Emin Alper: OHAL'de hissettiklerim Kız Kardeşler'i anlamama çok yardım etti

Cumartesi, 14 Eylül, 2019
Emin Alper’in ilk olarak Berlin Film Festivali ana yarışmada görücüye çıkan üçüncü filmi Kız Kardeşler cuma günü vizyona girdi. Aynı zamanda barış imzacısı bir akademisyen olan Emin Alper, çıkışsızlık hikayesi olarak tanımladığı filmini yazarken OHAL döneminde KHK ile ihraç edilen akademisyenlerin durumu ve kendisiyle ilgili kaygıların karakterleri anlamada çok yardımcı olduğunu ifade ediyor.

Emin Alper, Tepenin Ardı ve Abluka’nın ardından çektiği üçüncü filmi Kız Kardeşler ile şubat ayında Berlin Film Festivali ana yarışmasında boy göstermişti. Nisan ayında İstanbul Film Festivali’nde yerli seyircinin karşısına çıkan ve en iyi film ödülünü kazanan Kız Kardeşler, çocukken besleme olarak verilmiş üç kız kardeşin yıllar sonra baba evine dönüşü sonrası yaşananları anlatıyor. Geçit vermez dağların, her türlü tabiat olayının hapishane duvarları gibi tasarlandığı bir tür çıkışsızlık hikayesi olarak tanımlayabileceğimiz Kız Kardeşler vesilesiyle Emin Alper ile bir araya geldik. Filmin ortayı çıkış sürecini, bakanlık desteği alamayınca kaynak bulmak için yaşadıkları sıkıntıları, yönetmenin önceki filmlerini masaya yatırdık. Emin Alper’in üç kız kardeş üzerinden çıkışsızlığı ve çaresizliği anlattığı filmini yazarken çevresiyle kurduğu ilişkinin filme yansımasını anlattığı bölümler oldukça ilgi çekici. Kendisi de barış imzacısı bir akademisyen olan Emin Alper, filmin yaratım süreci ile OHAL dönemi, KHK ile işlerinden atılan akademisyenler ve kendi yaşadıklarının birbirine geçişini samimiyetle anlattı. Sözü sahibine bırakıyoruz.

Fotoğraf: Muhsin Akgün

Adet olduğu üzere filmin hikayesine dair bir soruyla başlayalım. “Beslemelik” üzerine bir film yapma fikri nasıl ortaya çıktı?

Benim büyüdüğüm kasabada çok yaygın bir uygulamaydı “beslemelik”; ve küçüklüğümden beri de beni çok meşgul eden bir mevzuydu. Bilmeyenler için anlatayım: Köydeki fakir ailelerden kasabadaki ailelere birtakım kızlar gönderilir. Bunlar evlat edinilir. Fakat bu durum hiçbir zaman hukuki bir statüye kavuşmaz. Yine de evlatlık denilir onlara. Daha da önemlisi bu kızlar hiçbir zaman ailenin gerçek bir üyesi olarak kabul edilmez. Evde anneye yardım eder, çocuklara bakar. Belki ilkokul sonuna kadar eğitim olanakları sağlanır. Kısacası ailenin eşit olmayan bir üyesi olarak kalır evlenene kadar. Buradaki ev sahibi ailenin misyonu hem ona daha iyi bir evlilik olanağı yaratmak hem de “medenileştirmek, okuryazar yapmak”tır. Dolayısıyla ev sahibi aile de bir tür iyilik yaptığını düşünür. Uzaktan gördüğünüzde o kızın, o ailenin bir ferdi olmadığını hemen anlarsınız. Okulda en arka sıralarda otururlar örneğin. Bunlar iç burkucu manzaralardı benim kuşağım için. Belki de biz geçiş kuşağı olduğumuz için bana hiç doğal olmayan çok rahatsız edici bir ilişki biçimi gibi gözükmüştü hep. Benim kafamda rahatsız edici bir imge olarak hep vardı bu kızların durumu haliyle. Bu arada kalmışlık halinin yarattığı acı, karakterler üzerinde bıraktığı iz; cinsiyet ve sınıf eşitsizliğinin kristalleştiği bir durumdu bu benim için ve bunu bir şekilde anlatmak kafamda hep vardı.

Filmdeki üç kız kardeş karakterin çok iyi yazıldığına dair yorumlar yapıldı. Sinemada kadın temsiline dair hassasiyetlerin yoğun olduğu bir dönemde böylesi bir hikayenin altına girmek biraz da risk taşıyor. Nasıl aştın bu tür riskleri?

Bunun bir risk olduğunun hep farkındaydım ama yazma aşamasında beceremezsem fark ederim diye düşündüm hep. O aşamada inanmadığım bir karakterin, kötü yazılmış diyalogların sırıtacağını düşündüm. Yazma aşamasında böyle bir his yaşamadığım için de biraz rahatladım. Ama tabii ki erkeklerin ateş başındaki sahnesinin diyaloglarını yazarken daha rahattım. Kadın karakterleri yazarken daha çok düşündüm ve dikkat ettim. Bunun dışında karakterler bildiğim, tanıdığım karakterler olduğu için yazarken erkek ve kadın olarak ayırmadım. Ama yazım aşaması bittikten sonra kadın sinemacı ve feminist arkadaşlarıma okuttum ve onların da fikirlerini aldım. Nispeten rahatım ama yine de eleştiriler gelecektir diye tahmin ediyorum.

.

Üç filmin ardından zamansızlık, mekansızlık ve dış tehdidin varlığı dikkat çekiyor. Bu üç tema Emin Alper sinemasının alametifarikası haline mi geliyor yoksa denk mi geldi?

Bunların hiçbiri planlanmış değil aslında. Yaratım sürecinde ortaya çıktığı için ben de sonradan fark ediyorum. Yani film ortaya çıktıktan sonra. Mekân birliği ve zamanın yoğunlaşması hoşuma gidiyor sanırım. Bir kompaktlık kazandırıyor filme. Bu film özelinde dış tehdidin çok geçerli olduğunu düşünmüyorum. Eğer eşkıya karakterlerini kastediyorsan, ben onları tehdit olarak kurgulamadım. Benim bu filmde dışarıya dair atfettiğim sıfat “erişilmesi gereken yer” idi. Sıkışıp kalmış karakterler ulaşılması gereken yere doğru gitmeye çalışıyorlar. Tehdit aslında tek bir karakter için söz konusu o da çoban.

Belki filmin hemen girişinde bu iki eşkıya karakterin oldukça gerilimli bir sahnede karşımıza çıkması böyle düşündürtüyor.

Anladım. Ama o aslında o çobanın karakterinin kurulduğu sahneler. Onun da hemen ardından onunla dalga geçiliyor. Ama akrepleri kastediyorsan evet. O çocuklar için köy hayatının tehlikelerle dolu olarak tasvir etme amaçlı. Doğa her karakter için ayrı bir şeyi sembolize etsin istedim. Necati geliyor “Abi ne kadar güzel burası keşke ben de burada yaşasam” diyor ama aynı doğa çoban için korkutucu, kızlar için kapatılmışlık hissini besliyor. Eşkıyalar da benim için son ana kadar çobanın hayali mi yoksa gerçek mi bilinemesin istediğim.

Peki, eşkıyalardan birisini sen oynuyorsun. Buna nasıl karar verdin?

O biraz mecburiyetten. O rolü Berkay Ateş istiyordu çok, ben de o oynasın istiyordum. Fakat program çıktığında ulaşım güçlükleri ve Berkay’ın programı nedeniyle imkânsız hale geldi. O zaman ben bunu hallederim dedim. Yanıma da yapım koordinatörü Selim Güntürkün’ü aldım.

Özlenen bir yer olarak dışarısı Çehov’un Üç Kız Kardeş adlı öyküsüyle de paralellik taşıyor. Berlin’deki gösterimin ardından bu türdeki bir soruya bir başka hikayesi “Çukurda”dan daha çok ilham aldığını söylemiştin. Türkiye sinemasında taşra değince Çehov hep önemli bir referans oluyor. Oysa Türkiye edebiyatı da taşra anlatısı ve tasviri açısından oldukça zengin. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsun, neden yerli edebiyat değil de Çehov?

Çehov referansının Türkiye’de bu kadar yaygın olması tesadüf değil. Fakat benim bu hikayede tek beslendiğim kaynak Çehov değil. Kemal Tahir de var. Köy romanları da var. Hatta bazı yerlerde kimi eleştirmen arkadaşlara isyan ettim. Taşra derken sürekli sinema aklınıza geliyor. Bir Fakir Baykurt’a, Kemal Tahir’e bakın onlara baktığınız zaman bu film aslında farklı bir yerde durmuyor. Olumlu anlamda bir sürü insan “taşra sinemasının dışında, onu kırıyor” falan demişti. Bu tür yorumları garipsiyorum çünkü taşranın tek temsili ne son 20 seneyle ne de sinemayla sınırlı. Bu anlamda bu filmin bizim edebiyatımıza çok yaslanan bir film olduğunu düşünüyorum. Hep söylüyorum Çehov kaynaklardan birisi. Onun neden bu kadar sevildiği meselesine gelince; öncelikle muazzam bir kaynak. Çehov’un ve genel olarak Rus edebiyatının meseleleriyle bizimkisi çok benzer. Fakirlik, az gelişmişlik, kır hayatının sıkıntıları ve değişmezliği, dışarıdan gelen aydının bu değişmezlik karşısındaki sıkıntıları, köylü-şehirli temsilleri, Doğu-Batı karşıtlığı, modernleşmenin sancıları… Bunlar bizim de yaşadığımız tecrübeler. Ama altını çiziyorum benin için yukarıda andıklarım dışında Yaşar Kemal, Orhan Kemal de çok önemli. Tepenin Ardı’ndan sonra Yaşar Kemal’in filmin referanslarından birisi olduğunu birkaç kez söylemiştim. Benim için sadece Türkiye edebiyatı değil, 1960’lardan sonra sinema da önemli bir kaynak.

1960’ların Türkiye sosyolojisine bakıldığında kır (taşra, köy) anlatısının baskınlığı çok anlaşılabilir. Bu noktada benim anlamadığım bugünün Türkiye’sinde, sen de dahil olmak üzere, sinemanın bir türlü kente gelememesi. Geldiğinde de “Abluka” gibi ancak periferiye kadar gelebilmesi. Bir türlü kent anlatısına dönüşememek, kentin dönüşümüne refleks gösterememek benim gözlediğim bir durum yeni sinemada.

Ben kendi adıma Kız Kardeşler’i taşra hayatını anlatan, köy hayatını resmeden bir film olarak algılamıyorum. Genel olarak eşitsizlik üzerine bir film. Eşitliksizliklerin insan ruhu üzerindeki yaraları üzerine bir film. Sadece bunun en uygun malzemelerinden biri beslemelikti, o da beni köye götürdü. Tepenin Ardı için de aynı şeyi söyleyebilirim. Benim için de oradaki mesele düşmanlıktı. Sosyolojik- antropolojik ilgi değil beni burada motive eden. Ben daha çok bu meseleyi en keskin ve en doğru bir biçimde nerede, nasıl anlatabilirim ile ilgileniyorum.

.

Senin sinemanın ana dayanaklarından birisi de atmosfer duygusu. Ama güçlü atmosfer kurmak ve bütün film boyunca bunu canlı tutmak büyük risk. Bu riski her defasında alıyor musun, yoksa başka türlüsünü bilmiyor musun?

Bunu hep söylüyorum. Atmosfer oluşturma hikayeden bağımsız değil. Yani hikaye oluştuktan sonra şimdi atmosferi nasıl kurayım diye düşünmüyorum. Hikaye zaten tek bir gecede geçince, bunun kendi içinde bir atmosferi oluşuyor. Dolayısıyla kendiliğinden çıkıyor. Hikaye çıktığı zaman, burada güçlü bir atmosfer olacak hissini ben de yaşıyorum. Belki bundan sonraki filmde o kadar da güçlü bir atmosfer çıkmayacak ya da hikaye onu gerektirmeyecek. Bilemiyorum. Galiba hikâyedeki güçlü atmosfer ihtiyacını kuran şey o az önce bahsettiğimiz zaman-mekân birliği. Abluka’da da tek bir mekâna sıkışıp kalma durumu vardı mesela. O da birkaç gün içinde geçiyordu. Senaryolardan çıkan sıkışmışlık hissini ben de görsel olarak güçlendirmeye çalışıyorum sadece.

Bu sıkışmışlık hissinin bu güne dair söyledikleri de var hiç kuşkusuz.

Tabii ki. Bütün filmlerde vardı. Burada da var. Kız Kardeşler’in yazım aşaması ile OHAL döneminde KHK tehdidi yaşadığımız dönem paralel gitti. Birçok arkadaşımız KHK’lı oldu. Ben bu anlamda şanslıydım ve yırtabilen azınlık arasında yer aldım. Onların sıkışmışlığını, burada işsiz güçsüz kalmalarını, hayatlarını idame ettiremeyecek hale gelmelerini, pasaportları ellerinden alındığı için yurt dışına çıkamamalarını bizzat gözlemledim ve bu tehdidi doğrudan yaşadım. Ben de Avrupa’ya gidip, biriktirdiğim her şeyi bütün kariyerimi burada bırakıp ikinci sınıf bir göçmen olarak mı hayatımı sürdürmeliyim yoksa burada sıkıntılar içerisinde yaşamak mı benim için daha iyidir ikilemini çok yaşadım. Bu durum hikayedeki kız kardeşleri anlamama çok yardım etti.

Filmle ilgili hem yurt dışında hem de Türkiye’de fazlaca Nuri Bilge Ceylan göndermesi yapıldı. Buna ne diyorsun?

Yurt dışında yapılması çok anlaşılır çünkü ondan başka bir isim bilmiyorlar. Türkiye’de de yapıldı. Özellikle fragman yayınlandıktan sonra sadece fragmana bakarak çok yapıldı. Olumsuz anlamda tabii. Filmi görünce kırıldı Allah’tan bu. Bir taraftan bu film özelinde çok da şaşırtıcı değil. Taşra hikayesi var, Çehov bağlantısı var. Onun sahnelerine benzeyen bir ateş başı sahnesi var. Bunların farkındaydım. Ama bu konuda kendimi baskı altına almıyorum. Öyle bir tedirginliğim olmuyor yazarken. Hatta bazı arkadaşlar okuduklarında kimi sahnelerin benzerliğine dikkat çektiler. Ben de “etkilendim ne olacak ki” dedim. Ki etkilendim de zaten. Bunda ayıp da yok, yadırganacak bir şey de yok. Ben bu filmin her şeyiyle bana ait olduğunu hissediyorsam sorun yoktur. Bizden önceki sinemacılar kuşağının hepsinin üzerimde etkisi var. Olmaması da garip olurdu. Örneğin Nuri Bilge Ceylan sinemasını bilmeseydim on dakikalık ateş başı sahnesini yazamayabilirdim. O bize şunu gösterdi ki iyi yazılır ve iyi oynanırsa bu tür sahneler çok lezzetli olabiliyor. Ama iki genel plan manzara, bir ateş başı görünce de insanların hemen yakıştırma yapmasından sıkılıyorum. Önce bir filmi izleyin hele.

Tepenin Ardı ve Abluka’nın ardından filmlerindeki alegori çokça dile getirildi. Kız Kardeşler’de biraz azalmış gibi. Önceki tartışmalardan etkilendin mi?

Tam aksine. Ben Abluka’da da itiraz etmiştim buna. Ama alegori olarak okunmasını anlayabiliyorum. Bu filmde de öyle. Alegori niyetiyle oturup yazmadım ama bu filme dair de öyle yazılar da çıktı. Biraz önce anlattığım Barış İçin Akademisyenler’in durumunun bir alegorisi olarak okunabilir tabii. Olağanüstü Hal’de bize yaşatılan sıkışmışlık halinin alegorisi olarak okunabilir. Benim bilinçli olarak alegoriyi kullandığım film Tepenin Ardı’dır. Bir de Abluka’daki köpek avlama sahnesidir. Bu filmde de özel olarak alegori tasarlamadım. Alegoriyi bazıları övgü bazıları yergi olarak kullanıyor. Ben alegoride yerilecek bir şey görmüyorum. Hikayeyi zenginleştiren bir şey benim için. Alegori olarak okunmadığı zaman film bize, insana dair bir şey söylüyor mu? Seyirciyi başka dünyalara götürebiliyor mu? Bunları yapabiliyorsa bir film, üzerine alegorinin eklenmesi onu daha da zenginleştirir. “Alegori bizi tek bir okumaya yönlendiriyor” diye eleştiriler var. Bence bu bir tek Tepenin Ardı için geçerli. Üstelik orada bile ben seyirciden onlarca farklı okuma duydum. Seyircinin okuma zenginliğini kısıtlamanız elinizde değil zaten. Örneğin Kız Kardeşler’i alegorik olarak okusanız bile herkes farklı bir biçimde farklı şeylerin alegorisi olarak okuyacaktır diye düşünüyorum. Bir de alegorinin bizim gibi ülkelerde kaçınılması çok zor bir şey olduğunu düşünüyorum. Fredric Jameson’ın “Tüm üçüncü dünya metinleri zorunlu olarak, çok özel bir biçimde alegorik metinlerdir” şeklinde bir iddiası var. Bunun kabaca açıklaması “ Üçüncü dünya entelektüelinin kafasında her zaman memleket vardır” şeklinde. Hikayelerini anlatırken memlekete dair laf söylemeden duramamak hali bu. Bunu bazı arkadaşlar akademik olmakla ilişkilendiriyor ama ben bunu hep söylüyorum, bununla değil üçüncü dünya entelektüeli olmakla ilgisi var daha çok. Ne anlatırsanız anlatın memleketin genel haline dair bir resim çizme, bir laf söyleme isteğinden kaynaklanıyor bu.

Filmlerin hakkında yapılan eleştirileri ne kadar ciddiye alıyorsun?

Çok açık söylemek gerekirse, benim filmi kafamda bir yere oturtmak altı ay bir yılı buluyor. Eleştirileri okuyorum ve genelde ilk tepkim katılmamak oluyor tabii. Ne alakası var, diyorum. Tabii olumsuz eleştirilere dair söylüyorum bunu. Ama bir yıl sonra tekrar izlediğimde “ha bunu kastetmiş” diye düşünüyorum. Katılsam da katılmasam da. Bazılarına katılıyorum, bazılarına katılmıyorum. Katılmasam da anlıyorum. Eleştiriyi ikiye ayırabilirim. Katılmadığım ama anladığım eleştiriler, anladığım ve katıldığım ama filmin geneli ve akışı açısından kaçınmanın zor olduğunu düşündüğüm eleştiriler. Bir de tabi hiç anlamadığım eleştiriler var. En çok etkilendiğim eleştiri kendimin de zayıflığını fark ettiğim noktalarda gelince oluyor. Eleştiri sürecinde o kadar çok farklı ve hatta birbiriyle çelişen eleştiri geliyor ki en sonunda yine siz kendi kendinizle baş başa kalıyorsunuz. Dolayısıyla ya sizin de şüphelendiğiniz noktalardan gelen eleştiri ya da çok ciddi bir fikir birliği ile gelen eleştiri sizi gerçekten etkiliyor.

Kız Kardeşler’in Kültür Bakanlığı desteği alamaması o dönem oldukça konuşulmuştu. Bir sonraki filmin için destek alabildin. Ne oldu, ne değişti?

Bizim için kolay bir süreç değildi. Destek alamamamız o karanlık günlerde, benim karanlığımı besleyen unsurlardan birisiydi. Bir yandan her an okuldan atılma endişesi, sürekli KHK listelerine bakıyorum. Bari sinema yapayım diyorum. Orada da yolumuz kapalı. Sadece bana değil muhalif olarak bilinen hiçbir sinemacıya da çıkmadı. Biz bunu nasıl aşacağız meselesiydi sürekli üzerine düşündüğümüz. Kendi ayaklarımız üzerine durabilecek miyiz? Bizim için asıl meydan okumalardan birisi buydu ve çok zorlandık. İnsanlar “Ya sen Emin Alper’sin çekersin” diyordu. Hiç öyle olmuyor. İnsanların sokağa atacak parası yok. Ne kadar çok kazansalar da yok. Büyük şirketler için de öyle. Bir dizinin bir bölümünün parasını verseniz bir film sahibi olacaksınız diye düşünüyoruz ama öyle olmuyor. Neyse ki bu süreci atlattık. Yeni proje açısından da şöyle bir durum oldu. Filmin Berlin’de ana yarışmaya kabul edilmesiyle bizim bakanlığa başvurmamız üst üste geldi. Biraz bakanlıkta bir mahcubiyet vardı. Tolga Karaçelik’in filminin başarısı üzerine, bizim film gelince sektörde “ayıp ediyorsunuz” söylemleri artmıştı. Bunun etkisinin olduğunu düşünüyorum yeni projeye destek çıkmasında. Ki bu proje daha politik, daha rahatsız edici ögeleri olan bir proje. Açıkçası şimdilik bu filmi kurtardığımızı düşünüyorum. Türkiye’de ciddi değişiklikler olmadığı sürece uzun vadede kendi geleceğimiz açısından da iyimser değilim.

Yeni filme dair kısa bir bilgi alsak…

Bir kasabada geçiyor. Yine taşra… Bu kez kasaba ama… Kasabada bir savcıyla belediye başkanını mücadelesi. Politik göndermeleri olan, alegori de olarak okunabilecek ama benim için çok başka katmanları olan bir hikaye.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI