Joker: Bu işler şakaya gelmez!

Cuma, 4 Ekim, 2019
"Joker" alttan alta halkın umudunun bittiği, sisteme, adalete ve zenginlere güvenini kaybettiği bir Gotham evreni anlatıyor. Joker’in eylemlerinin onlar için bir umut haline gelmesi tepkinin sembolize edilmesi açısından anlamlı olabilir belki ama söz konusu kitlenin filmdeki temsilinin en azından ‘nötr’ olmaktan uzak, daha çok ‘tehlikeli’ olarak kodlandığını düşünüyorum.

Chistopher Nolan’ın milenyumun hemen ertesinde 2005’te vizyona giren “Batman Başlıyor” filmi, o güne kadar yapılmış en iyi uyarlama olarak kabul edilmişti birçok kişi tarafından. 11 Eylül saldırılarından sonra örselenen, gururları incinen süper kahramanların içlerine dönüp kendilerini bir kez daha yarattıkları bir dönemin ürünüydü aynı zamanda film. Ama Nolan’ın yaptığı başka bir şey daha önemliydi. Bu çizgi roman karakterini ‘fantastik’ bir dünyanın parçası olmaktan çıkarıp gerçek dünyanın içine taşımayı başarmıştı. Tam da bu nedenle, devam filmi olan “Kara Şövalye” 2008’de vizyona girdiğinde büyük kıyamet koptu. O zamana kadar yapılan en iyi çizgi roman uyarlaması olduğunu söyleyenler bile çıktı. Ama bu filmi büyük yapan şey, Batman’in varlığı değildi. Onun varlığının çeşitli yüzlerini ve temsil ettiği değerlerin açmazlarını gösteren Joker’di. Heath Ledger’in muhteşem performansıyla hayat bulan bu karakter yıkıcı da olsa anarşist bir tutumla Batman’e (ve seyirciye) temsil ettiği değerlerin altının ne kadar boş olduğunu gösteriyordu. Hoş, Nolan dört yıl sonra “Kara Şövalye Yükseliyor” ile geri döndüğünde bu filmin söylemini tamamen tersine çevirecek, tüm dünyada ısınan sokakları bir ‘terör’ konseptine hapsettiği karakterleriyle kendi topuğuna sıkacaktı.

Bu yılın çok ses getiren, Venedik’te Altın Aslan kazanan filmi “Joker”i yazmadan önce bu hatırlatmayı yapmak biraz zorunluluk. Zira “Kara Şövalye”deki Joker temsili ve Heath Ledger’ın oyunculuğu bir mihenk taşı. Haliyle bu karakteri ele alan her film ister istemez onunla kıyaslanacak. Todd Phillips’in Scott Silver ile birlikte kaleme aldığı film, asıl olarak Joker’in yeteneksiz bir palyaçodan, soğukkanlı bir katile dönüşümüne odaklanıyor.

Hayatının bir dönemini akıl hastanesinde geçirmek zorunda kalan Arthur Fleck, toplum tarafından dışlanmış (ya da kendisi öyle yaşamayı tercih etmiş) bir şirkete bağlı olarak palyaçoluk yapan, komedyen olma hayalleri kuran bir adam. Kimi sıkıntıları olmasına rağmen, annesiyle yaşayan bu adamın kötü olduğuna dair bir emare göremiyoruz. Uyum sorunları, kişilik bozuklukları var ama bunların farkında ve mümkün olduğunca normal olmaya çalışıyor. Ancak, hem toplumun ona bakışının, hem annesiyle yaşadıklarının ortaya çıkardığı etkiyle aslında kim olduğunu kabul ediyor ve hepimizin bildiği Joker’e dönüşüyor.

Bütün bu çerçeve içinde medya (gazete ve televizyon) kullanımı filmin önemli artılarından. Arthur’un kendisini bir televizyon şovunun içinde görme hülyasının giderek saplantıya dönüşmesi, ama bu saplantının bugünün medya algısı içerisinde reytingle örtüşmesinin döşediği yolları görmek çarpıcı. Şiddetin, televizyon eliyle yaygınlaştırılıp, gazeteler aracılığıyla meşrulaştırıldığı böylesi bir çağda filmin yaklaşımı yerli yerinde.

Bu tür, suç ve suçlu hikayelerine ana akım Hollywood yaklaşımının filmin de omurgasını oluşturduğunu söyleyebiliriz. Nihayetinde kahramanımız çevresi tarafından dışlansa, annesi onu hayal kırıklığına uğratsa da bu tür ‘toplumsal’ anlara gösterdiği tepkiler onun kişisel özelliklerine veriliyor. Bu kişilik özelliklerine, kalıtsallığa, akıl hastalığına, sorunlu çocukluğa bağlı kötülük söyleminin vardığı yer ise başka türlü bir hayat yaşasaydı bile Arthur’un Joker’e dönüşümünün kaçınılmaz olduğunu gösteriyor. Bu da karakterin hiçbir şansı olmadığını, alternatifleri bulunmadığını zaten ne olursa olsun olması gereken şeyi olacağını söylüyor seyirciye. Ama zaten olaylara sosyolojik değil psikolojik bakmayı tercih eden Amerikan anlatısının bir sonucu bu durumda. Oysa Nolan’ın Joker’i bir noktaya kadar bunu kırmayı başarıyor ve ‘iyiliği’ temsil eden rakibine savunduğu değerlerin (adalet, hukuk, halk vb.) aslında sorunlu olduğunu göstermeye çalışıyordu.

“Joker”i Venedik’teki gösteriminin ardından ayakta alkışlayanlar kadar, çok tehlikeli sularda yüzdüğünü söyleyenler de oldu. Kendi adıma ben tehlikeli sularda yüzdüğünü düşünenlerdenim. Öncelikle film alttan alta halkın umudunun bittiği, sisteme, adalete ve zenginlere güvenini kaybettiği bir Gotham evreni anlatıyor. Joker’in eylemlerinin onlar için bir umut haline gelmesi tepkinin sembolize edilmesi açısından anlamlı olabilir belki ama söz konusu kitlenin filmdeki temsilinin en azından ‘nötr’ olmaktan uzak, daha çok ‘tehlikeli’ olarak kodlandığını düşünüyorum. Asıl sıkıntı ise yönetmenin seyirci ile karakter arasındaki mesafeyi çoğu zaman korumakta zorlanması. Arthur’un finale doğru giderek vahşileştiği anlarda bile bu mesafe açılmıyor. Dolayısıyla onun bu dönüşümünü anlamamız (ve belki hak vermemiz) isteniyor sanki. ‘Kötü’ karakterle empati sinemanın tehlikeli sularından birisi. Özellikle karakter odaklı sinemaya geçişten sonra onlarca kötü karakter gördük. Onların iç dünyalarına giren, anlamaya ve anlamlandırmaya çalışan filmler. Kendi adıma bunda bir sorun olduğunu düşünmüyorum ancak, bu kötücüllüğün toplumsal, kültürel, ekonomik köklerini ustaca gösteren, karakterini de bunun içine yerleştiren filmleri her zaman daha başarılı bulmuşumdur. Burada böylesi bir yerleştirmenin varlığından söz etmek mümkün değil. Bu bakımdan filmin karakterle kurduğu mesafedeki tutarsızlığın ciddi bir sorun olduğunu düşünenlerdenim. Yeri gelmişken Joaquin Phoenix’in Arthur’un Joker’e dönüşümündeki olağanüstü performansının da yönetmenin işini zorlaştırmış olabileceğini eklemeden geçmeyelim. Arthur ‘komik’ birisi olduğunu düşündüğü için kendisine şakacı anlamına gelen Joker ismini layık görüyor. Ama sinemada temsil meselesi şakaya gelmeyecek bir şey kanımca. Bu filmde yönetmenin medyanın bir araç olarak Arthur’un dönüşümündeki etkisini ustaca gösterdiğini belirtmiştim, ama filmin kendisi de dönüp dolaşıp böyle bir araca dönme tehlikesi barındırıyor. Ki, Nolan’ın son filminin bir gösteriminde silahlı saldırı gerçekleşmişti. Bu filmin gösterildiği salonlarda da sivil polislerin bulundurulacağı haberleri gelmeye başladı.

Son olarak, filmi izlerken sık sık Martin Scorsese’nin 1976 tarihli klasiği “Taxi Driver”ı aklıma geldi. Bu film, bir sinema klasiği olmasına rağmen ilerleyen yıllarda temsil ve söylem olarak o dönem ABD’de yükselişe geçen ‘yeni sağ’ın diline yakın bulunmuştu. Michael Ryan ve Douglas Kellner’in her eve lazım kitapları “Politik Kamera: Çağdaş Hollywood Sinemasının İdeolojisi ve Politikası”nda (Ayrıntı Yayınları) “Taxi Driver” için şöyle yazar: “Film, toplumsal adaletsizliğe yöneltilen ahlaki tepkinin yetersizliklerini sergiler. Ahlaki kategoriler kişisel ve bireycidir. Sistemik ‘kötülük’ kavramının izine rastlanmaz. Böyle olunca, ahlaki programların, sistemde dönüşümler önermektense, bireylerin cezalandırılmasını talep etmeleri kaçınılmaz olur.”

Nihayetinde “Joker” de Gotham’ın içine düştüğü duruma yöneltilen tepkilerin yetersizliğini, Thomas Wayne ve toplum nezdinde kişiselliğini göstermekte oldukça mahir. Ve vardığımız nokta da bireylerin cezalandırılması oluyor. “Joker”in film olarak “Taxi Driver” gibi bir klasik olup olmayacağını zaman gösterecek ama temsil ve dil açısından aynı kategoride anılacaklarını söylemek kahinlik olmasa gerek.

JOKER

YÖNETMEN: Todd Phillips

OYUNCULAR: Joaquin Phoenix, Robert De Niro, Zazie Beetz, Frances Conroy, Brett Cullen

YAPIM: 2019 ABD

SÜRE: 121 dk.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI