Utanma duygusu geri gelir mi?

Çarşamba, 28 Ağustos, 2019
İçinde bulunduğumuz günler, Sırrı Süreyya Önder’in meclis kürsüsünden söylediği gibi “Allah utandırmasın” diyenlerin dualarının kabul edildiği, utanılacak her şeye gerekçe uydurulabildiği, utanma duygusunun tedavülden kalktığı bir zaman dilimi halini aldı. Utanma kelimesinin fiile dönüştüğü “utandırma” sözünün işlevsizleştiği bir zaman. Çünkü utandırma, ancak utanma duygusu var olmaya devam ettiğinde mümkün.

Utanma, en yaygın kullanımıyla, özel bir nedene bağlı bir üzüntü türü olarak tanımlanıyor: “Onursuz sayılacak veya gülünç olacak bir duruma düşmekten üzüntü duyma, mahcup olma” (TDK). Çekinme karşılığı olarak kullanılan yan anlamı bir kenara bırakırsak, asıl anlamı bir duyguyu işaret ediyor. Diğer insanlardan yansıyan -yansıyacağı varsayılan- olumsuz bakışlara dair bir üzüntü. Bazen de tamamen kendine yakıştıramama hali. Utanç, mahcubiyet diye isimlendirilen bu üzüntüye neden olan şey, son derece kuvvetli bir sosyal zemine oturuyor. Ama bu çok güçlü sosyal zemin, utanmanın bireysel, herkesin kendi başına yaşadığı bir hal olma özelliğini değiştirmiyor. Bu nedenle, utanılacak (ayıp) şey, tamamen toplumsal alanda inşa edilirken, kişinin utanıp utanmadığı, ne kadar utandığı neredeyse tamamen bireysel alanda biçimleniyor. “Utanma duygusuna sahip olmak” veya “utanması olmamak” gibi tabirlerin nedeni de bu bireysel hal.

Coğrafyaya, zamana bağlı olarak her toplumsal çevrenin utanmayla ilgili girdileri birbirinden çok farklı ve sürekli değişiyor. Her insanın ait olduğu veya muhatap olduğu toplumsal alanda karşılaştığı utandırıcı hallerden ne kadar etkilendiği ise neredeyse insan sayısı kadar çeşitli. Ayıp ve utanma meselesinin toplumsal cephesinde, din, örf, hukuk, kültür gibi pek çok faktör devreye giriyor. Ayıp bazen toplumsal çimentonun ana malzemesi, sosyal baskının en kuvvetli silahı haline geliyor. Utancın toplumsal zemininin ne kadar güçlü, belirleyici ve derin olduğu, bireysel etkilenmeyi de şekillendiriyor. Bir tarafta en kuvvetli dışlanma pratikleri işliyor, bir tarafta kabul görme güdüsü utancın tezahürlerini abartılı eylemlere taşıyabiliyor. Bu konudaki en çarpıcı ve ezberlenmiş örnek, Japon kültüründe utancın sarsıcı bir ritüelle kendini imhaya vardığı harakiri.

Utanç duyulması gereken şeylerin listesi farklı referanslarla beslenerek çeşitli kaynaklardan güncelleniyor. Fakat neredeyse bütün toplumun paylaştığı ortak bir zeminin, asgari bir uyuşmanın olduğu soyutlaması hep canlı tutulmaya çalışılıyor. Çoğu dini referanslara dayandırılan en temel yasakların versiyonları etrafında ayıplı eylemler, durumlar sıralanıyor. Bazıları utanılacak şeyler olmakla birlikte aynı zamanda yasak ve çeşitli dozlarda ceza da gerektiriyor aslında: Yalan söylememek, çalmamak, hak yememek gibi. Bunların utanılacak davranışlar olup olmadığıyla ilgili tereddütlere pek yer bırakılmamasına rağmen, yapılanların bu tarife uyup uymadığıyla ilgili çok geniş bir esneklik söz konusu. Bir de utanma kalkanı sağlayan gerekçeler, bahaneler, hafifleticiler var. Uygun gerekçe ya da bahane -bazen de kimin yaptığı, kime karşı yapıldığı- bir eylemi, bir durumu utanma alanından çıkartıveriyor. Bu tutum baskın, egemen ahlak dairesiyle de sınırlı kalmıyor üstelik.

Utanılması gereken şeyler konusunda bir mutabakat varmış gibi davranılması, yapılanların bu utanç dairesine girip girmediğine bakılmaya ve tartışma şahsileşmeye başladığında acayipleşiyor. Bu yüzden mutabakat yalanı, hemen herkesin birbirini aynı nedenlerle utanmazlıkla suçlamasına engel olamıyor. İçinde bulunduğumuz günler, Sırrı Süreyya Önder’in meclis kürsüsünden söylediği gibi “Allah utandırmasın” diyenlerin dualarının kabul edildiği, utanılacak her şeye gerekçe uydurulabildiği, utanma duygusunun tedavülden kalktığı bir zaman dilimi halini aldı. Utanma kelimesinin fiile dönüştüğü “utandırma” sözünün işlevsizleştiği bir zaman. Çünkü utandırma, ancak utanma duygusu var olmaya devam ettiğinde mümkün. Utanılacak bir şey yaptığını veya utanılacak bir durumda olduğunu farketmeyen, önemsemeyen birinin tutulan aynayla, bu durumun yüzüne vurulmasıyla, ifşa olmasıyla utanmaya başlaması için, utanma yeteneğinin yaşıyor olması gerekir.

Son yıllarda yüzlerce örneğini gördük belki, ama son bir haftada yaşananlar, söylenenler, ortaya çıkanlar bu utanma meselesinde artık biraz geri dönülmez bir noktaya gelindiğini gösteriyor. Aynı konuşmanın içinde düpedüz yalan söylendiğinin ortaya çıktığı cümlelerle bezeli nutuklar atılıyor. Haksızlık yapabilmekle övünüldüğü, övünenlerin alkışlandığı, haklı görüldüğü izleniyor. Büyük çalkantılar yaratacak skandallar, açık talan ve rüşvet düzeni kanıtları ortaya dökülüyor ama utanmak şöyle dursun, pişkinlikte sürekli zirve tazeleniyor. Toplum bilim ve siyaset meselelerini tıbbi kavramlarla açıklama, bazı hastalık isimlerini kavram olarak kullanma konusunda tabiplerin çok haklı eleştirileri var. Hem etik olarak, hem bilimsel olarak çok doğru itirazlar öne sürüyorlar. Fakat yaşamakta olduğumuz duruma ilişkin -bu eleştirileri göze alarak- sosyopati ve psikopati durumunda görülen bir duygu yitimi tablosuyla benzerlikler olduğunu söylemek mümkün.

Kuvvetli bir ekonomik arka planın eşliğinde siyasetten başlayarak toplumsal, kültürel bütün alanlara doğru yayılan utanmazlık, elbette bir psikolojik rahatsızlığın ürünü değil. Utanmayla ilgili yaşadığımız şey, insan olan herkeste var olduğu varsayılan bir duygu engelinin, fazla ayak bağı olduğu için önce bazı ayrıcalıklılar, sonra herkes için kaldırılması veya başkalaştırılmasıyla ilgili. Yani biraz fiili durumu hukukileştirmek gibi bir şey. Hukuksal normlara bağlı olmak nasıl adım adım önemsizleştirildiyse, ahlaki sorumluluklar da aynı tür bir işlem gördü. Önce utanılması gerekenlere, uygun gerekçeler bulundu, sonra utanma yükümlülüğü daraltıldı, bazı şeyler “KHK” ile utanç vesilesi olmaktan çıkartıldı, en sonunda da geniş bir kesim için utanma duygusuna pek gerek kalmadı. Şeklen bile hukukilik artık zahmetli bir boş uğraş, hiç utanmıyorken utanmış gibi yapmak da lüzumsuz vakit kaybı. Oysa utanma-utandırma, sorumluluğu içeren siyasi bir mesele

Geçtiğimiz bir iki hafta içinde yaşanan olaylarda: Kayyım meselesinde, “muhalefetin” tavrında, Davutoğlu’nun sözlerinde, orman yangınlarında, kadın cinayetlerinde, milyonluk hediyelerde, milyarlık peşkeşlerde utanan bir kişiyle bile karşılaşmadık. Kendi utanana rastlamadığımız gibi, yakınları adına utanan, yanında durdukları için mahcup olan da görmedik. Daha önce yine bu köşede siyasete ahlaki içeriğinin yeniden kazandırılması gerektiğinden bahsettiğim yazılar oldu. Tutarlılık, ilke, dürüstlük, samimiyet gibi kavramların yerini stratejinin, başarılı taktiklerin, etkili hamlelerin, oyun kurmanın aldığı bir zemin, üzerine konuşulacakları artırsa da siyasi alanı zenginleştirmiyor. Utanma duygusundan arınmak da, aslında kimseyi daha güçlü yapmıyor, belki geçici olarak zayıflığını örtüyor. Ancak bulaşıcı olan bu duygu yitimi tablosu, geri kazanılması zor çoraklığı, kurumayı da getirebilir. Sırrı Süreyya Önder’in söylediği gibi “utanma duygusunu alan” Allah da yeniden yerine koymayabilir. Bir süre sonra, rahmetli Oğuz Aral’ın ünlü karakteri “utanmaz adam” biri olmaktan çıkar herkes olur. Utanmayı kurtaramazsanız, birini utanmazlıkla suçlamanızın bir anlamı kalmaz. Utanma, insanın kendisine dair bir üzüntü duygusu olmaktan çıkar, başkaları için negatif eklerle kullanılan anlamsız bir sıfata dönüşür. Utanmayı bilmeyenleri de asla utandıramazsınız.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI