Ahlakı-adabı yoksa, hukukunu kurmak gerek

Cumartesi, 25 Nisan, 2020
Bu hafta üç sembol tarih, 24 saat içinde üst üste geldi: Meclisin yüzüncü yılı olan 23 Nisan, sokağa çıkma yasaklarıyla girilen Ramazan’ın ilk günü ve yüz yıl öncesinden bir acının yıldönümü 24 Nisan. Atılan mesajlar, kutlama biçimleri, bunlara verilen tepkiler, nispet çabaları, zorlama “beraberiz” havaları ve elbette açık-örtülü saldırganlıklar yine sahne aldı.

Dünyanın ve elbette Türkiye’nin eskisi gibi olup olmayacağı, eskisi gibi olsa bunun iyi olup olmayacağı tartışması erken başladı ama tıpkı salgın gibi daha yolunun hayli başında tuhaf, beklenmedik, geçici bir duraksama yaşıyor. Salgın ile ilgili belirsizlik geriye çekilir ve biraz alan açarsa, yeniden hızlanacak gibi. İleride olası senaryolar üzerine bol bol konuşacak zaman ve bir o kadar da mecburiyet olacak. Ancak korona krizinin sertleştirdiği koşullar, geleceğe dönük kestirimler yanında, bugüne ve içinde bulunulan duruma ilişkin kabulleri de yeniden gözden geçirmeye neden oluyor. Bazı bilinenler veya doğru kabul edilenler geçerliliğini kaybederken, bazılarının da sanılandan çok daha derinlere işlediği anlaşılıyor. Fark edildiği sanılanların denkleme dahil edilişindeki katsayılar çok hızlı değişiyor. Şimdiye kadar hem dünyada hem de Türkiye’de yaşanan krizlerde, etkilerin herkes için benzer olmaması yanında, yaşanan sorunların ortaklaştırmaya yaramadığı defalarca görüldü. Ekonomik krizlerde de siyasi krizlerde de, hem ülkeler hem de sınıflar bazında bunu tekrar tekrar deneyimledik. Şimdi bazı aynılıklar keşfedilmekle birlikte, herkesin birbirinden sanılandan çok daha uzaklara sürüklenmiş olduğunun idrakine varıyoruz. Aynıları aynı yerde toplanabiliyor mu bilinmez ama ayrılar birbirinden iyice uzaklaşıyor.

35 yıl önce Afrika’daki kuraklık-açlıkla mücadele için yapılan ve milyarlarca insanı buluşturabilen “Live Aid” konserlerinden, bugün en popüler küresel siyasi slogan haline gelen “göçmenleri durdurun” noktasına doğru ilerledi dünya. 20 yıl önce 11 Eylül ve sonrasındaki kitlesel saldırılarda estirilen “ortak güvenlik” ihtiyacı, kimsenin güvende olamadığı, kendi güvenliği için dünyayı yakmayı göze alanların da huzur bulmadığı bir boğazlaşmanın, daha fazla kan ve acının kapılarını açtı. Ekonomik krizlerde raflardan indirilen “aynı gemide olma” palavrası ve toslanan duvarlar, “zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan” düzeni yerinden bir santim öteye itemedi. Dibimize kadar gelen küresel iklim felaketi hâlâ herkesi ikna etmeye yetmiyor. Korona krizinin “sınır-sınıf tanımazlığı” da bu durumu değiştirebilir gibi durmuyor. Nasihat gibi musibetin de herkese aynı şekilde saldırıyor olması, aynı koşullarda olmayanların aynı zorluklarla sınanması, eşitlik yaratmıyor, aksine eşitsizliğin daha da derinleşmesini sağlıyor. Çareyi eşitleşmede arayacak bir güçlü sesten çok eşitsizliklerin kurtarıcı olabileceği fikri erken vaziyet alıyor. Korona krizi dolayısıyla şu kısa sürede yaşananlar, zaten bozuk olan “düzenin” yarattığı çatlaklarının, kırıklarının sanılandan büyük olduğunu gösteriyor.

Son yılların popüler kavramı kutuplaşmayı, bir niteleme olarak değil de “kutuplaştırma” şeklinde bir eylem olarak kullanmayı tercih ediyorum. Bunun bir toplumsal vasat olarak kabul edilmeyip, üretilen –zorlanan- bir siyasi fiil olduğu konusundaki kanaatimi de değiştirmiş değilim. Güncel kullanımdaki haliyle, insanlar arasında “kendiliğinden” ortaya çıkan bir kopmadan çok, bir politik enstrüman olarak müracaat edilen ötekileştirmenin, yaşadıklarımız açısından hâlâ daha açıklayıcı olduğunu düşünüyorum. Fakat yarım asırlık ekonomik-politik dalganın zihniyet dünyalarında yarattığı -planlı- tahribata benzer biçimde, son yılların popülist siyasi dilinin etkisini de biraz daha fazla ciddiye almak gerekiyor sanırım. Bunun işaretlerini daha önce de görmüştük. Yapılan saygı duruşu sırasında yuhalamaları; insanların acılarının hakaret ve saldırı vesilesi yapılabilmesini görmüştük. Aç olduğunu söyleyene veya adaletsizlik nedeniyle yaratılmış yaşam tehdidine, “gebersin” diye cevap verilebildiğini de duyduk. Son olarak parasız ekmek, yemek dağıtmanın vatandaşa yardım yapmayı baltalama olarak tanımlandığına da şahit olduk. Bu davranışlar ve daha önemlisi böylesi reflekslerin aldığı onay ve destek -ve tepkisizlik- konusunda çemberi biraz daha genişletmek gerek galiba.

Bu coğrafyada birbirinin önceliklerine, değerlerine, hassasiyetlerine, hatta acılarına saygı duyma konusunda -bütün iddiaların aksine- derin bir olgunluk gelişmedi. Bu memleket insanlarının vasıflarıyla ilgili bir mesele değil elbette. Yaşanmışlıkların, yapılmış ve yapılamamış kavgaların, hesaplaşmaların, yüzleşmelerin sevimsiz bakiyesi. Bu kadar çok hat üzerinde bu kadar hızlı hareketlilik yaşanırken aksi hiç kolay değildi zaten. Doğal bir diğerkamlık, bir yüce gönüllük ve derin bir kardeşlik iklimi boş bir laf olmanın ötesinde sahiden içselleştirilmiş olarak var olsa ne iyi olurdu ama olmamış işte. Ancak yan yana durmanın, birbirinden pek hazzetmeden de birlikte yaşayabilmenin hukuku, adabı da kurulamamış ne yazık. Bunun niye olmadığı uzun bir tartışmanın konusu. Bu derin ve uçsuz bucaksız tartışmaya girmeden, sadece zemin zaten pek sağlam değil diyerek bugüne dönelim. Bu hafta üç sembol tarih, 24 saat içinde üst üste geldi: Meclisin yüzüncü yılı olan 23 Nisan, sokağa çıkma yasaklarıyla girilen Ramazan’ın ilk günü ve yüz yıl öncesinden bir acının yıldönümü 24 Nisan. Atılan mesajlar, kutlama biçimleri, bunlara verilen tepkiler, nispet çabaları, zorlama “beraberiz” havaları ve elbette açık-örtülü saldırganlıklar yine sahne aldı.

Korona günlerinin birleştirici bir hava oluşmasına hizmet etmeyeceği, en azından ayrı dünyaların ayrı kalmasına abanan tarzları yumuşatmaya yetmeyeceği çabuk görülmüştü. Krizin hiçbir aşaması için “aynı gemide” olunduğu hissinin oluşmayıp, yalnızca bunun suçlamasının ve lafının kullanımda olacağı da anlaşılmıştı. Ramazan’ın ilk Cuma hutbesine sıkıştırılan saldırgan cinsiyetçi dilden ölen insanların ardından sıralanan hakaretlerin ibadetlere halel getirmeyeceğini düşünenlere kadar taze örnekler izliyoruz. Marşı tekbirle, ezanı şarkıyla geçmeye çalışanlara rastlıyoruz. Memleketin diğer yarısını hain veya aptal olarak görmesini tanıyorduk ama şimdi birbirlerinin ölümlerinden sevineceklerine inananlara veya iddia edenlere rastlıyoruz. Bu çirkin -ve anlaşılan hâlâ verimli bulunan- gerilim, toplumun büyük çoğunluğunu temsil kabiliyetine hiç ulaşmamış olabilir ama pek hafife alınmayacak hacimdeki “azınlıkların” taşındığı yer, artık ciddiye alınması gereken sınıra hayli yaklaşmış görünüyor. İşte bu yüzden olmayan kardeşliğin, sağ duyunun tekrar galebe çalmasını ummak yerine bunun hukukunu baştan kurmak üzerine kafa yormaya başlamak gerekiyor. Çünkü, yaratılan tahribat çok da uzun sürmeyecek bir gelecekte kendiliğinden “normalleşme” imkanını kaybedecek gibi.

 


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI