Adalet de, siyaset de yollarda

Salı, 20 Haziran, 2017
Eğer bir yerde baskı, zulüm, haksızlık, eşitsizlik var ise orada bir direniş vardır. Bu direniş bir yürüyüş ise, haksızlığa karşı çıkan herkesin orada birleşmesi gerekir. CHP, bu çıkışıyla birlikte muhalefetin çoğunluğundan destek gördü; fakat bir kısım muhalifler de ağır şekilde eleştirdi. Bu eleştirilerde her ne kadar doğruluk payı varsa da, enerjimizi ve vaktimizi eleştirerek harcamamak gerekiyor.

“Yürüyüş”, dünya tarihinde de, bugün de haksızlıklar karşısında atılan en etkili çığlık biçimlerinden biri. Yürüyüş deyip geçmemek lazım. Tarihte en önemli direnişler bir pasif direniş biçimi olan yürüyüşler ile kendini ortaya koymuş. CHP’nin başlattığı Adalet Yürüyüşü de bu bakımdan önemli ve kesinlikle tüm muhalif kesimlerce desteklenmesi gereken bir hareket.

Dünya tarihinde akla gelen en önemli yürüyüş şüphesiz Gandhi öncülüğünde yapılan “Tuz Yürüyüşü”. Öncelikle Gandhi’nin “Satyagraha”sından bahsetmek gerek. Yani Gandhi’nin şiddet içermeyen pasif direniş ilkesinden. Ne der Gandhi: “Cesurca çekilen acılar bir taşın kalbini bile yumuşatabilir”. Gandhi, mevcut bir haksızlığa –bu bir yasa formuna bürünmüş dahi olsa- karşı insanları haksız yasayı ihlal ederek direnmeye ve böylece yasanın uygulama alanını ortadan kaldırmaya davet ediyordu. İşte Tuz Yürüyüşü de Gandhi’nin satyagraha felsefesinin en ünlü başarılarından biri. İngilizlerin, Hindistan’da tuz çıkarılmasını engelleyen ve yolda 25 milyon pound’luk vergiye mal olan Tuz Yasası’nın ihlali ve ortadan kaldırılması için 12 Mart 1930’da Gandhi ve 78 yoldaşı Tuz Yürüyüşü’ne başladı. Gandhi kendini yeterince güçlü hisseden herkesi işi gücü bırakıp bu yürüyüşe katılmaya çağırdı. Yürüyüşe yolda binlerce insan daha katıldı. 24 gün sonra Gandhi, Hint Okyanusu kıyısındaki Dandi köyünde denize yürüdü ve elini suya daldırıp bir avuç tuz çıkardı. Böylece haksız yasayı ihlal etmiş oldu. Bunun üzerine binlerce insan denizden tuz çıkarmaya başladı ve yasayı ihlal etti. Neticede 60 bin kişi bu sebeple tutuklandı ve hapishaneler doldu taştı. Yasa uygulanamaz oldu ve sonuçta kaldırıldı.

gandhi-ic

Gandhi’nin bu pasif direniş yöntemi Nelson Mandela, Martin Luther King gibi başkaca direnişçilere de ilham oldu. Örneğin, siyahilerin özgürlüğü ve eşitliği için mücadele veren Martin Luther King ünlü “Bir hayalim var” konuşmasını “Washington’a Yürüyüş” sırasında yaptı. Bu yürüyüşün üzerine ayrımcılığa son veren ‘1964 Medeni Haklar Yasası’ imzalandı. Köleci geçmişi ve muhafazakarlığıyla bilinen Alabama eyaleti bu yasayı uygulamama konusunda direttiğinde yine Martin Luther King’in de aralarında olduğu 2 bin 500 kişi Montgomery’ye doğru yola çıktı ve 25 bin kişi olarak Montgomery’ye ulaştıklarında vali geri adım attı ve seçmen yasası yürürlüğe girdi. Washington’a Yürüyüş’ün 50’nci yılında Obama şöyle dedi: “O gün onlar yürüdüğü için Amerika değişti. Onlar yürüdüğü için sivil haklar yasası geçti. Onlar yürüdüğü için Kongre ve evet, sonunda Beyaz Saray değişti”.

Keza Fransız İhtilali’nin de en sembolik olayları da yürüyüşlerle kendini ortaya koydu. 14 Temmuz 1789’da aristokrat sınıfın baskısından yılmış olan halk, hapishane olmasının yanı sıra otoritenin ve monarşinin simgelerinden biri olan Bastille Hapishanesi’ne ellerinde tırpanlarla, tüfeklerle yürüdü ve hapishaneyi yıktı. Hatta, hapishanenin taşları daha sonra Paris’te birçok çeşmenin, köprünün, binanın yapımında kullanılarak İhtilal’e de gönderme yapılmıştır.

5-6 Ekim 1789’da ise kadınlar “Ne zaman ekmeğimiz olacak?” diye bağırarak Kral XVI’ncı Louis’nin bulunduğu Versay Sarayı’na yürüdüler. Bu yürüyüş, Bastille baskını ile birlikte Fransız İhtilali’nin ilk kıvılcımlarından biri olmakla birlikte, feminizmin de dönüm noktalarından biridir.

Bunlar gibi, hem dünya hem ülke tarihinden verilebilecek irili ufaklı birçok örnek var. Sonu başarılı olsun ya da olmasın, bu yürüyüşler önemli; zira bir tepki biçimi. Eğer bir yerde baskı, zulüm, haksızlık, eşitsizlik var ise orada bir direniş vardır. Bu direniş bir yürüyüş ise, haksızlığa karşı çıkan herkesin orada birleşmesi gerekir. CHP, bu çıkışıyla birlikte muhalefetin çoğunluğundan destek gördü; fakat bir kısım muhalifler de ağır şekilde eleştirdi. Açıkça söylemek gerekirse, bu eleştirilerde her ne kadar doğruluk payı varsa da, enerjimizi ve vaktimizi eleştirerek harcamamak gerekiyor. Elbette geç kalmış bir refleksti. Evet, ülkenin yarısı bu tepkiyi referandum akşamı bekledi. Ve elbette referandum noktasına gelene kadar zaten pek çok hatalı adım atılmıştı. Fakat, artık bunları düşünemeyiz. Haksızlıklar karşısında muhalefet neredeyse, orada derhal bir araya gelmek gerekiyor. Kaldı ki; CHP konunun yalnızca Enis Berberoğlu’nun tutuklanması olmadığını, tüm haksız tutuklamalara karşı bir adalet arayışı olduğunu açıkça belirtti. Bundan gayrısı, mücadeleden ibaret olacaktır.

Hele ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yürüyüşle ilgili her açıklaması bir öncekinden daha hayrete düşürücü iken… İlkinde “Yargı yarın sizi de bir yere çağırırsa hiç şaşırmayın” diyerek açıkça bu eylem sebebiyle yargılanabileceklerinin mesajını vermişti. Bizler, cumhurbaşkanı gibi düşünmeyen herkesin bu ülkede potansiyel suçlu olduğunu ve yargılanabileceğini fark edeli zaten çok oldu. Bu sebeple, bu uyarı pek de gerekli değildi doğrusu. Fakat ikinci açıklaması daha da cesur Erdoğan’ın; “Sizin 15 Temmuz’dakilerden ne farkınız var?” diyor. Açık bir şekilde “terörist” diyor yani Adalet Yürüyüşü’ne katılan ve destek verenlere. Tıpkı referandumda “hayır” diyenlere dediği gibi. Oysa ki, Türkiye Cumhuriyeti’ne asıl sahip çıkan kişiler bu kişilerdir. Bunu belirtme gereği duymak ne acı.

He bir de diyor ki; “Adalet yollarda değildir. Adliye binalarındadır. Siyasette sözü olanın bunu ifade edeceği yer de yol kenarları değil meclis kürsüsüdür”.

Ben her gün adliye binalarındayım. Her gün bir öncekinden daha çok adaletsizlik görüyorum. Geçtim kanunu, hakkaniyeti bilen, vicdanı olan hakimi savcıyı, cümle dahi kuramayan hakimlerle savcılarla –mesleğini her türlü zorluğa rağmen hakkıyla yapan az sayıda hakimi savcıyı kesinlikle tenzih ederek- muhatap oluyorum. Bu zamana kadar onuruyla, bilgisiyle, alın teriyle hak mücadelesi vermiş üstatlarımı “adliye binalarında”, başkalarını değil, “kendilerini” savunurken izliyorum. Adliyede, çevik kuvvetin gardında adalet nöbeti tutmak zorunda kalıyorum.

Sanıyorum ki; Sayın Cumhurbaşkanı’nın bahsettiği “adalet” ile bizim aradığımız “adalet” aynı değil.

Muhalif siyasiler de, evet meclis kürsüsünde konuşabiliyor; fakat konuşmalarını kimse duyamıyor. Eh malum, medya artık muhalefeti sevmiyor. Sevse de, son anayasa değişikliğiyle, kürsüde söylenen kürsüde kalıyor, maalesef hayata geçemiyor. Hatta duyduğumuza göre, yüksek bir yerden (!) medyaya bu Adalet Yürüyüşü’nün de yayınlanmaması emri gelmiş. Yani artık yol kenarında da siyaset yapılamıyor.

Sanıyorum ki; Sayın Cumhurbaşkanı ülkede olan bitenden haberdar değil.

YAZARIN DİĞER YAZILARI