Menderes’ten Gezi’ye: Yassıada’nın ‘fethi’, İstanbul’un imhası

Pazar, 31 Mayıs, 2020
Bir imha faaliyeti olarak ‘fetih’, Yassıada’ya varıncaya dek İstanbul’un her köşesine ulaşmıştır. ‘Milli seferberlik’ olarak tevil edebilecekleri başka bir ‘fethe’ kabiliyet ve imkânları da yoktur. Yedi yıl önce Gezi bu çıplak gerçeği, bir direnişin, kentlerin ve toplumun yarınına ilişkin umut verici bir flaş ışığı yakarak gösterdiği için halen büyük bir anlam taşımaktadır. Bu nedenle, 31 Mayıs’ın dipteki, çok katmanlı, vakur sessizliğinin uğultusu, darbe-fetih sarmalındaki gürültüden daha sahicidir, ‘kimsenin’ aklından çıkmaması da bundandır.

Siz bu yazıyı okurken takvim 31 Mayıs’ı gösteriyor olacak. Bundan yedi yıl önce, İstanbul’daki bir parkın çevresinden başlayan bir direniş eyleminin, ülke tarihinin en büyük gösteriler silsilesi olarak bir sele dönüştüğü gün… Gezi Direnişi olarak bilinen yaygın ve büyük toplumsal itiraz için bir tek güne işaret edilecekse, bu gün 31 Mayıs olmalı. Gezi Parkı’nın yok edilerek yerine Topçu Kışlası adı altında bir beton alışveriş merkezi dikme planına karşı, Taksim Dayanışması adıyla bir araya gelen meslek örgütleri, siyasi parti temsilcileri ve yurttaşların başlattığı direniş; 31 Mayıs sabahı parktaki çadırların yakılması ve az sayıdaki eylemcinin polis şiddetiyle park dışına çıkarılmasının ardından adeta bir yangın haline geldi. O cuma günü, parkı savunmak üzere bölgeye akın eden İstanbullular, dizginsiz polis şiddetine rağmen sabahın ilk ışıklarına kadar direnmeyi sürdürdü –ki zaten ertesi gün öğlen saatlerinde de polis park ve Taksim Meydanı çevresinden çekilmek zorunda kaldı. Gezi, tüm şehrin keyfi rant kararlarıyla katledilmesine bir itiraz, bir kent hakkı direnişiydi elbette. Ama otoriter siyasal rejime, dinselleşmeye, bugün çok daha ağır sonuçlarıyla karşı karşıya olduğumuz ‘gidişat’a da bir itirazdı. Sekiz gencin bizzat polis kurşunu, fişeği, şiddetiyle, çok sayıda kişinin de polisin aşırı gaz kullanımına bağlı kalp krizleriyle can verdiği; onlarca insanın sakat kaldığı; binlerce kişinin yaralandığı sürecin sonunda gösteriler polis marifetiyle bastırıldı. Ama o ‘itiraz’, işlevini yerine getirmiş, AKP iktidarının yüzündeki, zaten lime lime halde olan ‘muhafazakâr-demokrat’ maskesini çekip almıştı.

* * *

Siyasal iktidar, geride bıraktığımız hafta birbirine yakın iki ‘sembol’ tarihi vesile ederek, ideolojik, kültürel ve dinsel bir kampanya yürüttü. 29 Mayıs’ta İstanbul’un Fethi epey şaşaalı devlet organizasyonuyla kutlandı.

27 Mayıs’ta Yassıada’da, sadece güncel ihtiyaçlara karşılık gelen keyfi bir tarih okumasıyla dönemin bazı darbeci subaylarının da hayırla yâd edildiği bir ‘anma ve açılış’ yapıldı. ‘Anma’nın ne kadar araçsallaştırıldığı, darbe bildirisini okuyan Alpaslan Türkeş’in bir darbe karşıtı gibi yeniden imal edildiği söylevlerden belliydi. Ucu bucağı olmayan ‘siyasal ilkesizlikler albümü’ne eklendi. İktidarın elde tutulmasını sağlayacak siyasal gereklilikler için tarihi baş aşağı çevirmek bir sağcı sporudur. Fakat, güncel darbe teyakkuzuna enerji taşımayı ümit ederek yapıldığı anlaşılan bu anma müsameresinin yanında, ‘güncel olmayan’, bu siyasal gelenek açısından ‘ata yadigârı’ bir eğilimi bilmem kaçıncı kez gösteren bir de ‘açılış’ yapıldı. 1960 darbesinin ardından yargılamaların ve idamların yapıldığı Yassıada, üzerindeki bitki örtüsü ve fauna yok edilerek, adeta üzerine beton dökülerek ‘Demokrasi ve Özgürlükler Adası’ haline getirilmiş olarak açılıyordu. İşin anma kısmı, anılan kişinin, Adnan Menderes’in başına gelenler ve aktörleri düşünüldüğünde ilkesiz bir kurmacaydı. Ama bu ‘açılış’, müteveffanın ‘hatırası’na tam bir sadakati içeriyordu: Kentin doğal ve tarihsel dokusuna karşı rant uğruna girişilmiş bir yıkım, inşaat, hafriyat ve beton… Adnan Menderes de yukarıdaki gibi çelişkili bir ‘anma’yı hiç gücenmeden yapardı muhtemelen; ama bu ‘açılış’, bu beton ve inşaatla milli seferberlik işi tam O’na göreydi. Zaten kendisinden sonraki sağcılara ve tabi bugünkülere ondan mirastı…

* * *

23 Eylül 1956 sabahı… Başvekil Adnan Menderes, İstanbul Kabataş’taki Tekel Umum Müdürlüğü binasında bir basın toplantısı düzenler. 1950’den sonra 54 seçimlerini de –oylarını artırıp yüzde 58’in üstüne çıkararak– kazanmasını sağlayan dışa bağımlı kapitalist kalkınma stratejisinin nefesi tükenmektedir. Şimdi Menderes’in bir ‘yeni heyecan’a, milliyetçi-muhafazakâr hamasetle bezeli bir seferberliğe ihtiyacı vardır. Gözünü büyük şehirlerin imarına, ama elbette öncelikle İstanbul’a dikmiştir. Gazetecilere ‘İstanbul’un ihyası ve imarı’ isimli projeyi anlatırken “İstanbul’un imarı yalnız bir şehir meselesi değildir. […] bir memleket meselesi telakki edilmelidir” der.¹ Galata’da 18 katlı binalar yapılacağını, memleketin baştan başa yeniden inşa edildiğini söylemektedir. Karaköy’den Beşiktaş’a uzanan sahil aksından, Aksaray’dan Topkapı’ya dek Vatan ve Millet caddelerini açan ikili koldan ve Beşiktaş’la Maslak arasında açılan geniş hattan İstanbul’un göğsüne üç hançer sokulur. Geniş yollar, yüksek binalar ve büyük meydanlar istemektedir Menderes…

Geniş, yüksek ve büyük! Siyasetle, toplumla kurulmuş gerçek bir ilişkiyle, ülkenin yarınlarına dair gerçekçi, sabırlı, tedbirli ve tüm toplumu gözeten yatırımlarla yaratamadığı ve bu yüzden giderek zayıflayan itibarı, daha çok beton, mıcır, zift dökerek, bunların azametiyle böbürlenerek güçlendirmeye çalışmaktadır. Bir planlaması yoktur. Mimarlar, şehir plancılar ve başka uzmanlar değil; DP bürokrasisinin idarecilerinde ve son model Cadillac otomobilinin içinde, büyük bir şantiye halindeki kentte oradan oraya giderek yıkımı bizzat yöneten Adnan Menderes’tedir tüm kontrol. Sabırsız, kontrolsüz ve kente karşı acımasız bir savaş halindedir adeta. İstimlak edilen bazı evlerin 48 saat içinde tahliye edilmesini isteyecek kadar acil bir ‘ihya’… Menderes, “İmar faaliyetlerinin sürat ve heyecanı içinde tarihi eserler ihmal edilmeyecek, İstanbul karakteristikleri zedelenmeyecek, şimdiye kadar harabeler arasına gizlenmiş abideler ihya edilerek inşa tarihlerindeki kıymet ve heybetlerine ulaştırılacak, kesilen 300 ağaç yerine yüz bin ağaç dikilecek” demiştir.² Ne tanıdık sözler değil mi? Ama tarihe ve doğaya da hiçbir özen gösterilmeyecektir elbette. Geniş caddeler, büyük meydanlar ve yüksek binalar için şehrin tarihi kimliği adeta zımparalanmış; tarihi camiler, mescitler, hamamlar, çeşmeler, kışlalar yıkılmış, tıraşlanmış, ‘taşınmış’tır.³ Yıkılanlardan biri, Fındıklı’daki Molla Çelebi Camisi’nin hamamıdır. Cami de hamam da Mimar Sinan’ın eseridir. Menderes’in hamamını yıktığı cami, Gezi protestoları sırasında “içki içildiği” iddia edilen caminin de, Kabataş yalanı olarak nam yapan hayali saldırının geçtiği öne sürülen iskelenin de sadece birkaç yüz metre uzağındadır.

Menderes, İstanbul’un yıllar sürecek yıkımı başladıktan dört ay sonra, sağcılığın hipnoz sloganlarını çıkarır cebinden. Şubat 1957’de “İstanbul’un imar mevzuu adeta bir zafer alayının hikâyesidir. İstanbul’u bir kere daha fethedeceğiz” der. İstanbul’un tarihsel ve kültürel yıkımı bir ‘fetih’tir onun için. Aydın Boysan, Bizans İstanbul’unun 1204 Haçlı Seferi’nde zaten tahrip edildiğini, Ayasofya, kent surları ve birkaç kilise dışında geriye bir şey kalmadığını, Menderes’in yol açtığı yıkımın esasen 500 yıllık Osmanlı-Türk şehrini ortadan kaldırdığını söyler. Menderes’in ‘fethi’, esasen, fetih sonrası İstanbul’unun yıkımıdır. Tıpkı Yassıada’yı bir Menderes türbesine çevirmek adına betona boğan ‘fetih’ gibi…

29 Mayıs’ta, o fethin yıldönümünde, Diyanet Başkanı tarafından dolaşıma sokulan “camilerimizi yeniden fethedeceğiz” tuhaf sloganı ile aranan ‘yeni fetih’ de böyle biçare bir ideolojik kabuktur. Ayasofya efektiyle duygular gıdıklandıktan sonra okunan Fetih Suresi; 18 yılın inşaat, yol, gökdelen faaliyetiyle talan edildiği, kendi ağızlarıyla bile “bu şehre ihanet ettik” sözleriyle itiraf edilmiş bir yıkım görüntüsünde yankılanmıştır. Bir imha faaliyeti olarak ‘fetih’, Yassıada’ya varana dek İstanbul’un her köşesine ulaşmıştır artık. ‘Milli seferberlik’ olarak tevil edebilecekleri başka bir ‘fethe’ kabiliyet ve imkânları da yoktur. Yedi yıl önce Gezi bu çıplak gerçeği, bir direnişin, kentin, kentlerin ve toplumun yarınına ilişkin umut verici bir flaş ışığı yakarak gösterdiği için halen büyük bir anlam taşımaktadır. 31 Mayıs’ın dipteki, çok katmanlı, vakur sessizliğinin uğultusu bu yüzden darbe-fetih sarmalındaki gürültüden daha sahicidir, ‘Kimsenin’ aklından çıkmaması da bundandır.

¹ Aktaran: Gökhan Atılgan, Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Siyasal Hayat, Yordam Kitap, s. 431.

² Aktaran: Aydın Boysan, Adnan Menderes Belediyeciliği İmar Hareketi, Mimar.İst, Sayı 13, Güz 2004

³ 1956-1960 İmar Planı’nın yol açtığı büyük yıkımın ayrıntılı bir dökümü için, Mimar Dr. Mine Esmer’in Mimarlık dergisinin Kasım-Aralık 2013 tarihli 374. sayısındaki makalesine bakılabilir.


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI