Ümit Kıvanç
Ümit Kıvanç

Kıymetlendirme destanı 3 - Sui generis

Pazartesi, 1 Temmuz, 2019
2019 Türkiye’si yargı sistemi manzarasını, başka renge gerek duymaksızın, yalnız siyahın çeşitli tonlarıyla çizebiliriz. “İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı,” diye sordu Atalay, “anayasal düzen deyince yalnız yürütmenin işlevini mi anlıyor? Haklar, özgürlükler ve bunları garanti altına alan anayasa maddeleri bu düzene dahil değil mi?” Çoktan aşılmış geçilmiş olması gereken sorular hâlâ önümüzde. Şimdi ya aranan ya hapisteki Fethullahçı polis ve savcıların hazırladığı malzemenin “yeniden kıymetlendirilmesi” yüzünden.

İkinci gün, Can Atalay izin alıp ceketini çıkardı, kollarını sıvadı ve tam iki buçuk saat boyunca, “anayasal düzen” kavramından sivil haklar için verilen mücadelelere, Gezi İsyanı’na yolaçan dinamiklerden eylemin özelliklerine, Fethullahçıların marifetlerinden Taksim Dayanışması’nın hikâyesine, dallı budaklı pek çok konuya daldı çıktı. Tıpkı sanıklar ve onlardan sonra söz alan tutuklu sanık avukatlarının temel hak-hukuk ilkelerini hatırlatmak zorunda kalışı gibi, Atalay’ın yer yer siyasî savunmasındaki pek çok mecburî izahat da gösterdi ki, 2019 Türkiye’si yargı sistemi manzarasını, başka renge gerek duymaksızın, yalnız siyahın çeşitli tonlarıyla çizebiliriz. “İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı,” diye sordu Atalay, “anayasal düzen deyince yalnız yürütmenin işlevini mi anlıyor? Haklar, özgürlükler ve bunları garanti altına alan anayasa maddeleri bu düzene dahil değil mi?” Çoktan aşılmış geçilmiş olması gereken sorular hâlâ önümüzde. Şimdi ya aranan ya hapisteki Fethullahçı polis ve savcıların hazırladığı malzemenin “yeniden kıymetlendirilmesi” yüzünden.

Can Atalay, Fethullahçıların çalışmasını ‘yeniden kıymetlendirdik’ demenin beyhûdeliğini vurguluyor: “Böyle bir yasal ifade yok! Ceza muhakemesinde olmayan bir şeyi yapamazsınız.”

Yaparlar. Çünkü muhakemesi de yok; yalnız ceza var. Niyet var, hedef var. Bahane var, uyduruk var. “Halkı adaletsizliğe alıştırma” diye bir eylem var, henüz suç olarak tanımlanmamış… Oysa sonucu itibarıyla, hükümeti devirmeye kalkmaktan bile ağır. Polisin aynı gizli teşkilattan başka polise yolladığı, onun haftasonu yemeyip içmeyip işleme koyduğu, üstüne iddianame bina edilmiş kurgu raporla insanların hayatı gasp ediliyor. Kimse utanmaz mı? Ceza muhakemesi yoksa vicdan muhasebesi de mi yok?

Atalay, Soros’un Osman aracılığıyla fonladığı kalkışma vs. masalına karşılık, “iyi de” edâsıyla şöyle diyor: “Tek bir kuruşun nereden gelip kimin tarafından harcandığına dair iddianamede tek satır yok!” Olması gerekmiyor ki! Suçlamak için olgu şart sayılsa, nic’olurdu yargı sisteminin hali? Ona bakarsanız TMMOB genel kurulda karar almış, “biz hiç fon kullanmayacağız” diye. Savcıyı bağlamıyor.

HAKİKAT VE ZÜL

Can Atalay, “28 Mayıs’ta çağrı yaptık, 150 kişi toplandı,” diye anlatıyor, savcıya göre önceden planlanmış büyük ayaklanmayı. “Ertesi gün gelenlerin sayısı bine yakındı.” Yani hükümeti devirmek için ayaklanma tertipleyen Taksim Dayanışması’nın etkisi, gücü, bu kadardı. “31 Mayıs’ta akşama doğru kalabalık geldi.” Çünkü, aşırının ötesine kaçmış polis şiddeti ve kullanılan aşağılayıcı dil tepkiyi tetiklemiş, kitlesel isyana yolaçmıştı. Hakikat savcıyı ilgilendirmiyor.

Can Atalay’ın “Osman Kavala ile aramızda para-pula dair tek laf geçmedi” demesi de haliyle ilgilendirmemiş. Savcı başka âlemlerin mevzuatıyla ilgili: Ona göre, Gezi’yi tertipleyenler, “anayasal düzene şirk koşmuş”lar. Fethullahçı savcı, Gezi’cilerin suçunu Allaha rakip çıkarmak gibi bir şeye benzetirse daha büyük şiddetle cezalandırılacaklarını ummuş olmalı. Fethullahçı olmayan sonrakiler de bunu münasip görmüş. Anayasal düzene nasıl şirk koşacaksınız? Atalay istediği kadar “böyle bir hukukî kavram yok” diye tepinsin, yargı sistemimiz, bedenine zerk edilen yabancı maddeye duyarsız. O savcının o metnini iddianame saymış, insanların hayatını, moralini gasp ediyor. Ağırlaştırılmış müebbet kılıcı sallıyor tepelerinde. Ne züldür! Ali İsmail’in katillerinden birinin bu davada “müşteki” sıfatıyla yeralması kadar, en az…

KOLAJLAR

Hakikatle ilişkisi pek zayıf savcının kendine göre bir gerçeklik arayışı var. Bizim dünyamızda birarada varolamayan, aralarında mantık bağı bulunamayacak, birbirini inkâr eden şeyler onun gerçekliğinde pekâlâ hep beraber yaşayabiliyorlar. Savcı, suç olmayanı suç gibi gösterecek “kolaj”lar yapma marifetini bu hayalgücüne borçlu. Tayfun Kahraman dikkat çekti “kolaj”lara.

Kahraman, savcının hükümeti devirecek ayaklanma hareketinin odağı saydığı parkın, polis müdahalesiyle on beş dakikada boşaltılabildiğini hatırlattı. Ayrıca savcının “darbeci kuvvet”in önderleri gibi sunduğu Taksim Dayanışma mensupları bizzat Ankara’ya “hükümetin imkânlarıyla” götürülmüş, yetkililer onlarla görüşmüştü. Hakikat tablosu savcının çizdiği gibi olamazdı. Ne gam!

Burada yargılanan sanıklardan herhangi biri şiddet eylemine katılmamış, böyle eylemler için kimseyi yönlendirmemişti. “Kimin yaptığı bilinmeyen olaylardan sorumlu tutuluyoruz,” diye yakındı Kahraman. “Dışımızda meydana gelen, tasvip etmediğimiz ve kontrol etmemiz mümkün olmayan” olaylardan. Olsun! Olaylar var ya…

Gezi İsyanı sırasında İstanbul’da yerel idare ve polisin başında Fethullahçılar vardı; iddianame onların tarzını yansıtıyor: “Hayatın doğal akışı” etkenini gözetmiyor, çıplak gözle bin metreden seçilecek akıl-mantık icaplarını hiçe sayıyor, hedefe kilitlenmiş, yoluna çıkan gerçekleri un ufak ediyor. Gezi günlerinin ardından çeşitli semtlerde oluşan “forum”ların birleştirilip örgüt kurulacağını iddia etmek ancak bu mesnetsiz kurguculuk tarzıyla mümkün. Yine de fantastik. Kendiliğindenlik ve başsızlık, bizzat bu forumların ortaya çıkışındaki hayatî etken. Belki de kötü niyet yok; tek adamlara tapanlar kavrayamıyor.

Kahraman, iddianame için sıralanan sıfatlara yenisini ekliyor: ciddiyetsizlik bu. İddianame, Gezi İsyanı’nın “sui generis” (nevi şahsına münhasır) yapısından sözediyor. Gerçi Taksim Dayanışması ile Taksim Platformu’nu bir türlü ayırt edip tanımlayamayan, sonunda Taksim Dayanışması Platformu diye örgüt icat eden savcının “sui generis” gibi bir kavram kullanması yargı sisteminin entelektüel kapasitesi bakımından sevindirici sayılabilir, ama Kahraman’ın işaret ettiği gibi, bu hukukî bir kavram değil. Savcı, bulamadığı olguların, kuramadığı bağlantıların, kimseyi ikna edemeyecek iddiaların yarattığı kocaman boşluğu bu dev balonla doldurma peşinde. “Sui generis olan, iddianamenin kendisi,” dedi Kahraman.

Ama bütünüyle haklı değil. Fransız gazeteciyle görüşüp sorularını cevaplamanın “Gezi eyleminin uluslararası bağlantısına kanıt” sayılmasına benzer beylik numaralara evvelce de çok mâruz kaldık.

HAVAÎ FİŞEK Mİ?!

Suç olmayanı suç gösterme dümenleri, Fethullahçı tarzının karakteristik unsurlarından. Tayfun Kahraman’ın belediye başkan adaylığı ihtimali, hele bu konu gündemdeyken Osman’la telefonda görüşmüş olması, siyasî “karşı blok” oluşturma girişimi diye adlandırılıp suç sepetine konmuş. Nesi suç, böyle bir girişimin?

Fakat polise havaî fişek atmak şüphesiz suç. Nitekim Tayfun Kahraman’la akademisyen-yazar Ahmet İnsel birlikte bu eylemi yaparken görülmüşler! Fotoğraf var dosyada, Kahraman ile İnsel’i polise havaî fişek atarken gösterdiği iddia edilen! Atmışlar mı sahiden? Bak sen! Ahmet de çok senelik arkadaşım, demek şiddete eğilimini hepimizden saklamış ve biz onu üniversitede ders veriyor sanırken polise havaî fişek atma becerisini geliştirmiş.

Yargı sistemi, kimbilir kimlere ait o fotoğrafı temin eden polisi, bunu delil kabul eden savcıyı ve bu sahtecilik mahsûlünü iddianame diye benimseyen mahkemeyi nasıl taşıyabiliyor? Kahraman’ın katıldığı TV programındaki başka konukların sözlerini “sanığa ait” diye sunmak savcıyı cübbesiz bırakmıyor mu? Nasıl bir sistem bu?

KAOS!

“Burada yazılanları yapmışsam aklımı kaçırmış olmam gerekiyor,” diyen sanık hiç silkeleyici etki yapmaz mı “sistem” üzerinde? Böyle dedi Mine Özerden ve ekledi: “Ağırıma gidiyor.”

Mine de ahbabım. Becerikli insandır, ama Gezi İsyanı gibi bir şeyi organize edemez. Kendiliğinden isyanı kimse organize edemez. İktidar koalisyonunun siyasetçileri ve propagandacıları tarafından pompalanan paranoya havasına kapılmış gitmişlerin dışında herkes bunu rahatlıkla anlayabilir. Bu olayda “hayatın doğal akışı” etkeni, sahiden adalet peşinde koşacak savcıya, yargıca bunu anlatır. İzlediğimiz yargılamadaysa ne doğal olan herhangi bir şey var ne de hayat. Belki yalnız akış. Ömürler kafes içinde veya ağırlaştırılmış müebbet tehdidi altında, akıp gidiyor. Burada yargılanan on altı kişiyi Gezi’den sorumlu tutmanın, onların omuzlarına fazla ağır yük yüklemek, aynı zamanda “milyonlara da haksızlık” olduğunu söyledi Mine. Sanıklar her şeye rağmen birşeyler anlatmaya çabalıyor.

Mine ile sanıklardan Yiğit Ekmekçi yıllarca beraber çalıştılar. Şimdi de Fethiye’de bir dil okulu işi var, birlikte yeraldıkları. Bununla ilgili olarak telefonda konuşurken, Yiğit Mine’ye “kaos yönetiyorsun” demiş. Konuşmaya ilişkin kayıt iddianamede yeralıyor. Ne bakımdan? Çünkü “kaos” kelimesi geçmiş. İşte! Gezi de kaos değil miydi?

Sui generis’miş! Tabiî tabiî… kesin!..

BASİT DENKLEM

Yiğit (tutuklanıp bırakılan Aksakoğlu değil, öbür Yiğit, Ekmekçi) benim otuz-kırk senelik arkadaşım. Hükümeti devirmek için kalkışma organize ettikleri gerekçesiyle beraber yargılandığı on beş kişiden on biriyle hiç tanışmıyor. Sanıklardan biriyle, 2009’da, yani Gezi İsyanı’ndan dört yıl önce, iki defa, toplam iki buçuk dakika, bir başkasıyla, biri yine 2009’da, öbürü 2011’de, “kalkışma”dan iki yıl önce olmak üzere iki defa, toplam iki dakika yirmi dört saniye görüşmüş. Fethiye’de iki ortağıyla kurdukları okulun yöneticisi Mine Özerden’le 2009-2013 arasında yaptıkları telefon görüşmesi sayısı seksen beş! İşte!, demiş savcı belli ki. Ve “seksen beş!” demenin yaratacağı etkiye güvenmiş. Lâkin bu, birlikte bir sürü iş yapmış iki insanın yaklaşık yirmi günde bir konuştuğu anlamına geliyor. Davaya bakacak mahkeme heyetini bu tatmin etmezse, savcının elinde, Yiğit’in en korkunç suçlu Osman’la yaptığı üç yüz kırk iki (342) görüşme var. Ya! Buradaki ufak pürüz de şu: Görüşmeler dört buçuk yıla yayılıyor. Yani Yiğit’le “otuz yedi senelik arkadaşımdır” dediği Osman beş günde bir telefonlaşmışlar. 2002’de birlikte Anadolu Kültür A.Ş.’yi kurmuşlardı, Yiğit 2012’den beri kuruluşun yönetiminde. “Sadece bu görüşme sayılarından yola çıkılarak nasıl olup da ‘gezi kalkışması başlamadan önce şüphelilerle irtibat halinde bulunduğum ve faaliyetler yürüttüğüm’ yolunda bir suçlama yapılabildiğini sayın mahkeme heyetinin takdirine bırakıyorum,” dedi Yiğit. Sistemimizde takdir hangi yönde, nasıl kullanılıyor, bu iddianamenin kabûlü gösteriyor; maalesef.

Alâkasız bilgilerin iddianame sıfatı taşıyan metne doluşturulmasını “gayriciddî bulduğunu” söyledi Yiğit, öbür sanıklar gibi. Mahkeme ve yargı sisteminin ciddiyetiyle, bekâsıyla, göründüğü kadarıyla, yalnız kurbanlar ilgileniyordu.

Galiba memleketin bekâsıyla da. “Bugüne kadar,” dedi Yiğit, “yaşadığım ülkenin, özgür, insan haklarına saygılı, demokratik, insanların eşit ve barış içinde yaşadığı, huzurlu ve mutlu bir ülke olması için elimden geleni yaptım; gördüğüm haksızlıkların giderilmesi için imkânlarım çerçevesinde uğraştım.” Bu davada yargılananların hepsi göğsünü göğsünü gere gere bunları söyleyebilecek insanlar.

Onları ezmeye çalışanlar da kötüler işte. En basit film denklemi; anlaması kolay.

YAZARIN DİĞER YAZILARI