İran yaptırımları ve Rıza Sarraf et al davası

Sarraf et al davası, ABD’nin İran’a uyguladığı yaptırımların ihlali iddiası üzerinden yürütülüyor. Davanın BM kararlarıyla ilgisi bulunmuyor. Diğer bir deyişle, “BM yaptırımları sona erdi, biz zaten İran’a yaptırım uygulamıyorduk, dolayısıyla bir ihlal yok” savının ileri sürülmesinin bir geçerliliği olmuyor.

Faruk Loğoğlu

Nükleer programı konusundaki anlaşmayla birlikte İran’a uygulanan yaptırımların belirlenen takvim ve esaslar dâhilinde tedricen kaldırılmasına başlanılmıştı. Ancak İran’ın anlaşma hükümlerine uymaması halinde yaptırımların devreye ne kadarının ve tekrar nasıl sokulacağı, İran’ın ihlallerinin nasıl saptanacağı, ABD’nin ikili yaptırımlarının akıbeti ve ABD yönetiminin BM Güvenlik Konseyi yaptırımlarıyla ilişkisinin ne olacağı gibi yanıtları pek de kesin olmayan, belirsiz ve karmaşık sorunlar yumağını da beraberinde getirmişti.

Hatırlayalım – yaptırımlar üç ayrı başlık altında toplanıyordu:

1. BM Güvenlik Konseyi kararları uyarınca uygulananlar;

2. Avrupa Birliği (AB) yaptırımları;

3. Başta ABD olmak üzere, Çin, Kanada, Hindistan, Avustralya gibi münferit ülkelerin ikili yaptırımları.

Anlaşmaya göre kaldırılacak yaptırımlar sadece nükleer sorunla bağlantılı olanlardı. Ancak, AB ve ülkelerin ikili yaptırım rejimleri de kendi iradeleriyle son bulabilecekti. Nitekim BM, AB ve ikili yaptırımların da geniş ölçüde kalkmış olması, öncelikle petrolünü satabilir hale getirdiği ve banka varlıklarına erişim sağladığı için İran’ı ekonomik ve mali açılardan çok rahatlattı.

Ancak Türkiye’yi de ilgilendiren Rıza Sarraf et al davası, ABD’nin halen yürürlükte olan ikili yaptırımlarıyla ilgilidir. Bu yaptırımların nükleer meseleyle ilgisi de yoktur. Tahran’daki ABD Büyükelçiliği ve mensuplarının 1979 yılında rehin alınması olayından beri Washington İran’a ekonomik ve mali yaptırımlar uyguluyor. İran’ın teröre destek verdiği, bölgede özellikle Devrim Muhafızları ve Kudüs Gücü vasıtasıyla istikrarsızlığa yol açtığı, füze programını uyarılara rağmen geliştirmeye devam ettiği, insan hakları ihlallerini sürdürdüğü gibi hususlar ABD’nin tek taraflı olarak koyduğu yaptırımların gerekçesini oluşturuyor. Buna göre ABD şirketleri İran’da hala yatırım yapamıyor, İran, ABD bankalarında hesap açamıyor. İran, ABD bankalarına erişemiyor, 200’den fazla İran şirketi ve kişileri yasaklılar listesinde kalmaya devam ediyor. Üstelik ABD yeni yaptırım kararları alıyor. ABD Dışişleri Bakanlığı, 18 Temmuz 2017 tarihinde füze programına destek ve İran Devrim Muhafızları’na silah verdikleri için 18 İranlı kurum ve kişiyi, ABD Hazine Bakanlığı da 28 Temmuz 2017 tarihinde benzer gerekçelerle 6 İran şirketini daha yasaklılar listesine alıyor.

ABD’nin ikili plandaki İran yaptırımları aslında üçüncü ülkelerin ticari ve mali faaliyetlerini de ilgilendiriyor. Şöyle ki, ABD mali sisteminde ilişkisi bulunan Alman veya Fransız ya da bir Türk şirketi ABD yasakları kapsamına giren bir İranlı kuruluş, şirket veya kişiyle ticari/mali ilişkiler içine girerse, bu şirketin ABD tarafından cezalandırılması gündeme geliyor. ABD bu işleme “ikincil yaptırımlar” (secondary sanctions) adını veriyor. Haliyle ABD mali piyasalarıyla bağlantısı olmayan üçüncü ülke şirket ve kişileri bakımından böyle bir sorun ortaya çıkmıyor.

Sarraf et al davası işte bu eksen –ABD’nin İran’a uyguladığı yaptırımların ihlali iddiası- üzerinden yürütülüyor. Davanın BM kararlarıyla ilgisi bulunmuyor. Diğer bir deyişle, “BM yaptırımları sona erdi, biz zaten İran’a yaptırım uygulamıyorduk, dolayısıyla bir ihlal yok” savının ileri sürülmesinin bir geçerliliği olmuyor. Zira iddianamelerdeki çekirdek suçlama ABD mali kuruluşlarına Sarraf ve diğerleri tarafından yasal olmayan yollardan İran lehine erişim sağlanmış olması. Sanıklar ayrıca kara para aklama ve bankacılık sahtekârlığıyla da suçlanıyorlar. Şimdi bir eski Bakanın hakkında da iddianame hazırlanmasıyla davanın kapsamının daha da genişleyebileceği ileri sürülüyor.

Öte yandan, davayla ilgili olarak medyada yer alan “devletten devlete çözüm” gibi haber ve yorumların geçerliliği olmadığını, olamayacağını bu vesileyle kaydetmek lazım. ABD yönetimi bir savcıyı görevden alabilir ancak yargının seyrine müdahale edemez. ABD sisteminde yaptırımlar yasa hükmünde sayılıyor ve doğrudan “ulusal güvenlik” meselesi olarak görülüyor. Savcı da, yargıç da bu esaslara göre hareket ediyor. Savcı ve yargıçların dış etkiler altında hareket edip etmedikleri hususu ise tabiatıyla bütün toplumlarda tartışmaya açık olan bir konudur. Dolayısıyla, Sarraf davası da bu tür tartışmalara konu olmayı sürdürecektir.

Ancak dava sürecektir. Bu bağlamda, ABD’deki tüm iddianamelerde altı her zaman özenle çizilen “iddianamedeki suçlamalar isnat edilen suçlamalardan ibaret olup, suçlu oldukları ispat edilir ve edilinceye kadar sanıkların suçsuz oldukları varsayılır” kuralını da hatırda tutmamızda yarar vardır.

Sonuç olarak, zaten zor ve sorunlu bir dönemden geçmekte olan ve iki taraf için de stratejik değere sahip Türkiye-ABD ilişkilerindeki mevcut belirsizliklerin azaltılması ve dostluk bağlarının selameti bakımından Sarraf davasının fazla uzamadan sonuçlanması önem taşımaktadır.


* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.