YAZARLAR

Son söz niyetine: Pandemi zayiatı

Öyle de olabilirdi, ama yerli yerine koymak açısından söylemeli, bu yazı dizisi bir gazetecilik refleksiyle doğmadı. İlk vakaların açıklandığı günlerde evde kalabilmenin utancı ve ona eşlik eden öfke, ne yapabilirim diye sordurdu. Bu öfkeyi yazmak yerine, onu işlemeyi, iki ay süresince erişebildiğim kadar kişinin korona virüsüyle temas hikâyesine aracılık etmeyi istedim.

Çizim: Murat Başol

Zaman birimleri, o birimleri ve fazlasını icat eden insan, bedenlerimiz, kaçınılmaz olarak ölüm ve hayat, içerisi ve dışarısı, eski ve yeni normal üzerine yeniden düşündüğümüz günler yaşadık, yaşıyoruz. İnsanlık tarihindeki sayısız benzeri gibi sarsan, billurlaştıran, aynı bırakmayan o büyük anlardan biri, bizim küçük ömürlerimize de denk geldi. Bir pandeminin hiç de sürpriz olmayışı, ancak hazırlıksızlığımızı daha da fazla vuruyor yüzümüze. Fakat insanlığın daha önce böylesi hadiselerle çok defa sınanmış olması, bu çağ sakinlerinin tecrübesini, yaşadığı şoku ve çaresizliği küçültmüyor da. Bu bizim temasımız.

Öyle büyük bir an ki, evreni isimlendirmeye ve idareye kendini muktedir kılmış insan, bedeninin bir sistemine tutunup hepten çökertecek bir zerrecik karşısında, kudretsiz bir nokta ufaklığında buluyor kendini. Soluğumuzu maskeleyerek, ellerimizi alkolleyerek ve bir buçuk metrelere hizalanarak korunmaya çabalayışımızda iç burkan bir gülünçlük beliriyor. Aynı esnada ölülerimiz yalnız hastane odalarından çıkarılıp hızla bu dünyadan uğurlanıyorlar. Vedadan ve yastan mahrum bırakılmış biz kalanlar, hazin bir boşluğun içinden, bir daha asla aynı görünmeyecek ağaçlara, bulutlara ve çocuklara bakıp devam edebilmeyi diliyoruz.

Çalışmak, ücretli çalışmak öldürüyordu zaten, hasta ediyordu. Öyle bir an ki yaşadığımız, hayatımızı kazanırken hayatımızı kaybetmek, üç ay öncesine göre daha da dolaysız ihtimaliyle beliriyor bazılarımızın karşısında. İnsan mamulü bir düzenin yasalarıyla kimin öleceği seçiliyor herkesin gözleri önünde. Bu kadar çiğ ve bu kadar vahşi bir ana tanığız. Bir mihmandarı var sanki virüsün; insan mamulü o sistemin bir köşesine tutunmuş, tek başına yayılmıyor. Kimin ölüme karşı savunmasız bırakılacağına, kimin yaşayacağına yüzyıllardır karar veren iktidarlar yüzünü maskelemeye dahi tenezzül etmiyor. Nasıl bir müdanasızlık, çıldırtan bir özgüven karşımızdaki. Her bakışta vahşetin başka bir sahnesini görelim diye ressamın ince ince işlediği metrelerce tuvalde kanlı bir savaş, bir katliam, bir yıkım anı var; kopuk başlar, zulmedenin gözleri, havalanmış toz... Öyle şiddetli anlardan birindeyiz sanki. Yağlıboyanın içindeyiz. Her şeye rağmen çark dönmeli, üretimin durmaması, hatta daha da artması, pazarların yeni boşluklarından faydalanıp 21. asrı bizim kılmamız gerekiyor. Öyle diyorlar. Bunun bir işçi kırımı demek oluşu, sınıflar üzerinden bu aşikâr maliyet hesabı kimsenin yüzünü kızartmıyor. Askerlik jargonundaki “eğitim zayiatı” gibi, “pandemi zayiatı” bu da, “ekonomi zayiatı”... Aynı gemide, bazılarının kazan dairesinde yakıt nevi yakılması gerekiyor, bu gemi seyahatinde birilerinin diğerlerinin kölesi olması ya da. İsterlerse işlerini bırakıp gitmekte “özgür” olanların zorunlu emeğinden, bu pişkin “kalan sağlar” aritmetiğinden konuşmak, köleliği bir metafordan çıkarıyor. Arkada temelleri yükselen, kesintisiz üretim garantili izole çalışma kampları...

Salgının açıkça işveren yanından idare edilişi, hemen her sektörde süregiden esnekleşmeyi, güvencesizliği yüreklendirdi. Bir yanda çalışırken düpedüz ölmekten, böyle olağanüstü bir halin ortasında işsiz kalmaktan konuşuyorduk ama diğer yanda bunları sırta dayalı bir bıçak hissettiren ev mesaileri sürüyordu. Telefon, kamera kontrolleri, evden çalışabilmeyi bir iltimas gibi hissettiren yönetici küstahlığı derken artık ev de işgal edilmişti, bu çıkışsızlık kesif bir küskünlük yarattı çok insanda. Hele kadınlar “normalleri” gibi dayatılan ev mesaisiyle birlikte daha da yıprandılar. Sistemli özelleştirmelerin, taşeronlaşmanın, prekarizasyonun çalışanların sırtına bindirdiği külfet, salgında tonla katlandı. Zulüm sahneleri belirdi tuvalin farklı metrekarelerinde. Hayatın her şeye rağmen akması için zaruri işleri görenler, sağlık, ulaşım, market, kargo çalışanları, öğretmenler için iade-i itibar kabilinden “kilit çalışanlar”, “kilit emekçiler” tabiri kullanılıyordu bir yanda. Neyin zaruri, neyin kilit, neyin değer olduğunu baştan düşüneceğimiz bir toplumun tasavvuru kendini elzem kılıyordu. Biz buna hazır mıydık?

Varlığını, her veçhesiyle sömürgeciliğe, cinsiyetçi iş bölümüne ve tam da derin bir eşitsizliğe borçlu bu düzen kötücül bir virüs gibi ruhlarımızı ve bedenlerimizi sarmışken “iyileşmek” nasıl mümkün? Her bölümünün sonuna bir noktalama işareti gibi eşlik eden o paragrafın yazıldığı iki ay öncesiyle aynı yerde değiliz. İnsanlığın silkelenip uyanması umudunun sesli dile getirilebildiği bir zamandı. Hiçbir şey aynı kalmayacak mıydı hakikaten?

Öyle de olabilirdi, ama yerli yerine koymak açısından söylemeli, bu yazı dizisi bir gazetecilik refleksiyle doğmadı. İlk vakaların açıklandığı günlerde evde kalabilmenin utancı ve ona eşlik eden öfke, ne yapabilirim diye sordurdu. Bu öfkeyi yazmak yerine, onu işlemeyi, iki ay süresince erişebildiğim kadar kişinin korona virüsüyle temas hikâyesine aracılık etmeyi istedim. Tanığı ve parçası olduğumuz bu büyük anı, kan kurumamış, toz yere inmemişken tuvalin bir ucundan kaydedebilme arzusuyla çıktık yola.

Kadınlar, erkekler, işçiler, memurlar, işsizler, beyaz yakalılar, mavi yakalılar, “yaka” devri değişti diyenler, serbest çalışanlar, evde çalışanlar, hâlâ çalışanlar, zorla çalıştırılanlar, karantinadakiler, geleceği göremeyenler, gördüklerinden yorgun düşenler anlattı. Şimdi neyin keskinleştiğini anlamak için salgın öncesinden başladılar uzun uzun. Çocukluk hayallerinden, kişisel emek tarihlerinden konuştuk. Bu ana özgü olanın dışında hayatlarında zaten kemikleşmiş belirsizlikten, ayakta kalmanın ötesinde bir hayale, ideale fırsat bırakmayan geleceksizlikten söz ettiler. Derinleşen ve yayılan yoksulluğun, büyüyen eşitsizliğin, sömürünün ortasından haykırdılar. Görünmez olmayı, yok sayılmayı, özne olmaktan çıkmayı tarif ettiler. Dibine bırakıldıkları anlamsızlık, bir sürükleniş, çaresizlik ve öfke belirdi cümlelerinde. Beden kadar ruhu da inciten, karakteri aşındıran, mizacı dönüştüren, “yaşayan ölüler” yaratmak isteyen sistemi, böyle kristalleşmiş bir alarm anında tasvir ettiler. Kendi kelimeleri, içlerinden yükselenin ritmiyle yazdırdılar hikâyelerini.

Anlatmayı kabul eden, kimi zaman korkularına rağmen bunu yapmaktaki ortak faydayı gören, bana güvenen bu otuz beş kişiye müteşekkirim. Biri hariç önceden hiçbirini tanımadığım, yüzlerini bilmediğim, bazen ağlaşarak, bazen gülüşerek konuştuğumuz otuz beş kişi... Onlara ulaşabilmem konusunda burada anamayacağım kadar çok insan şevkle destek verdi, var olsunlar. İşveren bizi zorlasa isyan edeceğimiz bir çalışma temposuyla, haftanın yedi gününe yayılan bu işin mutfağında yer aldığı ve çizgisiyle zenginleştirdiği için Murat Başol'a teşekkürüm ayrı. Konuşanların gerçek seslerini bir tek ben bileceğim ama bu hikâyelerin yaygınlaşması için “ses” veren oyuncular, ses tasarımcıları, müzisyenler; Nazlı Bulum ve Görkem Kasal'ın heyecanıyla yol alan bu kolektif emek hepimizi mutlu etti. Her bölümden sonra güzel sözlerini, içtenliklerini esirgemeyerek yazanlar güç verdiler; söze, yazıya inancımı tazelediler. Bu görüşmelerin hepsi bir araya geldiğinde ortaya çıkan onlarca saatlik ses, on binlerce harf, milyon çizgi, olmayan her kişi kadar eksiktir yine de, bu büyük anın içinde zerredir, ama hakikatin mütevazı bir parçasıdır.

Ne çok “distopya” lafını duyduk şu birkaç ayda. Belki asıl distopya tüm bunların tanığı ve parçası olmak ama başka türlüsünü kurmaya gücün yetmeyeceğine inanmaktır. Birkaç ay içinde her şeyin böyle kökten değişebildiğine tanık olmak, hiçbir şeyin değişmeyeceğine dair teslimiyeti sarsabilse keşke. Yüz binlerce yıllık insanlık tarihinde, dayatılan türlü türlü “yeni normale” itiraz etmiş o isimsiz kadınlar ve erkekler, umut etmeyi seçenler için oradalar. Değiştirmek kolay değil belki, ama başka türlüsünü istemenin hayatlarına kattığı anlamla ve güzellikle karıştılar bu gezegenin toprağına hepsi. Birbirimizi dinlemeye, dayanışmaya olan inancı her şeye rağmen korumaya çalışmak da bir tür direniş sayılmalı.

Bunu yazdığım gün 151.615 vaka, 4199 ölüm açıklanmıştı.


Pınar Öğünç Kimdir?

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler mezunu. 1997 yılından beri çeşitli gazete ve dergilerde muhabir, editör, köşe yazarı olarak çalışıyor. Jet Rejisör (söyleşi, İletişim Yay.), İnce İş (söyleşi, İletişim Yay.), Asker Doğmayanlar (söyleşi, Hrant Dink Vakfı Yay.), Aksi Gibi (hikâye, İletişim Yay.), Beterotu ((hikâye, İletişim Yay.), Cotturuk Defterleri (çocuk, CanÇocuk) kitaplarının yazarı.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR