YAZARLAR

De bana koca dünya senin benle derdin ne?

Tahayyül edemediğimiz kadar basit bir silahla vurulduk. Gözümüzün göremediği sefil bir virüsle... O yüzden bu kadar şaşkınız.

Malum çoğumuzu uyku tutmuyor şu sıra. Uyku tutmayınca herkes başka bir yol seçiyor kendine. Bana gelince, böyle zamanlarda genellikle geçmişi rastgele bir yerinden yakalamaya çalışır, kendimi iyi ve mutlu hissettiğim bir yeri, güzel bir günü veya bir zaman kesitini hatırlamaya, deyim yerindeyse yeniden yaşamaya çalışırım. Uykunun kollarına yuvarlanmak kolaylaşıyor o zaman. İnsanız işte temel arayışlarımızdan biri sükunet ve güvenlik hissiyatı. Bu hissiyata bir parça yaklaşırsan günün sonunda gözlerini kaosa kapatabiliyorsun...

Kolay değil, iki aydan az bir zaman zarfında, dünya üzerinde 128 bin kişi hayata acılar, ateşler içinde ve sevdiklerinden uzakta veda etti. Koca dünya yas tutuyor. Havadaki ağır yası solumak adeta felç ediyor insanı... Hiç geçmeyen bir halsizlik, kol bacak ağrıları... Elden bir şey de gelmiyor. İnsan bir nedenle dışarı çıktığında boş sokaklarda hüzünlü bir hâl görüyor. Neredeyse elimizle tutabileceğimiz bir hüzün...

Bu sene yeni yılı da güzel karşılamak için elimizden geleni yapmıştık oysa. Hani yeni yıla nasıl girersek o yılı öyle geçiriyorduk? Yok muydu böyle bir şey?

Neyse işte, içine yuvarlandığımız kabusu düşünmemek için geçip giden günleri kurcalarken, kulağıma Karadeniz türküleri söyleyen kadın sesleri geliyor önce. Sonra da film karesi canlılığındaki bazı resimler. Fındıklı’nın Sulak (Mzuğu) köyünde, Bageni pansiyondayız. Ateşin başında. Bageni pansiyon, iki katlı ahşap şirin mi şirin bir yapı. Bir de dik bir merdivenle çıkılan ve olağanüstü güzel bir manzaraya tepeden bakan ayrı bir restoran binası var. Kulağımdaki türkü sesi restoran kısmından, görüntüler ise aşağıdaki pansiyonun giriş katında sobanın etrafına yığıldığımız akşamın geç saatlerinden. Zihin bu; yaşananları olduğu gibi hatırlamıyor, yeni kombinasyonlar çıkarıveriyor. Fakat tam karşıki duvarda duran Kazım Koyuncu’nun fotoğrafı gerçekte de olduğu yerde. Bakıp bakıp inanamıyorsun. Saçlarında rüzgarlar saklayan, sesinde Gelevera deresi çağıldayan güzel gülüşlü Kazım. İnsanlık düşmanları yüz yıl yaşıyor ama sen gencecik gittin. Sen gittin. Hey gidi...

Mzuğu tepelerinden sıyrılıp kulağıma gelen ve tüm bunları hatırlatan türküyü ise sevgili Refika Kadıoğlu söylüyor. Bizler de eşlik ediyoruz. Kadife gibi bir ses Kazım’ın portresi üzerine düşüyor. Uykuyla uyanıklık arasında bir yerde, hamaktaymışım gibi sese bırakıyorum kendimi. Anlamadım dünyanın benlan ne derdi vardır / Herkese geniş gelır bağa bu kadar dardır / Sığamadım içine hep dolandım derdine / De bağa koca dünya senın benlan derdın ne…

Böyle işte. Mzuğu köyü. Bageni pansiyon. Geçen yıl gitmişiz! Çok tuhaf biçimde uzak geliyor gerçi. Bulunduğumuz yerden, bu karantina içinden her şey çok uzak geliyor şimdi... Geçen ayın üzerinden asırlar geçmiş gibi. Nasıl bu kadar uzağa savrulduk?

Son birkaç yıldır her nereye gittiysem o yer, Gazete Duvar’a yazdığım yazılara bir satır olsun, iki satır olsun hep sızdı. Ne tuhaf ki Fındıklı’nın mis kokulu coğrafyasında geçirdiğimiz iki gün hiçbir yazıya sızmamış. Çok güzel bir buluşmaydı oysa. GOLA Kültür Sanat ve Ekoloji Derneği’nden kadınlarla Aramızda Toplumsal Cinsiyet Araştırmaları Derneği'nden kadınların buluşması. Neyse işte... Yazmamın zamanı şimdi gelmiş demek ki.

Geçtiğimiz yıl mart ayındaki o güzel buluşmanın organizasyonuna büyük emek veren arkadaşımız Özlem Şendeniz, sonrasında mayıs ayında yine Fındıklı’da yapılan bir panelin ve atölyelerin metinlerinin, Aramızda kalmasın: Kır, kent ve ötesinde toplumsal cinsiyet adlı kitapta toplanmasına da önayak oldu.  Şubat ayında yayımlanan bu kitabı da burada duyurmuş olayım. Aramızda Derneği'nin ilk yayını olan bu kitap şimdi de yazarlar veya diğer gönüllü kadınlar tarafından okunarak sesli kitaba dönüştürülecek.

Dünyanın başka bir geleceği olacaksa, galaksiler savaştıran bir akıl değil, çam kokan ahşap evleri, yeşili, ormanı, dereleri, dilleri ve kültürleri kucaklayan ve her birini yaşatmak için çırpınan bir akıl yaratacak bu geleceği. Sanırım buna “kadın aklı” demekte bir sakınca olmaz.

Dünyanın bizimle derdi belki tam da bu. Bizi böyle bir ortak akla çağırıyor. Başka ne derdi olsun? Herkes bir şekilde bunu düşünüyor. Nitekim bu konuda yazılıp çizilen bütün metinler, ayılıp bayılıp paylaştığımız afili teoriler de esas olarak bunun yanıtını arıyor: De bize koca dünya, senin bızlan derdin ne? Galaksiler arasında görkemli savaşlar tasarlamış muhteşem bir medeniyetin evlatlarını çaresiz biçimde ev savunmasına hapsettiğine göre...

Tahayyül edemediğimiz kadar basit bir silahla vurulduk. Gözümüzün göremediği sefil bir virüsle... O yüzden bu kadar şaşkınız. Geçenlerde bu konuyu düşündüğüm başka bir yazı yazarken, öykü, roman ve film gibi kurmaca anlatının binlerce yıldır hayata bakıp durduğu gibi, hayat da kurmaca anlatıya bakmış olsaydı demiştim... Burada da tekrar edeyim. Bakmış olsaydık belki uzaylıları değil bu virüsleri ve bu korkunç pandemiyi bekliyor olurduk. Aklımıza yanalım.

Dünyanın derdinin ne oluğunu sormakla da kalmıyoruz. Bana kalırsa her birimiz olanların bir kısmını kendimizle de ilişkili sanıyoruz. İnsanız. Tehditle karşı karşıyayız. Dünyamızın merkezinde kısacık hayatlarımızla kendimiz duruyoruz. Herkes gibi ben de zaman zaman Covid-19 pandemisini dünyanın benimle olan derdine fatura ediyorum. Pasaportumu aldım diyorum tam üç seneden sonra yurttaş olarak atıldığım yerden kendimi toplayarak ayağa kaldırdım. Pasaport laneti herhalde bu... Değil yurt dışına gitmek, bitişik komşuma gidemiyorum. Ne vardı o pasaportu o kadar isteyecek?

Böyle bakmanın acıklı bir yönü olduğunu da bilmiyor değilim. Bilirsiniz, böyle yazılar yazmam pek. Yazdıklarımın bir yerinde bir kahkaha gizlensin isterim. Heyhat... Her zaman olmuyor. Bazen olmuyor.

Ezidi kızlar geliyor aklıma... Evlatlarını yeleklerinin içine fermuarlayarak şişme botlarla karanlık denizlere açılan Suriyeliler geliyor... Korkularını ve belirsiz bir gelecekten duydukları dehşeti hiçbir biçimde içimizde hissedemediğimiz, oradan oraya sürükleyip durduğumuz Suriyeliler. Bir tek onlar da değil. Dünyanın her köşesinde ayrı “Suriyeliler” var...

Dünyanın “insan ve insanlıkla” tek tek ve toplu olarak bir derdi nasıl olmasın? Covid-19 şerrinden bir hayır çıkacaksa o da belki bunun üzerinde düşünmekle olacak. Doğayla, başka canlılarla, başka kültürler, dinler ve toplumlarla barış içinde bir yaşam imkanı üzerine düşünmekle... Bakın evlerimize çekilmemizin üzerinden daha iki ay bile geçmeden Londra sokaklarını geyikler bastı, kaldırımlar gelincik tarlasına dönüştü. Moda sahilinde yunuslar oynaşıyor...

Yaşlı dünya belki de bizimle bir derdi olmadığını, derdin biz olduğumuzu bu yolla anlatıyor. Başka türlü yaşanabileceğini söylüyor. Başka bir seçeneğimiz de gerçekten yok. Diğer bütün seçenekler ertelenmiş kıyamet...


Sevilay Çelenk Kimdir?

Sevilay Çelenk Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünde öğretim üyesi iken barış imzacısı olması nedeniyle 6 Ocak 2017 tarihinde 679 sayılı KHK ile görevinden ihraç edildi. Lisans eğitimini aynı üniversitenin Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünde 1990 yılında tamamladı. 1994 yılında kurulmuş olan ancak 2001 yılında kendini feshederek Eğitim Sen'e katılan Öğretim Elemanları Sendikası'nda (ÖES) iki dönem yönetim kurulu üyeliği yaptı. Türkiye'nin sivil toplum alanında tarihsel ağırlığa sahip kurumlarından biri olan Mülkiyeliler Birliği'nin 2012-2014 yılları arasında genel başkanı oldu. Birliğin uzun tarihindeki ikinci kadın başkandır. Eğitim çalışmaları kapsamında Japonya ve Almanya'da bulundu. Estonya Tallinn Üniversitesi'nde iki yıl süreyle dersler verdi. Televizyon-Temsil-Kültür, Başka Bir İletişim Mümkün, İletişim Çalışmalarında Kırılmalar ve Uzlaşmalar başlıklı telif ve derleme kitapların sahibidir. Türkiye'de Medya Politikaları adlı kitabın yazarlarındandır. Çok sayıda akademik dergi yanında, bilim, sanat ve siyaset dergilerinde makaleleri yayımlandı. Birçok gazetede ve başta Bianet olmak üzere internet haberciliği yapan mecralarda yazılar yazdı.