Münferitleşme tuzağı

Cumartesi, 22 Şubat, 2020
Uzunca bir süredir iktidarın bütün siyasi önceliğinin kendisini savunmak olduğunu söylüyorum. Bunun için devletin bütün kurumsal kapasitesini hatta kendi siyasi aygıtını (AKP) bile feda etmeyi göze aldığı da anlaşılıyor. Bütün kurumsal alanları kendisine tabi hale getirmekten, onları tamamen işlevsiz kılmaya doğru bir gidiş göze çarpıyor. Yargı, diplomasi ve güvenlik bürokrasisinde ve kurumlarında bu durumu izlemek mümkün.

Süreklileşmiş ve kanıksanmış haksızlıkların arkasında, hedefindeki insanlara yönelen şiddetli saldırılar kadar onların zayıflıklarını yüze vuran, yalnızlıklarını büyüten, yan yana durmalarını zorlaştıran tuzakların da payı var. Gündelik tacizlerden devletin topyekun şiddetine kadar geniş bir alanda, mağdur olanların “neden ben” diye sorması ya da onlar hakkında “neden o” diye düşünülmesi isteniyor. Tacize uğrayan kadınlara –üstelik hakimler tarafından- “ne giymiştin” diye sorulması bu yüzden. Kadınların bir tacize uğramamak için mecbur olduklarını düşündükleri daimi otokontrol, baskının başka hiçbir araçla sağlanamayacak kadar içselleştirilmesini, sürekliliğini sağlıyor. Nedenselliği failden kopartıp mağdura yüklemek, taşıttırmak, böylece suça meşruiyet kazandırmak veya saklanacak delik vermek böyle oluyor.

Kamusal otoritenin, devletlerin hak ihlallerinde de, mağdurları yalnızlaştırmak için benzer bir yola başvuruluyor. Her türlü organize saldırı veya baskı karşısında, “neden ben” veya “niçin o” soruları aynı etkiyi yaratıyor. Bütün dünyadaki örgütlü kamusal şiddetin, hak ihlallerinin çok müracaat edilen bahanelerinden olan “münferitlik” iddiası, sadece savunma amaçlı olarak kullanılmıyor. Sistematik hale getirilmiş durumların tekil örnekler gibi tarif edilmesi, sadece baskı ve şiddetinin failini korumak için değil, yaygın şiddet ve hukuksuzluğun mağdurlarını yalıtmak ve ayrıştırmak için de hizmet veriyor. Dikkatleri failin üzerinden çekmesi yetmiyormuş gibi bazen mağdurun kendisini, bazen mağdurların birbirlerini, bazen de seyircilerin herkesi ayrı yerlerde görmesine yarıyor.

İktidar sahiplerinin baskı ortamını genişletmek, direnme imkanlarını zayıflatmak için kullandığı yöntemlerden bir diğeri de, sembol davaların –ve mağduriyet havuzlarının- herkesin içine atılacağı geniş bir torbalara çevrilmesi. Bazen iddialar, bazen dahil edilen insanlar açısından saçmalık seviyesinde tutarsız, anlamsız, akıl dışı zorlamalarla kafa karıştırıcı bir yığın yaratılıyor. Bütün hesaplaşmaların tek kalemde halline veya bir taşla sayısız kuş indirme hesabına hizmet edecek gibi bir görüntü oluşuyor. İlk bakışta çok saçma gelen hatta amaca hizmet etmeyecek bir sulandırma gibi duran bu durum, yalıtmanın bir başka cephesi aslında. Çoğu –hesap görme anlamında- sonuçsuz kalmış sembol davalarda, davanın içindeki her aktörün veya durumun, ilişkilendirilmesindeki saçmalığı, davanın ilerleyen aşamalarında yaşanan ayrıştırılmalarda da izliyoruz. Davalar –ve her türlü mağduriyet alanı- münferit görülsün, davaya dahil olan her kesim de kendi durumunu –veya yanındakinin durumunu- münferit kabul etsin isteniyor.

Kimi zaman iddialara (suçlamalara) yüklenen ağırlıklar değiştirilerek, kimi zaman sürece yapılan müdahalelerle kışkırtılan “gerçek hedef” tartışmaları, bir ayrıştırma aracına dönüşüveriyor. Dış çemberlere doğru gidildikçe -kerameti kendinden menkul- taraftar grupları peydahlanıyor. Bu ayrışmayı manipüle etmeye kalkanların heves ve hayallerini bile zorlayan pratikler ortaya çıkıyor. Aynı torbaya atılarak aynılaştırılmaya itiraz etmek ile ayrıştırma için yapılan kışkırtmaların üstüne atlamak kolayca birbirine karışabiliyor. Çoğu “hariçten gazel” olan bu performanslar, ortaya atılan mesnetsiz suçlamaların dolaylı biçimde yeniden üretildiği yorumlara kadar ilerletiliyor. Pek çok durumda açılan münferitlik çukurlarına hevesle veya kazayla düşenler hiç az olmuyor.

Bu kadar uzun bir girizgah yapmamın neden, giderek sıkışan iktidarın savunma stratejisinde ve özellikle de muhalefete karşı yöntemlerinde ciddi değişim işaretlerinin belirginleşmesi. Uzunca bir süredir iktidarın bütün siyasi önceliğinin kendisini savunmak olduğunu söylüyorum. Bunun için devletin bütün kurumsal kapasitesini hatta kendi siyasi aygıtını (AKP) bile feda etmeyi göze aldığı da anlaşılıyor. Bütün kurumsal alanları kendisine tabi hale getirmekten, onları tamamen işlevsiz kılmaya doğru bir gidiş göze çarpıyor. Yargı, diplomasi ve güvenlik bürokrasisinde ve kurumlarında bu durumu izlemek mümkün. Gezi Davası dolayısıyla yaşananlar, her boyutuyla İdlib krizi veya ekonomideki gelişmeler, “gayri ciddiliğin” ve bunun ciddi sonuçlarının giderek yayılacağını gösteriyor. İktidarın savunma stratejisinin gayri ciddi ve gayri nizami bir hal almasına koşut olarak, muhalefete muamele biçimi de değişiyor.

 

Kutuplaştırma, blok siyaseti veya popülist otoriterlik gibi hangi isimle tarif edilirse edilsin, iktidarın şimdiye kadar yürüttüğü siyasi savunma, karşısındakileri tek blok halinde etiketlemeye dayanıyordu. Böylece, kendisini koruyacak konsolidasyonu daha kolay sağlıyordu. “Ben tek, siz hepiniz” duruşu, hem kendi gücünü abartmak hem de muhalefeti küçümsemek için çok elverişliydi. Beka davası ve yerli-milli söylemi de “ötekilerin” blok görüntüsüyle daha etkili duruyordu. Bazen muhalefet içindeki ayrılıkları kaşıyan, onların birlikte durmasını zorlaştıran hamleler yapılsa da aynı torbada gösterilmeleri daha fonksiyoneldi. Parçalama kozu ise yedekte bekletilmeye daha uygundu. Ancak bu durumun avantajları hızla azaldı: İktidar konsolidasyonun artık sanıldığı kadar sağlam olmadığı anlaşıldı. Muhalefete blok saldırıların asıl olarak karşıda konsolidasyon yarattığı görüldü. Kriz ve sıkışma başlıkları, herkese aynı cevabın verilebilmesini imkansızlaştırdı.

Sadece İdlib sorununda ortaya çıkan savrulmalar bile istikrarlı sistem inşası çabasının yerini irrasyonel alana saklanan yüksek bir pragmatizme bıraktığını anlamaya yeter. Ekonomiden dış politikaya, yargıdan siyasete kadar her zeminde benzer işaretler mevcut. Bunun yaratacağı otorite boşluğu da gayri ciddilik, keyfilik ve belirsizlikle doldurulacak gibi duruyor. Hemen her alandaki siyasi tutarlılık terk edilince, muhalefet karşısındaki tutumun da çeşitlendirilerek buna intibakı gerekiyor. Kayyum hamlesiyle başlayan, İYİ Parti için özel stratejiler geliştirmesiyle devam eden, darbe tartışmalarıyla sertleşen siyasi tansiyonda yeni tutumun işaretlerini görüyoruz. İş Bankası hisseleri çıkışı, doğrudan Kılıçdaroğlu’nun özel bir hedef haline getirilmesi, her düzeyde sinir uçlarıyla fazlasıyla oynanmaya başlanması da listeye eklenebilir. Daha önce tek çuvalın içinde olmaları daha yararlı görülen muhalefet, şimdi torbadan ayrı ayrı çıkartılarak münferitleştirilmek isteniyor.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI