy Kooperatifi, Beşiktaş, Şişli, Sarıyer ve Göztepe’deki girişimler buna örnektir. Bunlar üreticiyle tüketici arasındaki aracıları kaldırıyor, ürünlerin sağlıklı olup olmadığını üretim aşamasından itibaren takip ediyor. Satın aldığınız salçanın hangi köyde, hangi kişi tarafından üretildiğine kadar tüm bilgiler paketin üzerinde yazıyor.

Ekonomik krizin derinleştiği, insanların manava, kasaba giremediği bir döneme girdik. Bu tür girişimler çare mi?

Şu an tablo karanlık görünebilir ama arazisi olup da şehirde yaşayanların geri dönmesi, mevcut sistemin dışına çıkması mümkün. Bugüne kadar çok laf ettik. “Üreten biziz, yöneten de biz olacağız” dedik ama ne üreten olduk ne de yöneten. İnandırıcılığımızı da yitirdik. Dolayısıyla mevcut sistemden kopup görünürlüğümüzü artırmamız lazım. Boğaziçi Kooperatifi, Kadıköy Kooperatifi gibi yüz tane örnek olsa, o zaman insanlar, sistemin dışında bir üretim-tüketim modelinin olabileceğini görürdü. Ayrıca bu, devlet üzerinde baskı yapma olanağını artırırdı. Saydığım kooperatifler üzerinden yola çıkıldı ve bunun genişletilip büyütülmesi lazım. Bu sistemi değiştirmek mümkün.

DENİZ VE AKARSU SEVGİLİDİR, KAVUŞMALARI ŞARTTIR

Epos Yayınları çok faydalı bir kitap dizisi yayınlamaya başladı. 9 yaş üstü çocuklar için hazırlanan bu dizinin ilk kitabı sizin imzanızla, Su/ Hayat Veren 2 Damla adıyla çıktı. Söyleşimiz boyunca şirketleşmenin insanlar üzerindeki etkisine değindiniz ama bu kitapta insanların doğa, özellikle de su üzerindeki denetimini ve bunun sonuçlarını değerlendiriyorsunuz. Suyun denetimi doğa ve insan üzerinde ne tür sonuçlar yaratıyor?

Karadeniz’de 2000’in üzerinde HES planı ortada koyduk ve dereleri kurutmaya başladık. Bu derelerin kenarlarında yusufçuklar olurdu. Bu yusufçuklar böcekleri yiyerek dengede tutardı. Karadeniz’de çeltik bölgelerinde bu yusufçuklar olmazsa her tarafı sivrisinek basar. Dereler, dolayısıyla yusufçukların yaşam alanları ortadan kaldırılınca böcekler türemeye başladı ve Karadeniz’de çaya musallat oldu. Karadeniz’i bekleyen daha büyük tehlikeler de var. Çünkü oranın iklimi değişmeye başladı, eskisi kadar kar yağmayacak örneğin. Bu da başka böceklerin de üremesini sağlayacak. Oysa şimdiye kadar çok sayıda böcek, yumurtaları o karların altında öldüğü için çoğalamıyordu. Çayda ilaç kullanmamakla övünürdük ama bu HES’ler yüzünden artık kullanacağız. Keza hayvansal gübre yerine kimyasal gübre kullanımına başlandı. Bu da toprağı ve çaylık bölgeleri tehlikeye soktu. Ayrıca su boruların içine alınınca, denizle buluşması engellenmiş oldu. Su denizle buluşmadığında ne olur, sevgililer birbirine kavuşamaz. Denizle akarsu sevgilidir, bunların kavuşması şarttır.

Aksi halde?

Denizdeki canlıların tamamı tatlı suların girdiği bölgelere, deltalara gelir ve yumurtalarını bırakır, çoğalır, tekrar gider. Orası üreme alanıdır. Ayrıca denizin karaya gelmesini engelleyen, akarsularla gelen sudur. Bu olmayınca deniz toprağa yönelik baskın hale gelir. Bu sefer çiftçi kuyu vurduğunda tuzlu su çıkmaya başlar. Dolayısıyla o bölgelerdeki topraklar tuzlanır, tarıma elverişsiz hale gelir.

BİZ KAZANACAĞIZ, ÇÜNKÜ DOĞA ŞİRKETLERDEN DEĞİL BİZDEN YANA

Doğa dengesini bozan uygulamalara sistematik olarak karşı çıkan, buna direnen herhangi bir ülke var mı?

Ekvator anayasasının yanılmıyorsam 5. maddesinde “doğaya zarar verme ihtimali olan bir yasa teklif edilemez” deniyor. Bolivya, Endonezya gibi ülkeler gıda egemenliğini anayasalarına aldılar. BM’in köylü haklarını onaylaması bu mücadelede elimizi biraz daha güçlendirecek. Fakat halihazırda ulus üstü şirketlerin hükümetleri yönettiği bir gerçek. Hükümetlere kalan tek görev vergi toplamak ve şirketlerin önündeki engelleri o vergilerle ortadan kaldırmak. Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olan tüm ülkeler buna dahil. Kaç gündür Türkiye’nin ilk kez kasırgayla karşılaşacağı söyleniyor. Fakat Türkiye ilk kez çok şeyle karşılaşıyor. Kimse bahsini etmiyor ama Türkiye bir çöl ülkesi oldu. Türkiye’nin orta kesiminin çöl kuşağına dönüştüğünü, buraların 2050’lerde tamamen çölleşeceğini bilim insanları söylüyor. Tabii bu karamsar tabloya karşın dünyada da Türkiye’de de çok sayıda iyi örnek de var. Bu sistemin dışına çıkan yapılar dünyayı değiştirecek ve düzenleyecek. Biz kazanacağız, çünkü doğa şirketlerden değil, bizden yana.

Tüm yazılarını göster