Kerem Bumin
Kerem Bumin

‘Bize benzeyen’ filmler…

Cuma, 24 Nisan, 2020
Evden çıkamadığımız bugünlerde, izleyebileceğimiz bazı filmler için bir liste yapmıştık. Bu listeye içinde bulunduğumuz durumu, bir yönüyle çağrıştıran beş film daha eklemek istedik.

Aşağıda bahsedeceğimiz filmler ana konusu ve mekanı açısından ‘korona’ günlerinden ‘kopuk’ görünebilir ancak bizce her biri gerek ana karakterinin amacıyla, gerek bu karakterin ayakta kalmaya çalıştığı ortamla, gerekse de hikayenin her hücresinde hissedilen sağlıksız, kapanç, eksik hava ile ister istemez içinden geçtiğimiz dönemi çağrıştırıyor..

1- One Flew Over The Cuckoo’s Nest/Guguk kuşu (1975): Milos Forman’ın defalarca izlediğimiz bu başyapıtı, aradan geçen bunca zamana rağmen bizce bir ‘tık’ bile yaşlanmadı. Yönetmen, McMurphy adında ufak çapta bir serserinin hapishaneden getirildiği bu akıl hastanesini, katı kuralları olan ancak (kolayca yapılabileceği gibi) kaba kuvvet ve eziyetin eksik olmadığı bir ‘deliler koğuşu’ gibi sunmuyordu. Hatta senaryonun sürprizlerinden biri, başkarakter dışındaki diğer hastaların çoğunun ‘kendi rızasıyla’ orada kalmasıydı. Yönetmen ve ana karakterler olayların akışına öyle bir yön veriyor ve karşı geldikleri durumların saçmalığını ve gereksizliğini öyle doğru noktalarda ortaya çıkarıyorlardı ki, seyirci olarak zamanla onların sağlıklı ama esas onları orada tutanların yani başta orayı yöneten katı baş hemşire Ratched ve kaba güvenlik elemanı Jackson olmak üzere hastane personelinin anormal davrandığına ikna oluyorduk… Bu duruma ve sert kurallara isyan eden, bizim bugünlerde olduğumuz gibi ‘kapatılmış’ yaşayan McMurphy ve arkadaşlarının katı bir ‘sisteme’ ve bu sistemin getirdiği ‘duygusuz’ tutuma başkaldırışının en güzel sinemasal temsillerinden biri olduğunu düşünüyoruz…

2- Twelve Monkeys /12 Maymun (1995): Aykırı yönetmen Terry Gilliam’ın 1995 yılında çektiği bu bilimkurgu filmi son on-on beş yılda yapılan ve ‘distopik’ bir dünya sunan filmlerin, nispeten yakın zamandaki öncüsü olarak sayılabilir. Film, geleceğin ‘hastalıklı’ (!) dünyasını çizmesi açısından gerçekten benzerleri arasında öne çıkan, farklı bir yol izliyordu. Dünyayı kirleten virüsü bulmak için kaldığı hapishaneden dışarı çıkmaya zorlanan James Cole, bir anda kendini sadece yıpranmış değil aynı zamanda (karamsar bir) masalsı yanı olan, vahşi doğanın hüküm sürmeye başladığı, tek başına bırakılmış ve tam anlamıyla ‘boş’ bir dünyada buluyordu. Bu noktada ‘12 Maymun’, senaryosunda hem bazen zaman yolculuğu gibi fantastik öğelere başvurarak hikayesine bir katman katıyor hem de ‘hayvanların iktidar yürüyüşünü’ ve buna destek veren insanları ön plana çıkararak sosyal ve politik hatta anarşist sayılabilecek mesajlar veriyordu. Filmi, günümüzdeki vahim durumla benzerlikleri biraz ‘moral bozucu’ olmakla beraber bizce tekrar da olsa izlemek gerek…

3- The Happening / Mistik olay (2008): Bizce M. Night Shyamalan’ın bu filmi, vizyona girdiğinde hem seyirciler hem de eleştirmenler tarafından çok haksızca ‘yerden yere’ vuruldu. Kuşkusuz yönetmenin eski filmlerini tercih edenler olabilir ve ‘Happening’ tabii ki kusurları olan bir yapımdı. Ancak bizce yönetmen bu sefer ‘mantıklı açıklamadan’ ziyade ‘mantıkla açıklayamama’ durumu üzerine kafa yoruyordu ve bir nevi ‘doğa’nın insanlar tarafından kirletilmesi karşısındaki ‘isyanını’ ve bunun getirdiği toplumsal paranoyayı etkileyici bir dille beyaz perdeye taşıyordu. Shyamalan, aynı zamanda 11 Eylül saldırısının travmasını üzerinden atamayan Amerikalıların gerçekleşen her kötü olayı ‘terörist saldırısına’ bağlamasını da ince bir dille eleştiriyordu. Sadece sert bir rüzgar esintisi ve nereden geldiği belli olmayan bir kadın çığlığı eşliğinde insanlara sirayet eden ‘cinnet’ dürtüleri özellikle kalabalık insan gruplarında karşılık buluyordu. Bizce, hem giderek daha vahim bir hale gelen ‘doğa tahribatı’ hem de ‘bilinmeyene karşı duyulan korku’ (veya yabancı korkusu) gibi ‘dip’ bir konuyu harmanlayarak başarılı sonuç çıkaran bir filmdi, ‘The Happening’. Ve bu yönleriyle ‘bize benziyordu’…

4- Bird Box (2018): Netflix’te oldukça ses getirmiş bir film olan, ‘Bird Box’, hikayesindeki korku unsurunu bir canavar, hayalet, kötü ruh veya eli kanlı bir seri katil gibi ‘klişe’ formatlara dayanmayan bir film. ‘Kapalı mekan’ gerilimlerine göz kırpan hikaye, aynı zamanda, pek kullanılmamış, belki de beş duyumuzdan en önemlisi olan görmeyi daha doğrusu bakmayı yasaklayan bir dünyada cereyan ediyor. Esas korku unsurunu tam olarak göstermeyerek, fikir açısından basit ama uygulama açısından zor olan bu anlatımı, üstelik karanlık köşeleri değil neredeyse günlük güneşlik ve ışıklar içerisinde mekanları kullanarak başaran ‘Bird Box’, sanki aynı zamanda da bir ‘tüketim toplumu’ eleştirisi ve sosyal hiciv havası da taşıyor. Sandra Bullock’un belki de en başarılı performanslarından birini gösterdiği bu film, benzerlerinin aksine ‘kıyamet sonrası bir dünyayı’ değil, ‘bildiğimiz dünyaya düşen ve adeta kıyamet ortamı yaratan bir olayı’ inceliyor. Tıpkı… maalesef günümüzde olduğu gibi…

5- Outbreak / Tehdit (1995): Wolgang Petersen’in 1995 yılında yönetmenliğini üstlendiği ‘Outbreak’, adeta bugünün vahim ve hastalıklı haftalarını çok önceden haber veren bir filmdi! Çıkış kaynağı vahşi bir maymun olan bir virüsün önce onu yakalayan adama, ardından bu adamın çevresine sonunda da neredeyse Amerika’nın bir bölümünün tümüne yayılmasını anlatan hikaye sadece günümüzdeki üzücü durumla ‘ürkütücü’ derecede benzeşmesiyle dikkat çekmiyordu. Filmin senaryosunun esinlendiği hastalığın (yönetmenden alıntı yapıyorum) o dönem gerçekten var olması ancak henüz hava yoluyla bulaşmadığını açıklaması bile, bizce bugünü düşünürsek son derece ilginçti! Bizim esas odaklandığımız nokta ise, filmin bu hastalığı çözmeye çalışan (özel giyimli!) doktorların çabası, halkın bir bölümüne uygulanan çok sıkı karantinanın yarattığı sosyal baskı ve sıkıntılar, ardından askeriyenin olaya tamamen dahil olmasıyla, bazı komutanların, çok daha kesin ama neredeyse insanlık dışı (hastalığın yoğunlaştığı bölgeyi haritadan silmek gibi!) çözümler önermesi gibi konulardı. ‘Outbreak’ sadece ‘hastalık’ konulu bir macera filmi değil, aynı zamanda, bu dönem olduğu gibi ‘yabancı’ bir virüsü çözmeye ve önlemeye çalışan bilim insanlarını, bu hastalığın yarattığı toplumsal paranoyayı ve durumu çözmek için çok farklı bakışı olan insanların psikolojik ve ideolojik açıdan karşı karşıya gelişini anlatan, çok vurucu, sürükleyici ve (artık ne yazık ki her zamankinden daha çok!) güncelliğini yitirmeyen bir yapımdı.


Kerem Bumin kimdir?

1976 yılında Paris'te doğdu. 1994 yılında İzmir Özel Saint-Joseph Lisesinden mezun oldu. 1996-2000 yılları arasında Strasbourg Sosyal Bilimler Fakültesinde (USHS) Tarih ve Edebiyat bölümlerinde okudu. Ardından 2000 yılında İstanbul'a geri dönüp 2004 yılında Bilgi Üniversitesi Sinema/ Televizyon bölümünden mezun oldu. 2004 yılından itibaren çeşitli uzun ve kısa metrajlı sinema filmlerinde ve Belgesel filmlerde yardımcı yönetmen olarak görev aldı. Semih Kaplanoglu'nun 'Süt' adındaki sinema filminin ekibinde yer aldı. Son birkaç yıldır Yunan yönetmen Angelos Abazoğlu ile birlikte, Arte kanalı için Belgesel filmler üzerinde çalışmaya devam ediyor . Yaklaşık iki senedir Gazeteduvar'da sinema filmleri üzerine eleştiriler yazıyor .

YAZARIN DİĞER YAZILARI