Sessizlik, ölüm ve yas üzerine Judith Butler’cı bir deneme yazısı

İçerideki mahkûmlara ilişkin algı oldukça basit: 'terörist’, 'devletle uğraşan’ ya da bir nevi 'vatan haini’; en kolay haliyle 'terörist.’ Yemiyorlarsa yemesinler. Açlıktan ölseler de, yaşamasalar da olur.
yas-haber

Mustafa Akçınar*

Diğer gerçekliklerin hiç birisine benzemiyor ölüm. Her ne kadar üzerine kafa yormaktan kaçınsak da kaçınılmaz bir gerçeklik olarak kendini sürekli hatırlatıyor. Sevdiğimiz insanların aramızdan çekip gitmesi çoğu zaman geride kalanları derin acılara gark ediyor. Yaşadığımız kaybın ardından yitirdiklerimizin hafızalarda bıraktığı anılar, içine düştüğümüz yas durumunu bazen harmanlayıp dayanılmaz hale getirirken bazen garip bir teselliye dönüştürüp sakinleşmemizi sağlıyor. Ne de olsa, ölenle ölünmüyor. Ölüyü cenaze erkânına göre çoğu zaman ağıtlar eşliğinde defnetmek, tutulan yasın bir parçası. Yüzyıllardan beri alışageldiğimiz norm en azından böyle. Peki, ya ölürken sesini duymadıklarımız? Ya da öldükten sonra defnedil(e)meyen, yası tutulamayan acısı paylaşılamayan bedenler? Üzerine hiç düşündünüz mü? –Belki biraz. O halde başlayabiliriz.

Açlık ölümden farklı. Yaşamla paralel gidiyor. Yaşamı ölüm gibi dik kesip bir kenara atmıyor. Sürekli giderilmesi gereken, insan hayatının devam etmesi için bastırılması gereken bir şey. Bu nedenle; açlığı gidermek, karnımızı doyurmak ana rahminden düştüğümüz andan itibaren ilk öğrendiğimiz şeylerden biri olsa gerek. Öte yandan, açlığın giderilmemesi pek hoş karşılanmaz. Bu yanıyla, ebeveynlerin çocuklarını yemek yemeleri için sürekli olarak darladığı bir ülkedir bizimkisi. Tabağını bitirmek ödevdir ve ödevini yerine getirmeyen çocuklara huysuz muamelesi yapılır çoğunlukla.

Fakat bu günlerde, çocuk denebilecek yaşı çoktan geçmiş bazı yetişkinler, açlığın kendisini bir ödeve dönüştürmüş durumda. Günlerdir yemek yemeyen bu insanların aç kaldıkları gün sayısı ‘kritik’ sınırı çoktan aştı. Farklı hapishanelerde bulunan PKK’li ve PJAK’lı tutsaklar süresiz-dönüşümsüz açlık grevleriyle bedenlerine, bile isteye geri dönüşü olmayan hasarlar vermekteler. Tabip odaları ve çeşitli meslek kuruluşları kaygılı. Devlet mahpuslara B vitamini vermeyecek kadar kararlı ve geri adım atmıyor. Örgüt için mahpusların yaptıkları fedakârlık büyük. Mevzunun kurumsal aktörleri için durum kısaca böyleyken, ateşin muhtemelen düşeceği yerde sessizlik var. Mahpus yakınları sessiz sedasız hapishaneden gelecek kötü haberleri (muhtemelen ölüm) bekliyor.

Kimisi oğlunun, kimisi kızının kimisi kardeşinin eriyen bedenine üzülmekte. Yüzyıllardan beri öğrendiğimiz kültürel bir norma olarak kendini hatırlatan ‘oğlum/ kızım ye! Önündekini bitir’ lakırdısı boşuna. Ölüm kapıda. Birkaç muhalif sosyal medya paylaşımı dışında, medyadan çıt çıkmıyor. 96 ve 99 açlık grevi ve ölüm oruçlarından deneyimliyiz. İnsanların duyarlılık göstermesini beklemek biraz nafile bir çaba. İçerideki mahkûmlara ilişkin algı oldukça basit: ‘terörist’, ‘devletle uğraşan’ ya da bir nevi ‘vatan haini’; en kolay haliyle ‘terörist.’ Yemiyorlarsa yemesinler. Açlıktan ölseler de, yaşamasalar da olur.

* * * *

Açlık grevlerinin 64. gününde, 19 Nisan 2017 günü KCK’den gelen çağrıyla hapishanelerdeki açlık grevleri sonlandırıldı. Bu haberi duyunca ister istemez içimde bir rahatlama oldu. Söz konusu günlerde başladığım yazı bitmese de olur. Ölümler yaşanmadı yeter, diyorum kendi kendime. Diğer taraftan, açlık grevlerinden birçok kişinin haberi bile olmadı. Bu sessizliğin kendisi başka bir yazının konusu. O halde, kaldığımız yerden devam edelim…

Üzerinden çok geçmeden İsrail hapishanelerindeki Filistinlilerin açlık grevinde olduğu düşüyor gündeme. Mesele, İsrail’in Filistin’e olan zulmü oldu mu, sağcısı solcusu fark etmiyor. Hepimiz, her zaman olduğu gibi, Filistin’den yanayız. Haaretz’in internet sitesi olayı ‘Toplantı yok, Radyo Yok, Tuz Yok: İsrail Filistinli Açlık Grevcilerini Nasıl Baskılıyor’1 başlığıyla geçiyor dünyaya. Anlaşılan o ki, İsrail devleti mevzunun duyulmaması için elinden geleni yapıyor. Açlık grevi yapılan hapishanenin önünde mangal partisi yapan İsrailli aşırı sağcılar da en az açlık grevi eylemcileri kadar tarihin bir parçası. 5 Mayıs tarihinde başka bir haber düşüyor ajanslara: Açlık grevi eyleminin liderlerinden Marwan Barghouti’nin hücresinde gizli gizli şeker ve bisküvi yediği haberi. İddialar 1996 açlık grevi ve ölüm oruçları sırasında dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın ’gizli gizli yiyorlar’ yalanını hatırlatıyor. Açlıkla ilgili meseleler birbirine benzemeye başlıyor. Söz konusu pespaye iddiaları da, tartışma kısmını da Filistin ve İsraillilere bırakıp Türkiye’ ye dönelim.

* * * *

Kürt tutsakların eylemlerini bitirdiği, Filistinli tutsakların yeni başladığı günlerde, biri öğretmen, diğeri akademisyen Nuriye Gülmen ve Semih Özakça, Ankara’da, Yüksel Caddesi’nin orta yerinde açlık grevlerine devam ediyorlar. Öyle siyasi mahkumlar gibi kapalı kapılar ardında değiller. Tam tersine sokaktalar. Görüntüleri, hal, hareket ve davranışları yürekleri ısıtıyor. Judith Butler’ın kavramları ile ifade edecek olursak herkesçe ‘kabul edilebilir’, ‘normlara uygun’ ve ‘insani’ bir duruşları var. Her ne kadar kendilerini tanımasak da kapalı kapılar ardında yatan ‘tehlikeli’ siyasi mahkûmlara benzemiyorlar. Nuriye ve Semih’in ‘teröristlere’ benzememesi, siyasi mahkûmların vazgeçilmez hak arama aracına ilişkin imgeyi de bayağı bir yerinden ediyor.

Hapishanedekiler ‘yaşamasa da olur’; ama ‘bunlar’ öyle değil. Haberler, darbe girişimi öncesi herkes gibi işinde gücünde olan bu ‘normal’ insanlardan bahsetmemezlik edemiyor. Herkesin gözleri önündeler. Sosyal medya çalkalanıyor. İkisinin de talepleri oldukça basit: Hukukun askıya alındığı, bitmek bilmeyen olağanüstü hal döneminde kaybettikleri işlerini geri istiyorlar. Ekmeğinin peşindeler yani. İşinden atılan binlerce kişinin kamusal alanda sesi soluğu çıkmazken; Semih ve Nuriye iki ayı aşkın süredir devam ettirdikleri açlık grevleriyle kamusal alandaki sessizliği yırtıp atıyor. Direniş enstrümanları, yani gün be gün eriyen bedenleri, her geçen gün daha da tanıdıklaşıyor. Gülüşleri dünyaya bedel. Kahkahayı sevmeyenleri köşeye sıkıştıracak türden.

Nuriye ve Semih’in bedensel fonksiyonlarını yitirme, ölme ihtimalleri, ya da en basit haliyle, daha fazla aç kalırlarsa ne olur sorusu, 1999 açlık grevi ve ölüm oruçlarını akıllara getiriyor. ‘Hayata Dönüş’ operasyonu adı altında sakat bırakılanlar ve ölenlerin hayaletleri aramızda dolaşıyor. Onlar, hücre hücre, organ organ erirken F Tipi hücrelerden dışarı seslenemeyenler. Seslenseler bile her türlü baskı yöntemiyle sesleri kesilenler. Günlük düzenli olarak attıkları sloganlar, sadece ve sadece hapishane duvarlarında yankılananlar. Bağıra bağıra ölürken sesini kamuoyuna duyuramayanlar. Ölümleri gazetelerde ya da akşam haberlerinde kolay kolay yer kaplamayanlar. Öldükten sonra cenazelerinin sessiz sedasız gömülmek istendiği bedenler. Yasları tutul(a)mayanlar. İsimleri olmayan, haklarında DHKP-C’nin örgüt militanı olmak dışında pek fazla bilgi ve fikir sahibi ol(a)madığımız, kişisel yaşam hikâyelerinin hiç kimseyi ilgilendirmediği cansız bedenler.

Tıpkı Murat Gün gibi. Murat Gün kim mi? Google’dan aratınca Tunceli/Dersim kırsalında TSK’nın yaptığı hava operasyonu ile öldürülen, isimlerini ve yaşam hikâyelerini bilmediklerimizden biri daha. O da medyada sayıları dışında (onbir, 11) kolay kolay bilgi edinemediğimiz genç DHKP-C gerillalarından. Adının medyada bir yerlerde geçiyor olmasının tek nedeni 70 günden fazladır oğlunun kemiklerine ulaşmak isteyen babasının Dersim’de devam ettiği açlık grevi eylemi. Kemal Gün, yani babası, oğlunun kemiklerine ulaşmak ve bu kemikleri bir mezara defnetmek istiyor. Ardına düştüğü şey, oğlunun yasını tutabileceği bir mezarının olması.

Bu kertede, sorulması gereken sorular şöyle: Kimin yasının tutulacağına ya da kimin yasının tutulamayacağına, kim ya da hangi toplumsal ya da siyasi aktörler karar veriyor? Söz konusu yas tutma edimi toplumsal olarak kurulan bir şey midir? Eğer böyle ise nasıl inşa edilmektedir? Başka türlü ifade etmek gerekirse, içinde bulunduğumuz ulus-devletin kimlerin yaslarının tutulup kimlerin yaslarının tutulmayacağına nasıl karar vermektedir? Tek ölçü, ölenlerin ‘terör örgütü üyesi’ olması mıdır? Ve terör örgütü üyelerinin cansız bedenlerinin cenaze erkânına uygun olarak, kişinin ölmeden evvel içinde bulunduğu toplumsallığa uygun bir biçimde defnedilme hakkının olup olmadığıdır.

Kabarttığım soruların cevabını aramak uzun ve başka yazıların konusu olabilecek türden. Fakat yazının başına dönmek gerekirse, yası tutulamayanların durumundan hareketle neyi kayıp olarak görüp, neyi kayıp olarak görmediğimizin oldukça marazlı bir mesele olduğunu belirtmek isterim. Yani, Nuriye Gülmen ile Semih Özakça’yı ‘bizden biri’ yapan şeyle (normalara uygun, insani ve kabul edilebilir özneler olma), diğerlerini bizden olmayan yapan şey (insan olmayan, örgüt üyesi, terörist, özne olmayı hak etmeme) arasında bire bir, doğrudan bir bağlantı kurmak mümkün gibi. Bu durumun kendisi ise Butler’ın deyimiyle, insanı insan yapan, gösterdiği çelişkilerle her defasında kendisini tekrar tekrar yıkıma uğratan şeyin ta kendisi. Ben ise, naçizane, açlıkla, ölümle ve yasla ilgili mevzular birbirinin içine fazlasıyla geçmişken, kimin özne olarak görülüp kimin özne olarak görülmediğine şöyle bir değinmek istedim. Umarım, ölümler yaşanmaz ve her canlı gibi Nuriye Gülmen de, Semih Özakça da, Kemal Gün de, İsrail’de açlık grevi yapan Filistinli açlık grevi eylemcileri de hayatlarına devam ederler.

*Zürich Üniversitesi, Sosyal Antropoloji Bölümü Doktora Öğrencisi


* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.