Rusya’da veba, devlet ve tıp

Perşembe, 17 Eylül, 2020
Vebanın Rusya’ya Osmanlı İmparatorluğu’ndan Tuna vilayetleri, Polonya ve Ukrayna üzerinden geldiği varsayılıyor. İstanbul’da 1765 ve 1768’de, İzmir’de 1757-1772 arasında veba salgınları baş göstermişti. Hastalık 1768-69’da kuzeye sefere çıkan Osmanlı ordusunu zayıflatmıştı. 1769’da Osmanlıların boşalttığı Eflak ve Boğdan’ı işgal eden Rus ordusu vebalı bölgeye adım atmış oldu. Bu dönemde Avrupa ve Ortadoğu’da ciddi iklim değişiklikleri de gerçekleşmişti.

Hıyarcıklı veba Rusya’yı son olarak 1770-72 yılları arasında kritik bir siyasi anda vurdu. İmparatorluk bir yandan Karadeniz’in kontrolü için Osmanlı Devleti’yle uzun bir savaşın ortasındaydı (1768-74), diğer yandan Prusya ve Habsburg devletleriyle Polonya’nın paylaşmaya (1772-73) çalışıyordu. Avrupa’daki Aydınlanmacı despotların önde gelen temsilcilerinden II. Yekaterina’nın reform sürecine denk gelen bu dönemde iktidarın salgına ilişkin politikaları Rusya’da modern devlet oluşumuna ilişkin önemli ipuçları veriyor. Bu yazıda John Alexander’ın mükellef çalışmasına dayanarak bu ipuçlarını tartışmaya çalışacağım.¹

VEBA VE REFORM

14’üncü yüzyılda kol gezmeye başlayan Kara Ölüm birçok Avrupa ülkesi gibi Rusya’ya da defalarca geri döndü. Ancak 18’inci yüzyılda merkez Rusya’daki birçok kişi için uzak bir tehlikeye dönüşmüştü. Hastalığın güney doğu Avrupa’ya, Rusya’nın güney sınırlarına özgü olduğu düşünülür olmuştu. Devletin vebaya ilişkin tavrında önemli değişim 1709-1712 Rus-İsveç savaşında yaşandı. Balkanlar, orta ve doğu Avrupa ve Baltık bölgesinde etkin olan veba, Rus askeri harekatlarını tehlikeye atıyordu. Bunun üzerine Çar Petro Mayıs 1710’da ilk defa Dr. Christian Wiel’i askerin bir sıhhî kordon oluşturmasını denetlemek için bölgeye yolladı. İlaç ve tıbbî personel gönderildi, hasta askerler yalıtıldı. 18inci yüzyıl tedbirleri eski uygulamaları devam ettirirken iki yenilik getirdi: Hastaların tıbbî muayenesi ve tedavisi. 1718 ve 1722 fermanlarıyla Sankt Peterburg ve Moskova’daki ev sahiplerine ateş nedeniyle ölenleri bildirme zorunluluğu getirildi. 1728’de bu zorunluluk tüm taşra yöneticilerine genişletildi. Bu yöneticilerin doktor ve sahra cerrahları vasıtasıyla tüm salgın hastalıkları incelemeleri ve imparatorluğun en yüksek icra makamı olan senatoyu bilgilendirilmesi zorunlu tutuldu. 1728 emirleri salgının teşhisi ve yalıtılmasına yönelik geleneksel yaklaşımı tekrar ederken, 1738-39’daki salgında imparatorluğun başhekimi Johann Fischer daha önce görülmemiş sayıda tıbbî personeli göndererek vebayla mücadele kampanyasına ön ayak oldu. Böylece 1770’lerden on yıllarca önce imparatorluk idaresi hem Rus gelenekleri hem de Avrupa’daki uygulamalar ışığında vebaya mücadele tedbirleri uygulamaya başlamıştı. Bu politikalarda Rusya’da gelişmeye başlayan tıp mesleği giderek öne çıkmaya başlarken, tıbbî müdahale hem tıp personelin hayatını tehlikeye attı hem de müdahalelere yönelik toplumsal tepkiyi arttırdı.

RUSYA’DA TIP MESLEĞİ

Rusya’da kamu sağlığı kurumlarının gelişiminde iki itici güçten bahsedilebilir: Sürekli devam eden savaşlar ve salgınlar. Alexander veba, savaş ve isyanların 1654-56, 1709-12, 1727-28 ve 1738-39’da bir arada görüldüğüne dikkat çekiyor. Bu bağlamda Rusya’da tıp kurumunun askeri ihtiyaçlar ve askeri personel tarafından şekillendiğini vurguluyor ve tıbbî personelin 1768-74 Osmanlı-Rus savaşında ve bu savaşla bağlantılı ortaya çıkan vebada önemli rol oynadığını belirtiyor.

Büyük Petro’dan evvel Rusya’da merkezi idarenin salgınlarla mücadele için tıbbî personel yolladığı pek görülmezdi. Zaten çok az sayıda olan tıbbî personelin müdahalenin çoğu zaman etkisiz kaldığı vebaya kurban edilmesinden kaçınılırdı. Petro’yla başlayan tıp seferberliği halefleri döneminde devam etti. 1700’lerde 200’den az olan tıp uzmanları (eczacılar, ebeler ve sağlık görevlileri hariç) 1803’e gelindiğinde 2053 kişiyi bulmuştu. Bu yüzyıl içinde tıp mesleği imparatorluğun resmî hiyerarşisinde tanımlandı: Yabancı bir üniversitede tıp diploması (M.D.) gerektiren doktorluk mesleğin zirvesini oluştururdu ve 1722’deki Kademe Tablosu’nda tevarüs edilemeyen soyluluk mertebesi olan dokuzuncu sınıfa denk gelmekteydi. 1762’deki düzenlemeyle doktorlar miras hakkı içeren soyluluk olan sekizinci sıraya yükseldiler. Ancak tıbbî personelin çoğunluğu Kademe Tablosu’nun ya dışında ya da dibinde yer alıyordu.

‘YABANCI HEKİMLER’ VE ‘RUSLAŞMA’

1782’de 26 milyonluk Rusya’da (Baltık ve Polonya toprakları hariç) kişi başına tıbbî personel oranı 1’e 26 bindi. Bu oran aynı dönemde 17’nci yüzyılda Avrupa’nın gelişmiş bölgelerindeki 17’nci yüzyıl oranlarından çok daha düşüktü. 1771’de Moskova’da 14 doktor, 35 cerrah, 60 cerrahi öğrencisi, 6 eczane ve biraz berber ve ebe olmak üzere 100’e yakın tıbbî personel bulunmaktaydı. Aynı dönemde benzer nüfusa sahip Viyana’da bu rakam 300’e yakındı ve 20 hastane vardı. Üstelik veba Rusya’yı vurduğunda sivillere bakacak tıbbî personelin önemli bir bölümü Osmanlı harbinde hizmet vermekteydi.

1800’den önce Rusya’daki doktorların çoğunluğu yabancı veya Rus tabiyetine geçmiş yabancılardan oluşmaktaydı. 1764’te tıp diploması yetkisi verilen ülkenin tek tıp fakültesini barındıran Moskova Üniversitesi ilk diplomayı 1794’te verdi. Alexander’ın hesabına göre erken modern çağda Rusya’daki doktorların yüzde 60’ı Alman kökenliydi (Almanya doğumlular, Baltık Almanları, Rus tabiyetine geçmiş Almanlar ve kökeni belli olmayan Almanlar). 1800’de doktorların yüzde 40’ıni Almanya’dan Almanlar oluşturmaktaydı. 1770’den evvel Rusya’daki doktorların yarısının diploması Leiden Üniversitesi, geri kalanı diğer Alman üniversiteleri, özellikle Halle ve Göttingen’dendi. Slavlar içinde klasik dil eğitimi daha eski bir geleneğe dayanan Ukrayna kökenliler, tıp eğitimi için gerekli olan Latince diline hakim olmaları yüzünden merkez Rusya’dakilere göre daha avantajlıydı. Merkez Rusya’daki katı feodal ayırımların daha esnek olduğu Ukrayna’da rahipler Rusya’daki muadillerine göre daha eğitimliydi ve tıp mesleğine girebiliyorlardı.

KAMERALİST KENT PLANLAMASI

28 Haziran 1762’de kocasına karşı düzenlediği darbeyle iktidara gelen Prusya asıllı Yekaterina’nın Moskova’yla arası hiçbir zaman çok iyi olmadı. 1762 Eylül’ündeki taç giyme töreni ve 1767-68 ve 1775’te resmi toplantılar dışında şehirde uzun kalmadı. Alman Kameralistleri Jakob Friedrich von Bielfeld (1717-1779) ve Johann Heinrich Gottlob Justi’nin (1717-1771) eserlerini okuyup, Rusça’ya tercüme ettiren imparatoriçe bu eserlerdeki şehir idaresi kuramını benimsemişti. Buna göre aşırı büyüyen başkentler taşra kentlerinin gelişimini olumsuz etkiliyor ve toplumsal huzursuzluğa neden oluyordu. İmparatoriçeye göre aşırı büyüyen Moskova bu sorunları temsil ediyordu.

Moskova 18’inci yüzyılın ortasında Avrupa’daki tüm şehirlerden daha büyük bir alana yayılmıştı. Alexander’a göre ekolojik ortamı, nüfus yoğunluğu, konut koşulları ve hinterlandıyla ticarî bağları sebebiyle şehir veba için uygun koşulları sağlıyordu. 1762’de Yekaterina Moskova ve Sankt Peterburg’da yeni sanayilerin kurulmasını yasakladı. Hükümdar özellikle ekmek ve temel inşaat malzemesi olan tahta fiyatlarındaki artıştan Moskova’nın artan nüfusunu sorumlu tutuyordu. Ancak bu politika ülkenin genel ekonomik kalkınma stratejisiyle uyumlu olmadığı için uygulanamadı. 1754’te iç gümrükler ve 1762’de soyluların devlet hizmeti zorunluğunun kaldırılması tarımın ticarileşmesini ve sanayinin gelişmesini tetikliyordu. Osmanlı’yla devam eden savaşlar ve emperyal yayılma da ordunun sanayi ürünlerine ihtiyaçlarını arttırıyordu. Bu süreç köylülerin kente göçünün ve Moskova’daki nüfus artışının temel nedenini oluşturduğundan, imparatoriçenin sanayi düzenlemesi kent planlaması hedeflerini gerçekleştirmesine izin vermedi.

MOSKOVA’DA SANAYİ

1767’den itibaren bir dizi düzenlemeyle sanayide mevcut olan kayıtlı ve kayıt-dışı işletmeler arasındaki farklar kaldırıldı. Böylece Moskova civarındaki yüzlerce kayıt-dışı işletme yasallaştırıldı. Kayıtlı işletmeler soyluluk unvanı kazanmış küçük bir ticari elitin hakimiyetinde bir sektördü. Bunların yasal yetkileri vardı ve çok sayıda “hür olmayan” emekçiyi istihdam ediyordu. “Hür olmayan” emekçilerin bazıları ebediyete kadar çalışma yükümlülüğündeydi, bazılarıysa soylu olmayan işletmeciler tarafından satın alınabiliyordu. Her iki türden emekçiler 1736’daki düzenlemelerde şahıstan ziyade işletmeye bağlı olan “profesyonel işçiler” adı verilen bir kategoride birleştirildiler. Veba başladığında Moskova’da 113 kayıtlı işletmede çalışan 12.681 hür olmayan kişi vardı ve bunların yüzde 90’ı tekstil sektöründe çalışmaktaydı. Bu işletmeler ücretli (“hür”) işçiler de istihdam etmekteydi.

Yekaterina’nın sanayiyi iş gücünün ve geçimin daha ucuz olduğu Moskova dışına taşıma projesi hükümete kayıtlı büyük işletmelerin avantajlarını kaldırarak bunların Moskova dışına taşınmasını teşvik etmeyi hedefliyordu. 1762’den itibaren hükümet hür ve (soylular bağlı) hür olmayan işçilerin ücret karşılığı istihdamını teşvik etmeye ve kayıtlı sanayiden desteğini çekmeye başladı. Ancak bu politika sadece ordunun ihtiyaçlarını karşılayan banliyölerindeki kayıt-dışı küçük işletmelerin yaygınlaşmasına yol açtı. Bu toplumsal dönüşümün etkileri Moskova’daki veba isyanında ortaya çıkacak ve kameralist idarenin sınırlarını ifşa edecekti.

1770-72 VEBASI VE TIBBÎ-SİYASAL TARTIŞMA

Vebanın Rusya’ya Osmanlı İmparatorluğu’ndan Tuna vilayetleri, Polonya ve Ukrayna üzerinden geldiği varsayılıyor. İstanbul’da 1765 ve 1768’de, İzmir’de 1757-1772 arasında veba salgınları baş göstermişti. Hastalık 1768-69’da kuzeye sefere çıkan Osmanlı ordusunu zayıflatmıştı. 1769’da Osmanlıların boşalttığı Eflak ve Boğdan’ı işgal eden Rus ordusu vebalı bölgeye adım atmış oldu. Bu dönemde Avrupa ve Ortadoğu’da ciddi iklim değişiklikleri de gerçekleşmişti. 1769-70’te kısa bir yaz, erken bir kış ve bahar, 1770-71’de geç bir sonbahar ve ilkbahar, dinmeyen yağmurlar, seller, kıtlık, epizootik hastalıklar ve salgınlara neden olmuştu.

Boğdan ve Ukrayna’da ilk ortaya çıktığında hastalığın teşhisi kafa karışıklığına yol açmış, ancak veba tüm belirtilerini göstermeye başladıktan sonra orduya ulaşan uzman doktor teşhis koyabilmişti. Hastalığın Moskova’da görülmesi üzerine tartışma, bu sefer farklı kuşaktan Alman ve Rus kökenli doktorlar arasında, tekrar başladı. Andrey Andreyeviç Rinder (1714-1771) Nurembergli bir rahibin oğluydu ve diplomasını Altdorf Üniversitesinden aldıktan sonra Rusya’nın bir taşra kenti olan Orenburg’da çalışmaya başlamıştı. Yıllarca taşrada çalıştıktan sonra Moskova kent hekimi olarak atanmıştı. Rinder’den çok daha genç olan Afanasiy Filimonoviç Şafonskiy (1740-1811) ise Ukraynalı Kazak bir askerin oğluydu ve yeni kuşak Slav kökenli doktorların başarılı bir örneğiydi. Halle Üniversitesi’nde hukuk, Leiden Üniversitesi’nde felsefe, Strasbourg Üniversitesi’nde tıp okumuştu. 1769’un sonunda Moskova Genel Piyade Hastanesi’nde kıdemli doktor olarak atanmış, Rinder’e kıyasla çok daha hızlı bir şekilde mesleğinde yükselmişti. Her iki doktor da vebaya ilişkin kötü hava (miasma) kuramına inanmakla beraber teşhis, tedavi ve önlem konusunda farklılaşıyorlardı. Rinder’e göre hastalık veba değildi, çünkü Moskova’nın havası gayet iyiydi. Hastalığın nedeni kötü konut koşulları olmalıydı. Şafonskiy ise hastalığın veba olduğunu düşünüyordu. İki doktor arasındaki bu tartışma imparatorluk idaresinin vebaya ilişkin girişimcilerini sekteye uğratacak, sonunda Rinder’in haklı çıkmasıyla tıbbî idarede önemli bir eşik atlanacaktı.

Tıbbî tartışma sürerken panik yaratmamak amacıyla sessizliğini koruyan imparatorluk hükümeti nihayet 3 Ocak 1771’de tüm hükümet ve kilise teşkilatlarına gönderdiği açıklamayla vebanın varlığını ilan etti. Bu noktadan sonra hükümet ciddi bir sınav verecekti. Nitekim Justi’nin kameralist doktrininin öngördüğü gibi katı karantina tedbirleri hem açlık ve işsizliğe yol açabilir hem de kamu düzenini vebadan daha fazla tehdit edebilirdi. Hükümet 1771 boyunca bu ikilemi yaşayacak ve nihayet kabusuyla yüzleşecekti: İsyan.

¹ John T. Alexander, Bubonic Plague in Early Modern Russia: Public Health and Urban Disaster, Oxford, Oxford University Press, 2003.

YAZARIN DİĞER YAZILARI