Gülgün Türkoğlu Pagy
Gülgün Türkoğlu Pagy
  • gulguntp@yahoo.com

Deneyim ve bilgiyi bir etmiş kadınlar

Pazartesi, 30 Eylül, 2019
Boşinanç ile hakikatin derin köklerini karıştırdık; hem de hepimiz. Giderek gömüldüğümüz bataklıktan nasıl çıkacağımızı düşünmeliyiz. Eğitim seferberliğini imam hatip okulları açarak, fen liselerini kapatarak gerçekleştiren, olumsuz sıfatlarını satırlarca sıralasam da tarifi eksik kalan kültürsüz, kaba saba insanlar tarafından yönetiliyoruz.

Annemarie Schimmel, Ankara Üniversitesi’nde Dinler Tarihi alanında eğitimi vermiş ilk kadın ve ilk gayrimüslimdir. Harvard Üniversitesi’nde kürsü sahibi olan Schimmel, bu üniversitede yirmi beş yıl çalışmıştır. Kitapları, şiirleri, aldığı ödüller saymakla bitmez. Ülkemizde çalıştığı dönemde, Tasavvuf araştırmacısı olarak da kendini yetiştirmiş, halkla iç içe yaşamıştır. Köylerimizi gezmiş, köylü kadınlarımızla ilgili ilginç gözlemler yapmıştır.

Sufi kadınlar üzerinde yaptığı çalışmalarla bilinen Camilla Helminski, Londra’da eğitim vermiş Nakşibendi önder Rus Irina Tweedie, İslâm ve Taoizm arası benzerlikler üzerinde doktoralı Sachiko Murata, Wiebke  Walther, Margareth Smith gibi birçok Batılı kadın, kadının İslâm dinindeki yerini sağlıklı bir biçimde anlamak için ömür boyu süren bir çaba içine girmişlerdir.

Schimmel, veliyyullah mertebesinde ve mistik önder konumundaki kadınları şahsen tanıdığı için bu konunun kendini cezbettiğinden söz etmektedir. İslâmiyet’in erkek egemen yaklaşımlarının, Kur’ân’ın kendinden değil, onun kasıtlı tefsirinden kaynaklandığını, kadınların haklarının giderek kısıtlanmasında, fıkıh kitaplarının etkisinin büyük olduğunu ortaya koyan Amine Vedüd-Muhsin gibi, Schimmel de, bu tür tefsirlere “hayal mahsülü tefsir” der.

Schimmel, “Bir Kadın Sûfi: Râbia” isimli eser için yazdığı önsözde, özellikle Türk köylerinde, dışarıdan sıradan görülen birçok kadınla karşılaştığını, takva içinde yaşayan bu kadınların, kendi doğrularının velileri olduklarını ve yarısından fazlasına da, Hz. Muhammed’in yol gösterdiğini yazmıştır. Aynı bölümde, büyük velilerin gün ışığına çıkan biyografilerinde sıkça, bir yol gösterici “mürşid anne” kavramı ile karşılaşıldığından söz eder.

Sachiko Murata, “The Tao of İslâm” adlı çalışmasında, hayatın, kadın ile erkek kutuplarının olmaksızın gerçekleşemeyeceği üzerinde durur. Örneğin, Sûre 2:187 ile “Kadınlar sizin için elbisedir, siz de onlar için elbisesiniz” diyorsa bu ifadenin, din fenomenolojisinde birinin diğerinin alter-egosu olduğu anlamına geldiğini söyler.

Bu kadınlar deneyim ile bilgiyi bir etmiş kadınlardır. Deneyim dile gelmez. Yasak olduğundan değil, yumurta hücresi gibi bir şeydir o: Anneannemiz annemize hamileyken yumurta hücresi olarak orada bulunuşumuzun, varoluşumuzu öncelediği ve yumurta hücresinin karanlıkta olduğu, asla ışığı göremeyecek olduğu gibi şey. Timothy Freke ve Peter Gandy, “Jesus and the Lost Goddess” isimli kitapta, The Gospel of Philip’ten şu aktarımı yaparlar: “Damat ve gelin zifaf odasına aittirler. Damadı, onun gibi olamayan hiç kimse, gelinle beraberken göremeyecektir.” Aynı kitapta Epiphanius’tan yapılan ilginç bir alıntı vardır: “İsa, mecdelli Meryem’i bir dağa götürür. Burada İsa’nın bedeninin bir yarısı kadın hâline gelir, onunla sevişir.”

Geçen haftaki yazımda, modernite değil modernizmin bizi hem insanlık hem de kültür köklerimizden kopardığına değinmiştim. Eğitimsiz kadının, din adı verilmiş erkek hegemonyası altında aşağılanmasının önüne geçebilmek için, ne “zihin felsefecileri”  tarafından üretilen pek yetersiz çözümler ne de toplumla teması yetersiz “şehirli, meslek sahibi, açık, dolayısıyla aydın kadın” etiketli, feminizmi ahmakça bir kadın-erkek çatışması içinde boğan kadınlarımızın çabaları yeterli olmaktadır. İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesinin gündeme girdiği; esen yelden, asansörde denk gelmelerden, battaniyelerden “hallenen”, dini istismar ederek, dizginleyemedikleri cinselliklerine meşruiyet kazandırmaya çalışan bir yobaz güruh ile karşı karşıya kaldığımız bir zamanda yaşıyoruz.

Yobazlar, hastalıklı anlayışlarını, uydurulmuş hadislere borçlular. Uydurulmuş hadisleri kullanan diğer bir grup ise şu, kendilerinin zahmetsizce gark oldukları aydınlanmayı, uydurulmuş hadislere inanan yobaz grupla dalga geçerek, aşağılayarak onlara da getireceklerine inanan “bazı” ateistler. Bu iki grup düşüncelerinin kısırlığı ve kültürsüzlükleri konusunda benzeşmektedir. Bataklıktan kurtuluş böyle olmaz.

Kur’an’ın indiği dönemde hitabın, çöl bedevisine göre söylenmiş sözler ve işler olduğu hatırlanmalı. Anakronik okuma ile nasıl anlaşılsın?! Kültürlü ve sağduyulu kişi, bin dörtyüz sene öncesinde bu günün kavrayışını aramaz. Bilir ki; bu her türlü kurama, aykırıdır. Evrim, tarihsellik vb.

“Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah’ın emaneti olarak aldınız… Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınlarında sizin üzerinizde hakkı vardır” diyen Hz. Muhammed’in, kız çocuklarının sorgusuz sualsiz diri diri gömüldüğü bir ortamda konuştuğu hatırlanmalı. Kur’an’ın anlaşılması için yüksek bilinç gerekir. Felsefe alanında, kurgul bilinç düzeyine henüz ulaşmamış bir bilincin Kur’an’ı anlaması, anlamlandırması zordur. Yukarıda, Murata’nın ayet açıklamasında, sezgi, bilgi ve bilinç düzeyinin dorukta olduğu gözlemlenebilir. Yobazların açıklamaları ilkokul düzeyindeyse, ortaokul düzeyinde açıklamalarımızla böbürlenemeyiz.

Boşinanç ile hakikatin derin köklerini karıştırdık; hem de hepimiz. Giderek gömüldüğümüz bataklıktan nasıl çıkacağımızı düşünmeliyiz. Eğitim seferberliğini imam hatip okulları açarak, fen liselerini kapatarak gerçekleştiren, olumsuz sıfatlarını satırlarca sıralasam da tarifi eksik kalan kültürsüz, kaba saba insanlar tarafından yönetiliyoruz. Buradan çıkış kadın dayanışması ile olabilir. Dünya için de çıkış yolu, kadın dayanışmasıdır. İtkisel, dışlaşmak zorunda olan, huzursuz eril yanımız; kadim, bütünsel, şimdiden merkezinde olan dişil yanımıza üstün gelmemelidir. Bunun adı sevgidir. Fenotip üzerinden çekişen kısır bir feminist anlayıştan ziyade, ne ile savaştığımızı bilerek ilerlemeliyiz. İçeriğini bilmediğimiz ya da büyük olasılıkla yanlış bildiğimiz bir şeyle nasıl savaşabiliriz?

Onları (eril yanımız ve yobazlar) kendi başına soyut bir âlemde yaşayan, dikey otorite tutkunu, monolog sever, eril Tanrı ile başbaşa bırakalım. Kapanışı, Batı kültürünü, farklılıkların indirgenişini eleştirerek ortaya koyan Luce İrigaray’e kulak vererek yapalım: “Aramızdakinin, insanlığın çekirdeğine ait olan bir veçhesi olarak ele alındığının farkına varacak olursak, felsefe ve inancın da aslında ayrılmaz olduklarını keşfedeceğiz. O halde bizden istenen, insan gelişiminin yeni bir aşamasına, sanatın, felsefenin ve dinin, Batılılar olarak bildiğimizden farklı, başka bir anlamla donatıldığı ve farklı bir şekilde uygulandığı yeni bir çağa adım atmamızdır.”


Gülgün Türkoğlu Pagy kimdir?

Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Hidrobiyoloji mezunudur. University of London King’s College’da yüksek lisansını tamamladıktan sonra National Rivers Authority ve Anglian Waters’da biyolog olarak görev yapmıştır. Türkiye’ye döndükten sonra özel kuruluşlarda Ar-Ge alanında uzman olarak çalışmış, yöneticilik yapmıştır. Ege Üniversitesi Biyomühendislik Bölümü, Tıp Fakültesi ve CNRS Paris ortaklığında yürüttüğü doktorası insan genetiği üzerinedir. Avrupa birinciliğini kazanan Bio-Ace Centre of Excellence başvurusunu yürüten iki kişilik ekiptendir. Bir süre bu projenin müdürü olarak görev yapmıştır. Düşünüyorum Dergisi yazarlarındandır. Felsefe ve Kadın Sorunları üzerinde çalışmalarını sürdürmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI