YAZARLAR

Yüreklerdeki zehir

Irkçılığın ırkçılık olduğunu, bunun da çok kötü şey olduğunu anlamamızı önleyen bir içsel mekanizma burada bireysel ve toplumsal psikolojik dünyalarda yerleşik. Çünkü yerli-millî kültürümüzün bütün farklı “ekol”leri tam da bu alanda gizlenen, saklanan, inkâr edilen hakikat üstüne kurulu. Çünkü bizimki, kendi mensupları dahil kimseyi sevmeyen, yabancı gördüğünden hem korkan hem nefret eden bir toplum.

Bazı basit sorularım var. Aslında hepimizin olmalı, ama kimseyi rahatsız etmeyeyim, kendi kendime sorayım. Başka yerde yaşıyor olsaydık, sorular sormaktan amaç şüphesiz cevapları bulmak olurdu. Bizim burada gereksiz. Ne diye sorusuyla cevabıyla mantıklı bütünlükler peşinde koşalım? Koşmayalım.

Koşmayabiliriz rahatlıkla. Cevapları zaten biliyoruz. O halde niye soruyoruz, değil mi? Soruyoruz, çünkü cevapları bilmesine biliyoruz da, içimizden biliyoruz. Kimsenin yanında lafını etmiyoruz. Olabildiğince çoğunun üzerlerinden atlamayı, duymazdan gelmeyi, konuyu saptırıcı karşılıklar uydurmayı, soranı suçlamayı vs. tercih ediyoruz.

Oysa sorular da cevaplar da hepimiz için varoluşsal. Şu ortalıktayken bilmezden geldiğimiz cevaplar yerli-millî bilincimizi şekillendiriyor. Soyut ve zararsız ifade gibi, böyle söyleyince. Oysa burada hayatî sırlar gizli. Birbirinden nefret eder gözüken, ötekini kendi hayat tercihi bakımından başlıca engel sayan, bu yüzden ötekinin kendi alanına girmesinden fena halde huzursuz olan, karşılaşmama, birbirinden uzak durma çabasını hayat gayesi haline getiren hasım kamplarda bu dozlarda bulunması pek garip ortak değerler saklı. Bu, bilinç yoğurma işlemi sırasında hamura aynı maddelerin katılmasından. Ve kuşaktan kuşağa aktarılmasından. Yani farklı siyasetlerin harcına aynı mayadan konmuş olmasından.

Mayanın markasını cumhurbaşkanı bir defasında apaçık dile getirmişti: “Bizimki fetih medeniyetidir,” diyerek. Nasıl? Yukarıdan beri söylediklerimle bu vecize arasındaki bağlantı açık değil mi yoksa?

Fetih medeniyeti mensupları, aralarında anlaşmazlık çıksa bile karşılarında dış düşman -hattâ iç düşman- belirdiğinde hemen aynı safta toplaşırlar ve birlikte hücuma geçerler. (Sonra toprakları ve ganimeti paylaşırken birbirlerine düşerler.) Ve birlikte, dışarıdan bakana beklenmedik görünen işlemlere girişerek ortak duygu ve düşünceler üretirler, beraber marşlar söylerler. Aslolan “fetih” gibi basit, yani meşakkatiyle, yolaçtığı acılarla değil, fakat mekanizma ve amaç bakımından basit bir hedef olduğundan, baş sıkıştıkça ortak zemine ayak basmak büyük sorun yaratmaz. Topal Osman’ın torununun otobüsünde buluşulur. Ekonomik krizden, bütçe açığından sözedilirken her yıl milyarlarca doların askerî harekâtlara, savaşlara harcandığının lafı geçmez. Hattâ cihatçı alerjisi baktığı her Suriyeli’de DAİŞ bölge emiri görmesine yolaçan militan göçmen düşmanı bile, TSK’nın eğittiği donattığı “Suriye Millî Ordusu”na harcanan parayı mevzu etmez. Ne zaman ki aynı Suriyeli Ankara için savaşmayı bırakır da Adalar’da dondurma yerse işte o zaman çizmeyi aşmış olur.

BÜYÜK KAVGA BÜYÜK UYUM

Yerli-millî ortak fikriyat ve hissiyat genellikle uyumsuz parçalardan oluşan bütünlüksüz bir yapıdır.

Suriye’deki Kürt nüfusu sınırın onlarca kilometre ötesine sürme fikrini yadırgayan, bunun yeni bir tehcir anlamına geleceğini önemseyen, dert eden, amacın insanlık dışılığı bir yana, tam tersinin Türkiye için çok daha güvenli ortam yaratabileceğine ihtimal verenler memleketimizde sözkonusu ortak fikir ve duygu zemininin dışında kalırlar. Fena halde ayıplanır, horlanır, hapse atılır, her yoldan dışlanırlar. Birbiriyle Büyük Kavga halinde olduklarına inanmamız beklenen hasım kamplarsa, sadece tehcir politikasında değil, komşu ülkeden toprak koparma planlarında da anlaşmaktadırlar.

Denecektir ki, AKP’nin çok-beğendili “Stratejik Derinlik” kebabı pişerken itiraz edilmedi mi, edildi! Öyle itiraz ki, mikroskop altına falan koymaya da gerek yok, içinde ne yüzüyorsa çıplak gözle görülüyor: Girilmesin, edilmesin, Şam’la görüşülsün, yok cihatçılar, yok teröristler… Ve fakat -üstelik üniformalı sürücülerinin pencereden ellerini çıkarıp yaptıkları kurt işaretleri eşliğinde- TSK zırhlı araçları sınırı aşarken hep destek tam destek!.. Sınır ötesi harekât mı? Hemen esas duruş!, işte tezkere. Hangi itiraz?!

Şöyle de sorabiliriz: Bu hengâmede Suriye’den, Irak’tan toprak apartıp, Kürtleri de içerilere sürüp oralara “dost kuvvetler” yerleştirmek gibi planı hevesle karşılamayacak kaç kişi çıkar, bugün mülteci düşmanlığını pervâsızca ırkçı söylemlerle dile getiren kimseler arasından?

Bu faslı uzatmak istemiyorum. Suriyeli mültecilerin milyonlarcası Türkiye’de ise bunda hem Türkiye’yi yönetenlerin hem de onlara güya muhalefet edenlerin büyük kısmının doğrudan rolü var. Ama tabiî her konuda olduğu üzre, herhangi bir yanlışımızın bedelini bizim ödememiz düşünülemez. “Yapmadık” deriz, sıkışırsak “yaptık yine yaparız”a çeviririz; haysiyet sorunumuz nasıl olsa yok.

'HATIRI SAYILIR' KISMI!?

Mültecilerle ilgili ikinci hayatî başlığa geçelim. Daha bugün biri sosyal medya mesajında şöyle diyordu: Suriyelilerin “hatırı sayılır kısmı” cihatçı, hırsız, uyuşturucu satıcısı, fuhuş organizatörü vs. imiş. 3,5 milyon kişiden sözediyoruz! Ki, sahiden büyük kısmının boğaz tokluğuna çalış(tırıl)dığını, küçük bir bölümünün lokanta, mağaza vs. işlettiğini, hepsinin bir şekilde varolmaya, tutunmaya, hayat kurmaya çabaladığını hepimiz biliyoruz. Cihatçılık konusuna gelince: Ankara’nın komutasındaki orduya katılıp maaş almayan ve buraya gelip ekmek parası için itilip kakılmayı göze alan kişi mi cihatçıdır? Bütün İslâmcı-cihatçı örgütlerin “IŞİD” olduğunu ve Suriye savaş alanında Ankara’nın eli kolu konumundaki örgütün de aslen o olduğunu zanneden cahiller bizim muhalefet saflarında hâlâ baskın. Suriye’de Ankara’nın doğrudan komuta ettiği, denetlediği veya ittifak yaptığı, çeşitli düzeyde ilişkiler içinde olduğu cihatçı örgütler ve yerel topluluklar var. Şüphesiz bazı cihatçılar, örgüt mensupları da buraya gelip gidiyor. Ama ırkçılığı kabından taşmakta olan ahalimizin düşmanlık ettiği, saldırdığı, kovmaya çalıştığı insanlar bunlar değil ki! Bunların giriş çıkışından biz sıradan fânilerin haberi bile olmuyor.

Burada ırkçılığı kendisine asla kondurmayan “modern” muhalif ahalimizin davranışlarına yön veren güdüyü de açıkça anmalıyız: “Bunlar” Arap -veya İranlı veya Afgan, fark etmiyor- oldukları için, zaten potansiyel “gerici” ve kaçınılmaz olarak AKP’lidirler. Doğu’dan geliyor oluşları yeterince sevimsiz, tekinsizdir. Bize daha fazla yaklaşmaları Batılıların bize karşı zaten varolan önyargılarını pekiştirecek, şehirlerimizde bunlarla beraber yaşamamız bizi de “iptidaî Doğu yerlileri”ne benzetecektir. Bugün hatırlanmak istenmiyor, lâkin bir ara yine “Beyoğlu bitti” yaygarası -bu defa dış mihraklar sözkonusu olmaksızın- başlamış, “modern” ahalimiz buraya adım atmaktan neden korktuğuna dair hikâyeler anlatmaya düşmüştü. Şimdi buraya yerleşeniyle turistiyle ezcümle Doğulu ahali hakkında konuşulurken kullanılan motiflerin o dönemkilere böylesine benzerliği sahiden şaşırtıcı. Çünkü o dönemde “doluşanlar” yurtdışından da değildi! Ekonomik-sosyal ırkçılık sözkonusuydu.

DONDURMAMIZI YİYORLAR, BİSİKLETİMİZE BİNİYORLAR!

Üçüncü başlık: “Suriyeliler” adı altında sürdürülen ırkçı kampanyalar, Doğu’dan gelen her türlü göçmeni kapsıyor. Ve sadece pek çok farklı insanı, aileyi kapsamakla kalmıyor, bu insanların burada bulundukları sürece yapıp ettikleri her şeyi hedef alıyor. Özellikle bu nokta, doğan tepkinin gündelik, kaçınılmaz ufak anlaşmazlıklara dayalı olmadığını, özünde, kökünde ırkçılık zehrini barındırdığını ortaya koyuyor. “Parkta kadını taciz ettiler”, eğer doğruysa, elbette haklı suçlamadır. Ama insanların “sahilde gezdiler”, “Adalar’da bisiklete bindiler”, “dondurma yediler” diye horlanabilir, itilip kakılabilir, kovulabilir aşağı sınıf canlı ilan edilmesi kabul edilir şey mi? Kaldı ki, hemen her gün en az bir kadının bizzat buralı erkeklerce öldürüldüğü, tecavüzün, ensestin böylesine yaygın olduğu ve neredeyse resmen korunduğu yerde, 3,5 milyon kişi arasından birtakım terbiyesizlerin çıkması anormal midir? Verilere dayanarak tereddütsüz söyleyebiliriz ki, Suriyeliler ve başka mülteci adayları arasında suç oranı Türkiye ortalamasından yüksek değil, düşük.

O halde neden “parkta kadınlarımızı…” edebiyatı bu kadar bereketli? Çünkü birbirlerini besleyen birkaç motifi biraraya getirebiliyor: Güya onların ilkel, saldırgan vs., bizimse modern, medenî oluşumuz + “kadınlarımız”a el ve dil uzatarak “vatanımızı” fethe kalkışmaları -çünkü kadına dokunmak bir çeşit fetih eylemidir + terbiyesiz, küstah, saldırgan vs. oldukları, dolayısıyla merhamete, yardıma değer canlılar olmadıkları…

İÇSEL MEKANİZMAMIZ

Yanıbaşımızda yüz binlerce insanın öldürüldüğü, yaralandığı, sakatlandığı, milyonlarca insanın yerinden yurdundan, işinden aşından olduğu, çocukların kimsesiz kaldığı bir savaş hali yaşanırken buraya insanların kaçmasından daha doğal ne olabilir? Eğer bu süreç buradan bizzat kışkırtılmamış, devamı bir sürü kirli siyasî-askerî hesapla çığırından çıkarılmamış, devlet politikası olarak uygulanan bu fecaat iktidar koalisyonunda resmen yeralmayan ama bütün “millî” mevzularda onun kararlı destekçisi olan muhalefet tarafından da benimsenmemiş, teşvik edilmemiş olsaydı; bunların tam zıttı, doğru dürüst bir geçici yerleştirme, hak tanıma, hayatı kolaylaştırma politikasıyla, bu insanlarla birlikte yaşamanın mâkûl ortamlarının yaratılması hedeflenseydi şimdi başka türlü konuşabilirdik. Burada siyaset yapan herkesin bu işte sorumluluğu, kimilerinin, hattâ, kabahati, suçu var.

Ve bundan muhalefet asla muaf değil, aksine: Bolu Belediye Başkanı gibi bir figürü hâlâ taşıyabiliyor CHP meselâ. Muhalefetin unsurları, ırkçı tepkinin büyümesine, yayılmasına hizmet ettiler. Kürtlere karşı olduğu gibi, bu konuda da en şedit tepkiler, en galiz sözlerle, en “modern” sandığımız toplum kesimlerinden, şehirlerden, semtlerden gelebildi.

Çünkü ırkçılığın ırkçılık olduğunu, bunun da çok kötü şey olduğunu anlamamızı önleyen bir içsel mekanizma burada bireysel ve toplumsal psikolojik dünyalarda yerleşik. Çünkü yerli-millî kültürümüzün bütün farklı “ekol”leri tam da bu alanda gizlenen, saklanan, inkâr edilen hakikat üstüne kurulu. Çünkü bizimki, kendi mensupları dahil kimseyi sevmeyen, yabancı gördüğünden hem korkan hem nefret eden bir toplum.