Olmaya devlet cihanda…

Pazar, 15 Mart, 2020
Madem bir hastalık gündemi belirledi, Tıp Bayramı’nı da işin içine katayım ve hastalıklardan, doktorlardan, ilaçlardan söz eden kimi şarkıları hatırlatayım. Memlekette her şey üzerine şarkı yapılmış. Korona henüz şarkılara girmedi ama eli kulağındadır: Yakında bu virüsü içine alan şarkılar dinleme ihtimalimiz yüksek. ‘70’li yıllarda olsaydık, çoktan bununla ilgili bir plak pikabımızda dönmeye başlamıştı…

Birkaç gündür, hayatımızda hiç olmadığımız kadar tıpla haşır neşiriz. Korona, unuttuğumuz, ihmal ettiğimiz önlemleri bize hatırlattı; hastalanmamak için neler yapmamız gerektiğini bir kere daha etüt etmemize sebep oldu. Dünyanın her yerini etkisi altına almış bir virüs bu. Başta İtalya, pek çok ülkede hayat durdu. Türkiye’de alınan önlemler şimdilik başlangıç seviyesinde. Umarız daha fazlasına gerek kalmadan ve çok kayıp vermeden bu badire atlatılır.

Dün 14 Mart’tı. Memlekette Tıp Bayramı olarak kutlanan gün. Türkiye’de tıp eğitiminin başladığı gün bu. 1827 yılının 14 Mart günü, Hekimbaşı Behçet Mustafa Efendi, II. Mahmud himayesinde Tıbhâne-i Âmire ve Dârüttıbb-ı Âmire olarak bilinen ilk tıp okulunu kurdu ve Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda eğitime başladı. 92 yıl sonra, 1919 yılında, bu gün Tıp Bayramı ilan edildi. 1929’a kadar böyle kutlandı ama o yıl küçük bir tarih değişikliğine gidildi ve Bursa’da ilk Türkçe tıp dersinin verildiği tarih olan 12 Mayıs, Tıp Bayramı olarak kabul edildi. 1937 yılında, yeniden 14 Mart tarihine dönüldü; 1976 itibariyle bu günü içine alan hafta, Tıp Haftası kabul edildi.

Bu yıl bayram biraz buruk geçti zira korona, gündemi ele geçirmiş durumda. Sokakta hapşıran, öksüren insanlar, bir anda yalnızlaşıyor. Kalabalık etkinlikler durduruldu, önlemler artırılıyor. Şüphesiz bir anda ortalığa çıkan, maskeden makarnaya, kolonyadan tuvalet kağıdına pek çok ürünü stoklayan ya da fiyatını artıran fırsatçılar da var ama önlemlere uyduğumuz taktirde, hastalığın yayılmasını engellemek ya da en azından yavaşlatmak mümkün. Olaya soğukkanlılıkla yaklaşmak, panik havasına girmeden sakince adım atmak gerekiyor. Salgın yayılırsa, evlerimize kapanacağımız muhakkak. Bu esnada, yanımızda olacak şey, müzik.

Lafı dolandırdım, farkındayım ama madem bir hastalık gündemi belirledi, Tıp Bayramı’nı da işin içine katayım ve hastalıklardan, doktorlardan, ilaçlardan söz eden kimi şarkıları hatırlatayım. Memlekette her şey üzerine şarkı yapılmış. Korona henüz şarkılara girmedi ama eli kulağındadır: Yakında bu virüsü içine alan şarkılar dinleme ihtimalimiz yüksek. ‘70’li yıllarda olsaydık, çoktan bununla ilgili bir plak pikabımızda dönmeye başlamıştı…

Hapşırık, hastalığın belirtilerinden. Bu ara, mevsim geçişinin de etkisiyle her türlü hapşırıyoruz. Barış Manço, 1988 tarihli “Nane Limon Kabuğu”nda, tam da bugünler için bir reçeteye yer vermişti: “Sen tedbirini al, önünü kış tut / Bırak yine de yaz gelsin” demiş, bu öğüdüne uymayanlara şöyle seslenmişti: “Sonunda şifayı kapıp da şaşırınca / Bana gel, beni dinle, iyi yaz / Defteri kalemi al, iyi yaz…” Sonrası, kendince bir reçete: “Nane limon kabuğu, bir güzel kaynasın / İçine hatmi çiçeği, biraz çöre otu katasın / Hatta biraz tarçın, bir tutam zencefil / Bin derde deva geliyor…” Şarkı, nakaratındaki “hapşu” sözcüğüyle literatüre girdi. Üstelik tek örnek değil. Müzik tarihimizde, adı “Hapşu” olan şarkılar var. Aralarında belki de en eğlencelisi, Füsun Önal’ın 1972 tarihli 45’lik plağında karşımıza çıkan “Aşk Nezlesi (Hapşu)”. Sevgilisini görünce hapşırmaya başlayan bir genç kızın öyküsünü anlatıyor: “Koştum gittim doktora anlattım derdimi / Doktor hayretle dikkatle dinledi beni / Dedi ki, ‘han’fendi elimden bir şey gelmez / Aşk nezlesi derler buna, ilaç kâr etmez’…” Derdine derman bulamayan genç kızımız, plağın sonunda çareyi sevgilisinden ayrılmakta buluyor. Şarkının orijinali, İtalyan şarkıcı Rita Pavone’ye ait: 1968 tarihli “Il Raffreddore”. Bir Türkçe yorumu daha var: Nonna Bella tarafından seslendirilen “Hapşu (Domates Burun)”.

1969 yılında yayımlanan bir başka hapşırıklı şarkı, Berkant imzalı “Çok Yaşa”. Şarkıda, kızların peşinden koşarken hasta olan bir delikanlının öyküsü anlatılıyor: “Yağmur kar demez caka satarsın / Sırılsıklam kızlara koşarsın / En sonunda şifayı kaparsın…” sözleriyle başlıyor bu şarkı ama ilerleyen bölümlerinde, delikanlının sevgilisi, hasta olmayan bir erkekle kaçınca şöyle nihayetleniyor: “Sen açıkta kalırsın / Bundan bir ders alırsın / Gözlerini açarsın / Yağmurdan da kaçarsın…”

Hapşırıklı şarkılara çok girmeyeyim ama yine de, yakın dönemden bir örnek vereyim… Ahmet Sazlı, 2007 tarihli “Sebebi Sensin” albümündeki “İlaç”ta şunları söylüyor: “Hastalandım bak yine / İlaçlarım nerede / Keşke içmiş olsaydım / Senin saatinde // Burnumda sulanmalar / Gözümde sararmalar / Allahım bu ben miyim / Küstü yine aynalar // ‘Sabah akşam iç’ dedi / ‘Şu ilacı bitir’ dedi / Biraz iyi olunca / Sandım hepsi palavra // Canım öpücük ister / Grip aşkıma geçer / Tek başıma yatakta / Ömrümden ömür gider // Birkaç kaşık çorba / Nane limon sonra / Çok halsizim sevgilim / Vitamin ol sen bana…” Hapşırık bunun neresinde derseniz, şarkıyı dinlemeniz gerekiyor çünkü Sazlı, şarkıyı “hapşu” efektleri eşliğinde söylüyor.

Bahsi Barış Manço’yla açtım, yine ona döneyim, zira hastalıklarla alakalı özlü sözlerden biri, bir şarkısının ismi olmuştu: “Olmaya Devlet Cihanda Bir Nefes Sıhhat Gibi”. Kanuni Sultan Süleyman’ın Muhibbî mahlasıyla yazdığı dizelerden biri bu: “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi” diyerek başlıyor, Manço’nun şarkısına isim olarak seçtiği bölümle sonlanıyor. Manço, şarkısında “sıhhat”in önemini anlatıyor ama sonunu kadere bağlıyor: “Barış der, biraz tuzum ekmeğim olsa / Buz gibi pınar suyundan bir testim olsa / Bir de şöyle püfür püfür bir çınar gölgesi / Kaç kula nasip olur ki keyfin böylesi // Bir lokma ye, bir yudum iç, bir oh çekiver / İlaç neye yarar vade gelmişse eğer…”

Yakın dönemde aşıları tartıştık, tuhaf noktalardan komplo teorileri ürettik. Vadeye inanan inansın ama gölge etmesin. Aşının ve ilacın önemi aşikar. Derde dev olmadığı tek mevzu, aşk. Hacı Arif Bey, o çok bilinen şarkısı “Olmaz İlac Sine-i Sâd Pareme”yi şöyle devam ettiriyor: “Baksa tabibân-ı cihan çareme / Çare bulunmaz bilirim yâreme…” Aşkın ilacı belli: Vuslat. Nitekim alaturka bir şarkıda şu dizelere rastlıyoruz: “Hasta kalbimin ilacı sensin / Fırtına gibi eser geçersin / Merhamete gel inadı bırak / Yaşayamam ben senden ırak…” Dinlemek isteyen, içli sesiyle Şükran Ay’ın yorumuna uzansın; ben, söz ilaçlardan açılmışken, yakın dönemde yapılmış bir şarkıyı hatırlatayım: Burak Kut’un “İlaç” adlı şarkısı bu. Sözleri şöyle: “Sen de yalnızsan / Benim gibi kaybolduysan / Acı çekip yandıysan / İlaç olalım birbirimize…” Serdar Ortaç, bir şarkısında, olaya tersinden yaklaşıyor: “Ne olur gitme / Ufak tefek şeylere kızıp gitme / Ne yapmadım ki sen çok istedin de / Yavaş yavaş kabul edelim / Senin ilacın benim…”

Adı “Doktor” olan, doktorlardan söz eden şarkı da çok. Petek Dinçöz’ün “Hasta Ettin (Doktor Tavsiyesi)” adlı şarkısı örneğin: “Süpürge ettim saçlarımı / Kabul ettim suçlarımı / Yerine ben içtim sakinleştim / İçmediğin ilaçlarını // Hasta ettin sen beni hasta / Hasta olan sendin aslında / Yeni reçeteme seni yazmadı doktor / Kullanma onu diyor bir daha asla…” Dinçöz’ün bir başka şarkısının adı, “Doktora Git”. Kenan Doğulu’nun “Doktor”u, “Dur, dinle şu derdimi…” dizesiyle başlıyor ve şu nakarata bağlanıyor: “Doktor, derdime bul bir çare / Ona doyamıyorum, yaz bir reçete / Sabah, akşam, yemekten önce / Sonra ve her anımda yanımda istiyorum…” “Öyle büyük ki inan doktor, içimdeki boşluğum / Ne koyarsam koyayım hiç dolmuyor…” dizeleriyle başlayan Teoman şarkısı “Doktor”un nakaratı ise şöyle: “İnsanlar hiç bilmiyor / İnsanlar hiç duymuyor / İnsanlar hissetmiyor / Kimse beni sevmiyor doktor…”

Cem Karaca’nın Kardaşlar eşliğinde yorumladığı “Acı Doktor”, bebeği hastalanan bir babanın çaresiz feryadı. Yazık ki, Âşık Mahzuni Şerif imzası taşıyan bu türküye benzer çok türkü var… Yine Âşık Mahzuni’ye ait “Yaz Bir İlaç Doktor Bey”, fukaralık vurgusu yapıyor ve hastanede sıra bekleyenlerin, köyü uzak olduğu için ilçeye inemeyenlerin derdini dizelerine yansıtıyor: “Geldik ta sabahtan kaldık akşama / Yarına mümkün mü sıra doktor bey?” Aşk acısına odaklanan türküler de var elbette… Fazlı İyigöze’nin “Dertli Ağıtlar” albümünün diğer adı “İlaçsız Merhemsiz Dert”. Albümle aynı adı taşıyan şarkı, hastalıktan ziyade aşk acısıyla alakalı. Tıpkı Abdullah Papur’un “İlaçsız Doktorsuz” adlı türküsünde anlattıkları gibi. İlaçtan, doktordan söz eden arabesk şarkılarda da durum aynı. Hakan Taşıyan’ın sesinden bildiğimiz “Doktor”, bu bahse örnek olsun: “Çaresiz derdimin sebebi belli / Dermanı yaramda arama doktor / Şifa bulmaz gönlüm senin elinden / Boşuna benimle uğraşma doktor // Aşk yarasıdır bu, ilaç kapatmaz / Verdiğin teselli beni avutmaz / Dermanı yardadır sende bulunmaz / Dokunma benim gönül yarama dokunma doktor …” Sadece bunlar değil, “Doktor Civanım”dan “Aman Doktor”a uzanan, çok bilinen kimi şarkılar, yine aşk üzerine: “Aman doktor, canım gülüm doktor / Derdime bir çare / Çaresiz dertlere düştüm / Aman doktor bir çare…” Bu noktada, sözü yine ilaç bahsine getireyim ve Zülfü Livaneli’den Ahmet Kaya’ya uzanan pek çok yorumcudan dinlediğimiz bir türküyü anayım: “Odam kireçtir benim / Yüzüm güleçtir benim / Soyun da gir koynuma / Terim ilaçtır benim…” Hastanede geçen şarkılara, türkülere ise hiç girmeyeyim.

Az önce “Doktor Civanım”ın adını geçirdim, yazının sonuna, bu türkünün bilinmeyen bir yorumuyla ilerleyeyim… Tesadüfen bulduğum bir plakta karşıma çıkmıştı: Japon Kraliyet Orkestrası, bu türküyü, Yoshihiko Kawakami’nin düzenlemesi, Peggy Hayama ve Takashi Otowa’nın sözleriyle seslendiriyor. 1959 yılında kaydedilen türkünün yarısı kırık bir Türkçeyle seslendirilmiş. Plağın üzerinde Japonca şu not var: “Türkiye’den popüler bir şarkı…”

Doktorlar, hastalıklar, ilaçlarla ilgili bütün popüler şarkılarımız keşke bunun kadar neşeli olsa. Korona, belli ki daha ziyade ağıtlarla anılacak. İş ona varmadan önü alınsa, yayılması engellense güzel olacak elbette. Korktuğumuz şeyin başımıza gelmemesi için hadiseyi biraz ciddiye almakta fayda var. Bunu yaparken şarkılardan uzaklaşmasak güzel elbette. Bugünkü yazıda Tıp Bayramı’nı bahane ettim, aklıma gelen doktorlu, hastalıklı, ilaçlı şarkıların küçük bir kısmını andım. Bu ara konserler iptal ediliyor ama yeniden şarkılara sığınmamız yakındır. Şu kötü günler geçsin, nasılsa neşeli şarkılar söyleriz…

Yazıyı bitirmeden, günün mânâ ve ehemmiyetine uygun bir şarkıyı anayım: Grup Yorum imzalı “Sen Olacağız”. 2008 yılında yayımlanan “Başeğmeden” başlıklı albümde karşımıza çıkan bu şarkı, bugün 74. doğum gününü kutladığımız Mahir Çayan için yazılmış. Sözlerini anarken, güzel günlere ulaşma umuduyla sahiplendiğimiz, mücadelesini sevdiğimiz bu “genç” devrimciye selam çakayım: “Kızıldere’den bugünlere kavgamızın Mahir’isin / Bu halkın adaletidir sonsuz cüretin / Açtığın yolda fırtınalar yaratacağız / Sen bizsin, biz de sen olacağız…” Grup Yorum, geçtiğimiz hafta, ölüm orucundaki iki üyesine yapılmak istenen zorla müdahaleyle yeniden gündeme geldi. Aslında hep gündeme gelmesi ya da gündemden hiç düşmemesi gerekiyor çünkü tek istedikleri konser vermek, şarkı söylemek. Uzun zamandır engelleniyorlar; haklarında açılmış tuhaf davalarla yargılanıyorlar. Topluluğun iki üyesi, İbrahim Gökçek ve Helin Bölek, sürdürdükleri ölüm orucunu konser verebildikleri gün bırakacak ama devlet buna izin vermiyor. Aklı selim doktorların, onların isteği olmadan müdahale etmeyeceği muhakkak ama aksi ihtimal bile can sıkıcı. Tıp Bayramı’nın ertesinde, koronanın işgal ettiği gündemde, onca doktorlu şarkıyı anmışken dikkatleri yeniden Grup Yorum’a çekmek isterim. Bugüne dek hep bizim yanımızda oldular, bugün yanlarında olma zamanı.

Yazının sonunda, bütün sağlık emekçilerinin geçmiş Tıp Bayramı’nı kutlayayım. Bu ara deli gibi çalışıyorlar. Onları anarken, göz ardı etmememiz gereken bir gerçeği de dillendireyim: Sağlık personeline yönelik şiddet. Yazık ki, sık karşılaştığımız bir durum bu. Korona, sinirleri de bozdu. Umalım ki, önümüzdeki günler şiddetsiz ve bol sağlıklı günlere evrilsin. Buna gerçekten çok ihtiyacımız var. Unutmadan, son bir temenni: Güzel arkadaşımız Çağlan artık aramıza dönsün. Şu karantina günleri geçsin, yine birlikte konsere gidelim, şarkılar söyleyelim.


Murat Meriç kimdir?

1972’de doğdu. Çanakkale ve İzmit’te okudu. Ankara’da kimya mühendisliği eğitimi alırken, dinlediği müziğin tarihine merak saldı ve oradan ilerledi. Kendini bildi bileli plak topluyor; okuyor, dinliyor, dinlediklerini yazıyor, sevdiklerini çalıyor. Kedi gibi meraklı. Rakı, roka, bamya, erik seviyor. İstanbul’da yaşıyor ama Ankaracı. 1996’da Müzük adlı dergiyi çıkartan ekipten. Sonrasında Roll mürettebatına katıldı. Mürekkep, Birikim, Milliyet Sanat, Virgül, Bant gibi dergilerde yazıları yayınlandı. Yeni Binyıl, Radikal ve BirGün'ün yazarlarındandı. Ankara’da Radyo Arkadaş’ın kuruluşuna katıldı ve pek çok radyoda programlar yaptı. Şu anda Açık Radyo'da, hafta içi her sabah Şarkılarla Memleket Tarihi adlı programı hazırlıyor ve sunuyor. Pek çok televizyon programının danışmanlığını yaptı, metnini yazdı. 2002 - 2003 yıllarında hazırlayarak sunduğu Kırkbeşlik adlı televizyon programı TRT’de yayımlandı. Kalan Müzik için bir Tülay German albümü (Burçak Tarlası 64 – 87, 2001) derledi, pek çok albüme yazar ve danışman olarak katkıda bulundu. Pop Dedik / Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziği (İletişim Yayınları, 2006) ve 100 Şarkıda Memleket Tarihi (Ağaçkakan Yayınları, 2016) adlı iki kitabı, üzerinde çalıştığı pek çok projesi var. Üniversitelerde ve kültür merkezlerinde müzik tarihi üzerine seminerler verdi, veriyor. Düzenli olarak Gazete Duvar, Vatan Kitap ve Kafa’da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI