Ayakkabıyla eve girmek

Cuma, 6 Aralık, 2019
Dönemin politik atmosferi ve iki siyasetçinin profillerini göz önünde bulundurduğumda, ötekinin mahrem algısına duyulan saygı, siyasetin kimi durumlarda dayattığı teslimiyet ile ötekinden yaşam tarzına saygı beklerken kendi kurallarını dayatma, geçici de olsa boyun eğdirme inadı arasında salınıp duruyor bu fotoğrafın bende yarattığı izlenim.

.

Genelde evin dış kapısının eşiğinde, hatta bazen balkon kapısının önünde bile tesadüf edebileceğiniz ve mahremin sınırlarını işaret eden bir objedir terlik. Ayakkabı ise kamusal alanın resmiyetini, kurallar ve normlar silsilesini, dışarıyla kurulan ilişkiyi temsil eder. Bu ikili arasında her zaman böyle keskin bir ayrım yoktur ama. Çanta içinden çıkarılıp bir kabul gününde giyilen ev ayakkabısı özel alanın sınırını belirsizleştirip onu kamusal alana yakınlaştıran bir obje oluverir. Yazıya eşlik eden fotoğrafta göreceğiniz gibi terlik de bazen kamusal alanın ve burada süren çatışmaların özel alana taşınmasına vesile olur. Yani, ayakkabı ile terliğin zengin bir sembolizmi vardır.

2015’te, İstanbul’un Küçükarmutlu Mahallesi’nde sabaha karşı bir eve polis baskını yapılmıştı. Evin sakinlerinden Dilek Doğan, fütursuzca eve dalan özel harekatçılara postallarıyla eve giremeyecekleri uyarısında bulundu o gün. Ve bunu canıyla ödedi.

Adı “ev baskını” olmasına rağmen, daha insani koşullarda gerçekleştirilebilecek bir eylemin gencecik bir kadının canına mal olmasına sebep olan bu uyarı ne anlama geliyordu?

İlk bakışta evin hijyeninin, düzeninin ihlal edilmesine itiraz gibi görünmesine rağmen, aslında özel alanın mahremiyetine, şer’i hukukta bile hayati yeri olan hanenin dokunulmazlığına tecavüz ve kişi haklarının ihlali olduğu için bu kadar tepki görmüştü Dilek’ten polisin postalla eve dalması.

28 Şubat döneminde bu kez polis, sık sık İslami eğitim veren vakıflara, derneklere baskın yapıyordu. Bu dönemde, İstanbul Eğitim ve Gençliğe Hizmet Vakfı yurtlarına yapılan baskınları anlatan vakıf yöneticilerinin akıllarında kalan şu manzaraydı: “Mesela yurtlarımıza baskına geliyorlardı. Ayakkabılarını çıkarmıyor adam girişte. Halıya ayakkabısıyla basıyordu.” (aktaran İrfan Özet, Fatih-Başakşehir, Muhafazakar Mahallede İktidar ve Değişen Habitus, İletişim Yayınları, İstanbul, 2019)

1971’de Nurhak’ta öldürülen THKO’lu Sinan Cemgil’in eşi Şirin Cemgil’in anılarında karşımıza çıkan bir başka polis baskınını, Cemgil’lerin o dönem küçük bir çocuk olan oğulları Taylan annesine şöyle hatırlatıyordu: “12 Eylül sabahı yataktan kalktığımda odamın kapısının önünde miğferli, tüfekli bir er ve seninle nispeten saygılı şekilde konuşan bir subay vardı. Korktuğumu hatırlamıyorum ama ne olduğunu da pek anlayamamıştım. Garip olan şey askerlerden subay olanı tam teçhizatlı, tabancalı, tüfekli, el bombalı olmasına rağmen çoraplıydı. Giderken de sanki misafirliğe gelmiş olan biri gibi eğildi, ayakkabılarını giyerken tekrar kontrole geleceğini, merak etmememizi ama evden çıkmamamızın gerektiğini söylemişti. Biz de kapıdan onu bir misafir gibi ‘geçirdik’ sanki.” (Sinança, Şirin Cemgil, Sinan Cemgil’i Anlatıyor, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2016)

Bu örneklerden ikincisinde, muhafazakar kesim için polis şiddetinden daha yaralayıcı, öfke uyandırıcı olanın, İslam inancında ve kültüründe kutsal, dokunulmaz ve masum sayılana yönelik saygısızlık olması dikkati çekiyor. Üzerinde namaz kılınan halıların hoyratça çiğnenmesi, giderek güçlenen İslami örgütlenmelere ordudan yönelen öfkeyi, şiddeti ve dışlayıcı tavrı gösteriyor muhatabına. İlk ve ikinci örneklerde, postalla eve girmek bir çeşit işgal mağdurlar için. Mahremin sınırlarının ihlal edilmesiyle özel alanla kurulan ilişkinin tahrip olmasına sebebiyet verecek ve sindirmeyi, gözdağı vermeyi hedefleyen devlet şiddetine delalet eden bir saldırı. Üçüncüsünde ise ülke tarihindeki en ağır işkencelerin, hak ihlallerinin yaşadığı 12 Eylül sonrası dönemin yarattığı dehşete rağmen, hatırda kalan hanenin mahremiyetine saygı gösteren, evdeki huzuru bozmamaya çabalayan ve küçük bir çocuğu ürkütmekten imtina eden kolluk gücünün özenli tavrı.

Kur’an-ı Kerim’in Ta-ha Suresi’nin 12’nci Ayeti’ne bakacak olursak, ayağa geçirilen ayak/kabı dünyevi bağımlılıkları, nefsi ve maddi kültürü temsil ediyor. Ayetin Abdullah Ahmet Akgül tarafından tercüme edilen mealinde, Musa’ya “Gerçekten Ben, Ben senin Rabbinim. Nalınlarını çıkar; çünkü sen, kutsal olan Tuva vadisindesin!” diye sesleniliyor. İbadet başta olmak üzere, yeme-içme, uyuma gibi faaliyetlerin yerde yapıldığı bir kültürde, dışarının yüklendiği anlamları sokağın pisliğiyle birlikte içeri taşıyan ayakkabının evde yeri olamazdı. Halının üstüne bile seccade seren, işi bitince ayak altından uzak bir yere kaldıran günümüzün dindar aileleri de bu uygulamayı sürdürüyor. Gezi döneminde “Camiye ayakkabılarıyla girdiler” iddiasının nasıl karşılık bulduğunu hatırlayalım. Ama bu sadece dindarlara özgü bir davranış değil. Hatırı sayılır bir kesim, ayakkabılarını, yani dış dünyayı evlerinin sokak kapısının dışında bırakmayı tercih ediyor ve bu da sık sık komşularla çatışma konusu oluyor. Bu davranış eve kutsiyet atfeden bir kültürün uzantısı ve inançla, gelenekle bağlantılı olan hijyen kavrayışıyla da yakından ilgili. Kolektif bellekte ve kültürde yeri olan bu anlayış, Doğu ile Batı arasında salınan bir ülkenin ikilemlerinin tezahür ettiği bir tartışmayı çeşitli vesilelerle tetikliyor.

Hem “eve ayakkabıyla girmek”, hem de “eve ayakkabılarını çıkararak girmek” başlıklarıyla ekşisözlük’ü tarayınca, ayakkabı taraftarlarının bunu bir medeniyet göstergesi olarak niteledikleri, terlik taraftarlarının ise temizlik-iman ilişkisine bağladıkları görülüyor. Hafazanallah ayakkabının altına yapışarak eve girecek olanlar arasında çoğunlukla köpek b.ku, sarhoş kusmuğunun anılması, tartışmanın dışarının ayartıcılığı, ahlak dışılığı ve köpeğin ev içinde beslenmesinin İslam dininde genel olarak onay görmemesi ve kimi mezheplere göre namazı bozması sebebiyle mekruhluğuna gelip dayandığını gösteriyor. Geleneksel ile modernin, dindar ile sekülerin, taşralı ile şehirlinin sözlükte açılan bu başlık altında kıyasıya çatışmasını izliyorsunuz.

Ayakkabıyla evin içine giren maddi dünya, seküler düzen, alafranga yaşam tarzı ve imanı zedeleyecek pislik siyasi rekabetin de malzemesine dönüşüyor. Bunlardan en çarpıcı olanı Güneş gazetesinin CHP’li Gürsel Tekin’i devlet yardımından yararlanamayan yoksul bir Suriyeli mülteci ailenin evinde ayakkabılarıyla gösteren fotoğrafın eşlik ettiği manşeti: “Kibar Gürso”. Kemal Sunal’ın “Kibar Feyzo” filmine gönderme yapan bu manşet, çaycılık yaparak hayata tutunan ve siyasette önemli bir yere gelen Gürsel Tekin’in bu davranışını elitist, saygısız ve Tekin’in geçmişine gönderme yapıp görgüsüzce olarak niteliyor. Takvim’deki bir başka haberde yine Gürsel Tekin başrolde. Eren Erdem ile birlikte Barış Yarkadaş’ın babaannesini ziyaret için girdikleri evde ayakkabılarıyla görüntülenmeleri partiden bu konuya özen göstermeleri uyarısını almalarıyla neticeleniyor.

Benzer biçimde, bu yazıya eşlik eden fotoğraf yetmişlerde birbiri ardına kurulup yıkılan ittifakların ortaklarından biri olan Bülent Ecevit’in, bir diğerini, milli görüşçü Necmettin Erbakan’ı evinde ziyaret ettiği gün çekilmiş. Kültürel bagajı ve dış görünüşü ile Batı’ya yakın duran Ecevit’in geleneksel tarzda döşenmiş olan evde ayağına büyük gelen terliklerle iğreti oturuşu, jestlerine yansıyan “Ne yapalım, gelmiş bulunduk” pozu ile Erbakan’ın durumdan memnun fakat yine de ihtiyatlı, yerinden kalkıverecekmiş gibi hali dikkati çekiyor. Dönemin politik atmosferi ve iki siyasetçinin profillerini göz önünde bulundurduğumda, ötekinin mahrem algısına duyulan saygı, siyasetin kimi durumlarda dayattığı teslimiyet ile ötekinden yaşam tarzına saygı beklerken kendi kurallarını dayatma, geçici de olsa boyun eğdirme inadı arasında salınıp duruyor bu fotoğrafın bende yarattığı izlenim. Bu buluşmada ayağa geçirilen terlikler seküler kesimin yaşam tarzı ve ideolojisiyle dindarlarınkinin mücadelesinde kazanılan bir mevzi adeta Erbakan için. Batılı yaşam tarzının, modern dünyanın dışarıda bırakılması. Bir reddiyenin beyanı. Bir şahlanışın ilanı. Henüz İslami ideolojinin bugünkü kadar güç devşirmediği bir dönem olduğu için Erbakan’ın ayaklarının duruşuna yansıyan ölçülü tavrına rağmen bir politik gösteri.

Hasılı, ayakkabı ile terliğin taraflarını temsil ettikleri hegemonya mücadelesi, yaşam tarzlarının, ideolojilerin mücadelesi olarak da okunabilir.

 

 


Funda Cantek kimdir?

Doğma büyüme Ankara'lı. Ama aslen Niğde'li. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken basın sektöründe çalıştı. Mezun olunca akademisyenliğe geçiş yaptı. 1994-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, 2010 yılından, 686 No'lu KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çalıştı. Kent sosyolojisi, kent tarihi, toplumsal cinsiyet, basın tarihi çalışma alanlarıdır. İletişim Fakültesi ve Kadın Çalışmaları Programı'nda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim Yayınları, 2003); Sanki Viran Ankara (der), (İletişim Yayınları, 2006); Cumhuriyet'in Ütopyası: Ankara (der) (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2011); Kenarın Kitabı (der) (İletişim Yayınları, 2014) ve İcad Edilmiş Şehir: Ankara (der) (İletişim Yayınevi, 2017) adlı kitapları, çalışma alanlarında çok sayıda makalesi, araştırması bulunmaktadır. Şehirleri keşfetmeyi, sokaklarda yürümeyi, fotoğraf çekmeyi, arşivlerde eşelenmeyi, okumayı sever. Tuna'nın annesidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI