Zaven Biberyan: Otobiyografiden toplumsal anlatıya 

Zaven Biberyan’ın metninde otobiyografik belleği ve anlatıyı oluşturan en önemli özellik, anlatının geçmiş zaman diliyle kurulan yapısına, yazıldığı zamanın bakışını eklemesidir.

Google Haberlere Abone ol

Paris’te yayımlanan Zvartnots dergisinin kurucusu ve editörü Hrant Paluyan’a 3 Aralık 1962’de yazdığı mektupta kendisi hakkında bilgiler verir ve okuma yazma deneyimi aktarır:

“Okuyup yazmaya çok küçük yaşta başladım. Hatırladığım kadarıyla on yaşındayken roman (!) yazıyordum. Kültürüm Fransızcaydı. Zaten yirmi yaşına kadar o dilde yazdım (hepsi de çöp kovasını boylamaya layık ondan fazla roman), çünkü Ermenice bilmiyordum. [...] Fakat dürüstçe itiraf etmeliyim ki, Ermenice yazmaya başladığım için pişmanım. Eğer yirmi yaşındayken Ermeni bir yazar olmanın ne anlama geldiğini bilseydim, ‘Mademki Ermeniyim Ermenice yazmalıyım’ diye düşünüp Fransızcayı asla bırakmazdım.” (1) diyen Zaven Biberyan, Fransızca kaleme aldığı (2) otobiyografisi Mahkûmların Şafağı’nda, yüzyılın başında bu coğrafyanın tüm acılarını, sıkıntılarını yaşamış Türkiyeli Ermeniler’in başından geçenleri anlattığı gibi, özelde içinden çıktığı cemaate, bu cemaatin kurallarına ve tüm insanları boyunduruk altına almaya çalışan baskılara karşı koyan bir devrimcinin hayatına yakından bakmamıza olanak veriyor.

Mahkûmların Şafağı, Zaven Biberyan, çeviri: Deniz Kureta, 456 syf., Aras Yayıncılık, 2021. 

Kırkını geçince, geçmişe bakıp hayatını gözden geçirme isteğiyle otobiyografisini yazmaya başlayan Biberyan’ın –1921-1946 arasını kapsayan kısmına bakıldığında– uzun ve ayrıntılı bir anlatıya niyetlendiği ancak, bunun sadece bir kısmını gerçekleştirebildiğini görüyoruz. Çocukluğunu, ilk gençliğini, hayatla mücadele etmeye başladığı delikanlılığını ve hayatının belirleyici çağı olan askerliğini anlattığı Mahkûmların Şafağı Zaven Biberyan’ın kişiliğinin ve kimliğinin oluştuğu yılların oldukça ayrıntılı anlatıldığı bir metin. Bu ayrıntıların seçimi, ele alınış biçimi; farkında olmak ve sonradan fark etmek arasında salınırken Biberyan’ın seçtiği anlatım (yazma) biçimi bu metni otobiyografik anlatılar arasında özel bir yere konumlandırıyor.

Otobiyografik anlatılarda hatırlanan olayla, deneyimleyen kişinin o olayın bir parçası olduğunu fark ederek anlatması metne farklı katmanlar kazandırdığı gibi, yazarın geçmiş zamanda anlattığı olayları yaşayan kişi olduğunu duyumsamamızı da sağlıyor. Otobiyografilerin başarısı, okurun anlatan sesle (yazarın kendisiyle) kurabildiği bağla ilgilidir. Okurun anlamak ve empati kurmak açısından bu bağa ihtiyacı vardır. Biberyan bu bağı oldukça başarıyla kurarak geliştirdiği anlatım tekniğiyle de okuru –kurmacalarında olduğu gibi– merakla metne yaklaştırıyor.

Biberyan’ın metninde otobiyografik belleği ve anlatıyı oluşturan en önemli özellik, anlatının geçmiş zaman diliyle kurulan yapısına, yazıldığı zamanın bakışını eklemesi ve bunu olaylara ve kişilere ilişkin detaylarla beslemesidir. Böylelikle hem metni yazdığı yıllardaki kimliğinin oluşumunu kendi iç sesiyle anlatıyor hem de bir dış ses / göz olarak olaylara uzaktan ve tüm parçaları kapsayacak şekilde bakabiliyor. Bu anlatım tekniği, metni otobiyografi yazımında sürekli tekrarlanan “ben” anlatısının tekdüzeliğine düşmeden, olayların gelişimini ve değişimini merakla takip etmeyi olanaklı kılan bir anlatı yaratıyor. Gerektiğinde yakınlaşan gözün bütün planı gören bir kamera haline gelmesi, metnin bireysel bir anlatıdan toplumsal bir anlatıya dönüşmesini sağlıyor.

Ayrıntıların çokluğu ve çeşitliliği, Zaven Biberyan’ın yaşamına, dertlerine, sevinçlerine ortak olmamızı sağlarken onun gözünden gördüğümüz diğer insanların davranış biçimleri, örneğin aile, öğretmenler, patronlar, askerler gibi, metne toplumsal ve sınıfsal katmanlar eklemiştir. Biberyan kişisel anlatısına eşlik eden ya da anlatısının parçası olan bu kişileri ait oldukları sınıfların, cemaatlerin kuralları içinde kimi zaman sorgulamadan yaşayan insanlar olarak, kimi zaman da zamanın ruhuna kolayca büründükleri için eleştirirken kendini de onlarla kurduğu ilişkiler üzerinden anlatarak sorguluyor, kimi hatalarını, yanılgılarını, düş kırıklıklarını içtenlikle dile getiriyor. Bu açıdan bakıldığında Mahkûmların Şafağı otobiyografi olmanın yanı sıra bir özeleştiri metni olma özelliği de taşımaktadır.

Askerlik yıllarını anlattığı bölüme askerdeyken tuttuğu günlükleri (defterlerine yazdıklarını) ekleyerek anlatı / yazma zamanıyla yaşanan zamanı birbirinin içine geçirmesi, olaylar yaşandığı sırada hissettiklerine dair düştüğü notlara yazdığı satırlarda yer açması, yıllar sonra anlatılanın gerçekliğinin, hissettiklerinin yoğunluğunun okurda yer etmesini sağlıyor. Anlatı tekniği açısından da otobiyografiyle günlük türünün iç içeliğine dair türler arası geçişin iyi bir örneğini oluşturuyor.

OTOBİYOGRAFİNİN DİLİ

Otobiyografilerin “otoanalize” benzeyen bir yanı olduğu ya da otobiyografiler aracılığıyla kişileri analiz etmenin mümkün olduğunu düşünen analistler var. Bu bağlantı analiz-rüya-dil ilişkisini ve Biberyan’ın neden Fransızca yazdığını düşünmeyi de gerektiriyor. Yazımın başında 1962’de yazdığı bir mektuptan yaptığım alıntıda Fransızca yazmaktan vazgeçişine dair pişmanlığını açıkça gördüğümüz Biberyan için dil, kendini ifade etmenin en önemli yolu. Okumaya düşkünlüğü, zamanla kendini yazarak ifade etmeye dönüştüğünde dili de onun yaşamında belirleyici oluyor. Üstelik çok dilli bir dünyada dili kimliğinin ve aidiyetinin en önemli unsuru haline geliyor. Kişiliğinin ayrıksı yanı, çocukluğundan itibaren onun yaşıtlarından biraz “farklı” olmasına yol açarken eğitim gördüğü okullar da bu süreçte kendini ifade etme olanakları ya da ifade edememe sorunları yaratıyor. Eğitimine Bahariye’deki Madam Sultanyan’ın okulu Dibar Gırtaran’da başladığında Türkçesi Ermenicesinden daha iyidir, hatta yazdığı bir kompozisyonla Milli Eğitim Bakanlığı’nın yarışmasına bile katılır. Ancak okulunda kabul görmek için Ermenicesinin iyi olması gerekir. Çalışkan olmasa da inatçı olan Biberyan inatla ve hızla arayı kapatır, öyle ki on on bir yaşlarındayken “içinde bir sürü kont, marki, baron, haydut ve mağdur, bir dolu güzel kadın ve Rokambol’den ve diğer okudukları[n]dan arakladığı centilmen kahramanlar” olan Ermenice bir resimli roman taslağı yazar. Bu onun yazarlığa ilk adımı gibidir. Sonrasında on sekiz yaşında bu okula Ermenice, fen ve başka dersler vermek üzere davet edildiğinde kendisiyle gurur duyar. Ama Ermenice konusunda kendini hep biraz eksik hissettiği yıllar sonra Marmara gazetesindeki yazıları hakkında söylediklerinden anlaşılıyor: “Hem –fikirleri bir tarafa bırakalım– Ermeniceyi düzgün yazmayı bile bilmiyordum. Her bir kelimenin yazılışına sözlükten bakmam gerekiyordu. Bu katlanılmazdı. Bununla birlikte, gazetecilik yaptığımı iddia ettiğim dile hâkim olmadığımın fark edilmesinden dolayı üzüntü duymuyordum. Dahası, Fransızca düşünmeye devam ediyordum.” Her şeyiyle zor geçen askerlik yılları, Ermenice eksiklerini kapatmasına yarar: “Öğrenmek için bol bol zamanım vardı, öncelikle Ermeniceyi doğru düzgün yazmayı öğrenecektim.” (3)

Fransızcayla ilişkisi de karmaşıktır. Dibar Gırtaran’dan mezun olup Saint Joseph’e gittiğinde dilini kaybetmiştir. Anlaşmak, anlatmak ve konuşmak için hızla yeni bir dile ihtiyacı vardır: “Etrafımda ne dendiğini, neler olduğunu anlayacak, arkadaşlarla konuşacak kadar Fransızca öğrendiğimde, Babil kulesinde yaşıyormuş gibi hissetmekten de kurtulmuş oldum ve her şey değişti.” Tabii ki sadece değişmekle kalmaz Biberyan, cilt cilt Fransızca roman yazmaya koyulur. Fransızca bilmek ona bu okulda eşitlik sağlar. Sonrasında ise hayatta bir üstünlük: “Fransızca bilmenin getirdiği bir üstünlüğüm vardı. Bu dilde öyle çok kitap okumuştum ki! Hatta Moda Caddesi’nde otururken ilk “romanımı” Fransızca yazmıştım: “Souffrance et Misère” [Istırap ve Keder]. Ah! Melodrama bakınız! Neticede sınıfımın yalnızca yaşça en büyüğü değildim, diğerlerinden üstündüm de.” Askerdeyken de bu dil hayatını kolaylaştırır: “Komutana Fransızca öğretmeye başlayınca, bütün diğer işlerden, dolayısıyla onbaşıların onur kırıcı davranışlarından kurtulmuş oldum.”

Kabul görmek için her keresinde bir dile ihtiyacı olması, kimliğinin diller arasında parçalanmasına yol açmış mıdır bilmiyorum ama Biberyan’ın kendisini Fransızca olarak ifade etmek istemesinin, otobiyografisini bu dille yazmasının “kendi kimliğini oluşturma” isteğinde önemli bir yeri olduğu açıktır.

OTOBİYOGRAFİDEN ESERLERE

Yazar otobiyografileri söz konusu olunca, eserleriyle paralellik kurmak elbette ki kaçınılmaz. Mahkûmların Şafağı bu paralellik açısından da oldukça geniş bir malzeme sunuyor. Biberyan’ın yazar kimliğinin oluşmasında, okuduğu kitaplar, seyrettiği filmler, dinlediği müzikler metnin içinde alabildiğine yer alıyor ve bu eserlerin onun edebiyatını nasıl etkilediğini araştıracak olanlara önemli ipuçları sunuyor. Çocukluğunun geçtiği Kadıköy ve civarındaki sayfiyeler Yalnızlar’la, babasının ekonomik durumu, Varlık Vergisi’ne dair anlattıkları ve askerliğinde yaşadıkları Karıncaların Günbatımı’yla, Büyükada’ya dair anıları da Meteliksiz Âşıklar’la birlikte okunduğunda otobiyografinin izdüşümlerini, dahası Biberyan’ın hayatının eserlerindeki yansımasını görmek fazlasıyla mümkün. Dolayısıyla Mahkûmların Şafağı yazmak ve yaşamak arasındaki ince sınırı ortadan kaldıran, her ikisini de ustalıkla yapan bir yazarın dünyasına girmek için bir kapı aralıyor.

Dipnotlar:

1. Zaven Biberyan, “Çöpe Attıysanız Bir Şey Kaybetmezsiniz”, Ermeniceden çeviren Rober Koptaş.

2. Biberyan’ın eserlerinin hayranı olan, romanlarını Ermeniceden Fransızcaya çeviren Fransız akademisyen Hervé Georgelin onun hayat hikâyesini araştırmak üzere aile üyeleriyle yaptığı görüşmelerden birinde bir otobiyografinin varlığından haberdar olunca, Mahkûmların Şafağı’na varacak serüven de başlar. Georgelin VIII+855 defter yaprağına Biberyan’ın ilk yazı dili olan Fransızcayla ve elle yazılmış olan bu metni önce bilgisayar ortamına aktararak notlayıp yayıma hazırlar. Kitap Aras Yayıncılık tarafından 2019’da olarak Car vivre, c’était se battre et faire l’amour (Çünkü Yaşamak Mücadele Etmek ve Sevişmekti) adıyla yayımlanır. Mahkûmların Şafağı, bu kitabın Deniz Kureta tarafından yapılmış çevirisidir.

3. Yazının başında değindiğim mektupta askerlikteki bu öğrenme sürecinden de bahsediyor. Bu sürecin trajikliği ise
başka bir yazının konusu olmayı hak ediyor.

NOT: Notos, (89), Kasım-Aralık 2021’de yayımlanmış yazının küçük değişiklikler içeren halidir.