YAZARLAR

Yokluğuyla varlığını hissettirenler...

Bazı filmler konusunun içine bir katil ve kurbanlar koysa da, suçluyu tamamen karanlıkta göstermeyi hatta hiç göstermemeyi tercih ederler. İlk bakışta büyük bir hayal kırıklığı yaratabilecek olan bu ‘eksiklik’, yönetmenin bazen ana olayı başka bir yöne çekmesiyle giderilir. Bir süre sonra ‘suçlunun’ kim olduğundan ziyade, onun bunu niye yaptığını, nasıl ortadan kaybolabildiğini veya bunun bir ‘uzun bir ara mı?’ yoksa ‘hep sürecek bir gidiş mi?’ olacağını sorgularız.

Özellikle gerilim ve polisiye olarak adlandırabileceğimiz film türlerinde senaryodaki ‘keskin virajlar’, ‘kuşku’ atmosferi ve katmanlı entrika yapısı kuşkusuz hayati bir önem taşır. İsteyerek veya kazara kendini karmaşık bir olayın içinde bulan ‘başkarakter’ (protagonist) önce bulaşmış olduğu ‘belanın’ genel hatlarını kavramaya çalışır, ardından olaydaki karşı ‘safları’ belirler. Yine bu esnada kendisinin çıkış yollarını tıkayacak, olaya objektif bakmasını önleyecek kişi veya durumlarla karşılaşır.

Söz konusu yapım eğer bir ‘polisiye gerilim’ filmi ise sık sık başvurulan bir senaryo yapısı göze çarpar: Değişik karakterde iki (bazen bu sayı artabilir) polis, onların yöntemlerini zorlayacak ölçüde akıllı, metodik ve soğukkanlı bir şekilde cinayetler işleyen bir ‘seri katil’in peşindedirler. Aralarındaki bu zamana karşı yarışta, iki taraf da zaman zaman avantajlı pozisyona geçer. Ve genelde katil bir şekilde yakalanır veya öldürülür ancak galip taraf olan polisler de bu çarpışmadan (en azından psikolojik açıdan) hasarsız çıkmaz. Nispeten yakın zamandaki örneklerinden olan "Seven" filmiyle yeni bir soluk almış bu türün birçok benzerini zaman zaman görmüşüzdür.

Genellikle bu tür ‘serial killer’ konusuna yoğunlaşan filmlerde, doğal olarak seyirci katili erken tanımak istemez, belki onu zaman zaman ‘belli belirsiz’ fark etmeyi kabul eder ama onu net bir şekilde görmek için belli bir süre ve tercihen filmin sonu beklenir. Böylece hem filmdeki ‘kuşku’ duygusu ayakta kalır hem de kahramanlarla çok daha rahat bir şekilde özdeşleşebiliriz. Tek istisna belki bir Agatha Christie romanında olduğu gibi katilin, filmin başında tanıdığımız karakterlerden biri olmasıdır ama bu bir şekilde en beklenmedik isimdir ve katilin kimliğini öğrenme merakı yerini bu cinayetin neden ve nasıl yapıldığı sorusuna bırakır.

Bazı filmler ise bu yollara hiç başvurmaz: Onlar konusunun içine bir katil ve kurbanlar koysa da, suçluyu tamamen karanlıkta göstermeyi hatta hiç göstermemeyi tercih ederler. İlk bakışta büyük bir hayal kırıklığı yaratabilecek olan bu ‘eksiklik’, yönetmenin bazen ana olayı başka bir yöne çekmesiyle giderilir. Bir süre sonra ‘suçlunun’ kim olduğundan ziyade, onun bunu niye yaptığını, nasıl ortadan kaybolabildiğini veya bunun bir ‘uzun bir ara mı?’ yoksa ‘hep sürecek bir gidiş mi?’ olacağını sorgularız. Ortadan kaybolan kişi ister bir çocuk katili olsun isterse de nedensiz kaybolan bir eş olsun durumun yarattığı ‘paranoya’ pek değişmez. Bu karakterler varlıklarından ziyade yokluklarıyla kendilerini hissettirirler, hikayedeki gerilime ekstra bir güç ve karanlık bir hava katarlar.

Bazı örneklere bakacak olursak:

İLLUSTRİOUS CORPSES/MUHTEŞEM CESETLER (1976)

Ünlü İtalyan yönetmen Francesco Rosi’nin bu başyapıtı sadece çok kuvvetli bir senaryo değil aynı zamanda sinemada neredeyse ‘devrim’ yaratabilecek bir kamera kullanımı ve kadrajlar sunar. Arka arkaya öldürülen ‘yüksek yargıçların’ olayını araştıran müfettiş Fargas (Lino Ventura) baş şüpheliler olarak bu yargıçlarla kişisel bir ‘hesabı’ olan üç kişiyi belirler. Bu üç kişiden ikisi hemen bulunur ve kısa bir süre içerisinde aklanırlar ama üçüncü kişi asla bulunmaz. Şüphelinin evine girilir, arkadaşlarıyla konuşulur, gittiği yerler incelenir ama bu kişiye ne olduğu bilinmez ve onu film boyunca asla görmeyiz. Ancak dediğimiz gibi belli bir süre sonra bu karakteri görmememiz bizi rahatsız etmeyecek aksine açıklanmayan eksikliği onu daha da tehditkar hale getirecektir. Kişisel bir intikam hikayesi gibi başlayan film giderek ‘derin devlet/gizli servisler/mafya’ yumağında çırpınan bir politik dram haline gelir. Cinayet anları çok özel kadrajlarla ‘plan dışı’ gösterilir ve filmin kahramanı müfettiş Fargas da bu ‘boyunu aşan’ olayda son kurbanlardan biri olacaktır. Yönetmen Rosi gerçekten unutulmaz bir filme imza atmıştır.

SOUS LE SABLE/KUMUN ALTINDA (2000)

Hala yoğun bir şekilde filmlerde roller üstlenen büyük oyuncu Charlotte Rampling, bu filmde daha önce birçok kez iş birliği kurduğu Fransız yönetmen François Ozon ile çalışmıştı. Ortada hiçbir sorun yokken, uzun süredir beraber olduğu kocasının ortadan kaybolmasıyla hayatı sarsılan profesör Marie Drillon, birden kendini sorularla ve kuşkularla dolu bir dünyada bulur. Yönetmen Ozon, ‘geride kalan’ Marie’nin ‘iç dünyasına’ eğilir ve filmdeki ‘bilinmezlik’ duygusunu onun bakış açısıyla gösterir. Bu kaybolmanın ‘sebepsiz’ görünmesi filmdeki paranoyayı daha da arttırırken, Rampling, bir ‘ideal rehber’ gibi bizi bu arayışa ortak eder. Filmde her ne kadar biraz ağır bir tempo olsa da ‘geride kalmanın’ trajik sonuçlarını ve sancılarını etkileyici bir şekilde görürüz. Filmin ‘acabalarla’ örülü finali, ‘Sous le Sable’ın dramatik, esrarengiz ve karamsar atmosferiyle tam bir uyum içerisindedir.

THE PLEDGE/SÖZ (2001)

Ünlü oyuncu Sean Penn’in üçüncü kez yönetmenlik koltuğunda oturduğu bu uzun metrajlı film, ısrarla, metodik bir şekilde bir çocuk katilinin izini süren emekli polis Jerry Black’in (Jack Nicholsun) hikayesini anlatır. Birbirinden ünlü isimlerin canlandırdığı ‘şüpheli’ karakterler arasında salınan Black, bu iz sürmesini giderek bir ’saplantı’ haline getirecek, katile ulaşmayı hayatının amacına dönüştürecektir. Son olarak sevdiği kadının çocuğunu bile ‘yem’ olarak kullanmaya kadar giden başkarakter, bizim hiç görmediğimiz ve geçirdiği araba kazası yüzünden Black’in ona kurduğu tuzağa asla gelmeyecek olan katili beklemeye devam edecektir. Filmdeki çocuk katili belki layığını bulmuştur ama emekli polis kahramanımız da bir anlamda sevdiği kadın, onun kendi çocuğu gibi gördüğü kızı ve giderek dengesizleşen akıl sağlığı dahil her şeyini kaybetmiştir. Penn, esrarengiz bir katil hikayesinden ziyade onun yarattığı travmalar üzerine bir film yapmıştır.

FROM HELL/CEHENNEMDEN GELEN (2001)

Hughes Kardeşler 2001 yılında çektikleri bu gerilim filminde, belki de bütün zamanların en ünlü seri katili ‘Karındeşen Jack’ ve onun peşinde olan Müfettiş Frederick’in (Johnny Depp) hikayesini beyazperdeye taşır. Yönetmenler son derece ‘stilize’ bir anlatımla 1888 yılı Londra’sını zaman zaman karanlık, uyuşturucu ve fuhuş gibi birçok suçun kol gezdiği bir ‘cehennem çukuru’ gibi tasvir ederler. Filmin kahramanı müfettiş Frederick bile iç şeytanlarıyla boğuşan, afyon bağımlısı, kısaca ‘sorunlu’ bir karakterdir ve onun ‘Karındeşen Jack’la arasındaki karanlık takip filmin ana merkezini oluşturur.

Ancak yönetmenler filmin başlarında, ilginç sayılabilecek bir yan öykü koyarlar: Londra şehrinde bir ara sokakta bir fahişe, tıpkı ‘ünlü’ seri katilin yaptığı gibi oldukça vahşi bir şekilde bıçaklanarak öldürülür. Katil tamamen karanlıktadır ve parıldayan bıçağı dışında ona dair hiçbir şey görmeyiz ve bu vaka kesin bir sonuca ulaşmaz.

Hughes Kardeşler bu ‘yarıda kalan’ davayı filmin ana olayını güçlendirmek için kullanırlar. Çünkü söz konusu cinayet her ne kadar ‘Karındeşen Jack’ın yaptıkları kadar kanlı ve vahşi olsa da, onun izlediği ‘düzeni’, ‘titizliği’ ve ‘törensel tarzı’(!) taşımaz. Dolayısıyla katilinin asla bulunamadığı bu cinayet daha münferit düzeyde, kişisel bir hesaplaşmadır. Bu ‘kafa karıştıran’ yan olay hem senaryoyu zenginleştirir hem de filmin karanlık atmosferine tabiri caizse ‘cuk’ oturur!

İNHERENT VİCE/GİZLİ KUSUR (2014)

Paul Thomas Anderson imzalı bu ‘etkileyici’ film aslında bu listedeki diğer filmlerden bazı açılardan ayrışır: Filmde giderek derinleşen bir entrika ve cinayetler yer olsa da kimin sorumlu olduğu az çok bellidir ve benzer örneklerinde olduğu gibi ‘katil kim?’ sorusu odak noktayı oluşturmaz. Ancak yönetmen Anderson, giderek dallanıp budaklanan bu hikayede, bütün olayların ana merkezini oluşturan, herkesin aradığı karakteri çok geç ve kısa bir süre gösterecektir. Bu sekansa kadar hikaye öyle noktalara varmıştır ki, bütün olayların fitilini ateşleyen bu yalnız, inzivaya çekilmiş, bıkkın karakter neredeyse seyirciler gibi her şeyi uzaktan izlemekte ve etrafında kovanına çomak sokulmuş arılar gibi dolaşan insanları son derece duygusuz bir şekilde gözlemlemektedir. Usta oyuncu Eric Roberts gerçekten minimalist bir performans sergilemektedir. Uzunca bir süre herkesin ulaşmaya çalıştığı bir kişinin bu kadar kısa görünmesi hikayenin dramatik yönünü kuvvetlendirmektedir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki: Bazen ‘yokluk’ varlıktan daha endişe verici ve görünmemek görünmekten daha etkileyici olabilir. Yeter ki nasıl kullanıldığı belli olsun!


Kerem Bumin Kimdir?

1976 yılında Paris'te doğdu. 1994 yılında İzmir Özel Saint-Joseph Lisesinden mezun oldu. 1996-2000 yılları arasında Strasbourg Sosyal Bilimler Fakültesinde (USHS) Tarih ve Edebiyat bölümlerinde okudu. Ardından 2000 yılında İstanbul'a geri dönüp 2004 yılında Bilgi Üniversitesi Sinema/ Televizyon bölümünden mezun oldu. 2004 yılından itibaren çeşitli uzun ve kısa metrajlı sinema filmlerinde ve Belgesel filmlerde yardımcı yönetmen olarak görev aldı. Semih Kaplanoglu'nun 'Süt' adındaki sinema filminin ekibinde yer aldı. Son birkaç yıldır Yunan yönetmen Angelos Abazoğlu ile birlikte, Arte kanalı için Belgesel filmler üzerinde çalışmaya devam ediyor . Gazete Duvar'da sinema filmleri üzerine eleştiriler yazıyor .